Nedir öyleyse, peki, susma, nedir, söyle, Samim. Başında hafif bir sallanış olacak. Derin bir nefes alacak. Önüne bakacak.
Şimdi nasıl her hâli gözümün önüne geliyor. Fakat niçin hem istiyorum cevap vermesini, hem de korkuyorum. Çok korkuyorum. Ne söyleyeceğini bildiğin için tabiî, işte ondan korkuyorum. Gayet basit. “İkincilerimize hâkim olduğumuz nispette insanız.” diyecek. Ne kadar çok tekrarlamıştır bunu bana. Ve şöyle bir şeyler de söylemiştir: “Hepimizin ruhumuzda en az bir katil, birkaç hırsız, bir sürü yalancı iftiracı ve sayısız can, mal, ırz düşmanı var. Bunları hapsediyoruz. Yoksa kim adam öldürmez, çalmaz, iftira atmaz, ev bark yıkmaz?” Ve şimdi de ilave edecek: “Niçin ben sana, Meral, sevgilinin içimizdeki hayalinin de bir realite olduğunu yazdım? Niçin seni ben hakikatin içinde sever gibi oldum? Onun zaferini bekliyordum. Karşıma senin birincini teslim alan ikincin çıktı. İğrendim ve kaçtım.”
Meral büzüldü. Ne cevap verecek? “Fakat Samim… zaman zaman öyle… Sen niçin benim bir ânımı ebedîlik boyunca donduruyorsun?” O da soracak bana: “Zaman zaman… Öyleyse niçin bütün insanlar, mahpus imkânlarını zaman zaman salıvererek, zaman zaman katil, zaman zaman hırsız, zaman zaman dolandırıcı olmuyorlar? Aptallıklarına doymasınlar mı?”
Samim’le münakaşa edilmez. Onu yalnız ummadığı bir büyüklük ölçüsü şaşırtır. Hakkın var. Ben birincim pahasına da olsa ikincimi öldürmeliyim, değil mi Samim? -Ben sana böyle bir telkinde bulunamam, Meral. Çünkü artık sen benim için yoksun. Var olabilmen için, belki tamamıyla kendi kendin için de yok olman lazım. Bunu bilmem.
-Fakat ben anlıyorum, Samim. İşte yine boğuluyorum şimdi. Bütün ağırlığım yine üstüme çöktü ve beni eziyor. İçimde bir hamle doğuyor fakat. Kapıyı açıp çıkamadım, ikincimin hürriyetine kavuşamadım, fakat şimdi