"Beni ağlatmak elinizdeydi, ama gözyaşlarımı durdurmak artık elinizde değil... O kadar güçlü değilsiniz."
İvan Aleksandroviç Gonçarov, Oblomov'u otuz iki-otuz üç yaşlarında, orta boylu, hoş görünümlü, koyu gri gözlü ama yüz hatlarında herhangi bir fikir, herhangi bir yoğunluk görünmeyen, odacığında oturan silik bir kahraman olarak yarattığında, aslında roman tarihinin en ünlü kişilerinden birine can veriyordu. 19. yüzyıl başlarında, çalışkan modern insan idealinden önce, Rusya'nın köle sahibi kırsal soylu sınıfı tarafından aylaklık hâlâ makul ve değerli bir amaç olarak görülürken Oblomov vardı. Miskin, dikkatsiz, meraksız, düş kurma ve oyalanmaya düşkün Oblomov... Yine de ona hayran olmamak imkânsız. Hayatın hep dışında ve uzağında kalan Oblomov, okurların gözünden asla kaçmayacak, gitgide insana dair belli bir durumu tanımlamanın adı haline gelecek, hatta Lenin, Bolşevik devriminden sonra "hâlâ içimizde yaşayan Oblomovlar"dan yakınacaktı...
Oblomov benim için 619 sayfalık bir şaheserdi. Başka nasıl anlamlandırabilirim bilmiyorum. Hayatımda okuduğum için sevgiyle omzuma vuracağım, rafların arasında, yoldan geçen birinin çantasında, gün gelip gözüme takılan bir alıntısında hatırasının derinliği ve canlılığı canımı yakacak o kitaplardan olmayı başaran nadir eserlerden biriydi Oblomov. Daha doğrusu İvan İlyiç Oblomov. Oblomovluk.
Bu bir yorum yazısı değil de yine karakterlere, kitaba ve iç dünyama bir mektup olacak zannediyorum. Zahar'ın karanlık koridorlardan Oblomov'un soğuk odasına ilerlerken çıkardığı adımlar kulağımda, Oblomov'un kasvetli odası, sımsıkı sarındığı eski yeleği, karman çorman saçları ve bir dünyaya bir kendine çevirdiği yüzü, sanki bir adım atsa elleriyle tutabileceği hayalleri, yine onu geri geri sürükleyen adımları, öyle canlı ki. Sanki tüm bunlar