Fâtih, Karadeniz'deki Ceneviz kolonilerini de ilkin harâca bağladı, sonra birer birer işgal etti (1459'da Amasra, 1461'de Sinop ve Trabzon, 1475 Kefe ve Sudak). Bogdan'ı harâca bağladı (5 Ekim 1455). En önemlisi, Altınordu'ya karşı himaye ettiği Kırım kabile aristokrasisinin işbirliği sayesinde Kırım Hanlığı'nı Osmanlı tâbiliği altına soktu (1475). Böylece Boğazlar'ın hâkimi olarak Karadeniz'i bir Osmanlı gölü haline getirmiş oluyordu. 1481 baharında 49 yaşında öldüğü zaman Mısır, İtalya ve Akdeniz seferleri yarım kalmıştı. Fakat yakını ve çağdaş tarihçi Hamza Bey oğlu Tursun Bey'in bile aşırı bulduğu gazâ faaliyetine hiç ara vermeden otuz sene içinde "iki denizin ve iki karanın" hâkimi olmuş, Anadolu ve Rumeli'de dört yüzyıl sarsılmayan Osmanlı İmparatorluğu'nun esas çekirdeğini vücuda getirmişti.
Sayfa 115 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
ATİNA ve DEMOKRASİ...
(...) Karadeniz kıyılarından Akdeniz ortalarına kadar geniş bir sahaya yayılan eski Yunan siteleri arasında, Yunan medeniyetini asıl temsil hakkı, Sokrat’ı, Eflatun’u, Aristo’yu yetiştiren Atina’nındır. Bu hakkı Atina, korkunç Fars İstilâsı karşısında teslim olmayarak ve direnişe öncülük ederek elde etmiştir. Fakat çok daha öncesinden bu göreve hazırlandığını ve diğerleri arasında en parlak gelişmeyi gösterdiğini de bilmek gerekir. Nitekim, “demokrasi”, diğer hiçbir Yunan sitesinde değil, Atina’da doğmuştur. Hem de Yunan medeniyetinin en ileri devresine henüz birkaç yüzyıl varken başlayan bir gelişme seyri ile birlikte… Her şehir devletinin kendine mahsus bir idare ile idare edildiği, tiranlığın, oligarşinin, aristokrasinin birbirini takib ettiği bir zamanda, “en iyi yönetim nedir?” suâlinin doğması zor olmadığı gibi, “yönetim ilkeleri”ni mevzu alan “siyaset” ilminin doğması da kaçınılmaz olmuştur. Demokrasi, bu suâle verilen en iyi cevab olmasa bile, o gün verilmesi gereken cevablardan biridir ki, bu cevabı da Atina vermiştir.
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Ocak 1997), Eski Yunan Medeniyeti -I-, Demokrasinin Doğuşu. (NOT: 22 Kasım 1996 tarihinde Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde verilen “Yunanlılar” isimli konferans metnidir…)
Akademya Yazıları
Reklam
Aslında Gazze deyince, Akdeniz kıyısında küçücük bir kıyı şeridini kastediyoruz. Deniz haricinde dört bir yandan İsrail yerleşimleri ve sınır karakolları ile kuşatılmış bir kara parçası. Denizden ve karadan abluka altında, Gökçeada kadar bir toprakta yaşayan, çocuk ve genç nüfusun çok yoğun olduğu, yaklaşık 2,5 milyonluk fakir bir nüfus. %65-70'i işsiz, kendi kendine yetemeyen bir ekonomi, dış yardım ve destekle ayakta durmaya mahkum edilmiş bir halk. Sadece Refah'taki gizli tüneller yardımıyla zaman zaman Mısır yönetiminin izin verdiği ölçüde kaçakçılıkla ve mal girişiyle dünyayla iletişimi sağlayabilen, bir açık hava hapishanesinde yaşamak zorunda bırakılan bir topluluk. Böylesi şartlar altında, İsrail ile neredeyse koşulsuz bir barıştan ve aşağılanmış bir uzlaşıdan yana Arap milliyetçisi/seküler yapıların güçsüzlüğü ve başarısızlığı karşısında, aşırıcılıkla bezenmiş bir İslami söylemin yükselmesinden daha doğal ne olabilir? Arap ülkelerinin farklı saiklerle destek vermekten kaçındıkları ve yokluğa mahkûm edilen bu bölgenin, İran ve "direniş ekseni" olarak nitelendirilen çeşitli gruplarca maddi ve lojistik olarak desteklenmesinden rahatsız olunması, mevcut durumu düzeltmeye yetiyor mu?
Sayfa 64·Kitabı okudu
Tarih
SLOW KÜLTÜRÜ...
(...) Batı’da, ne “caz” müziğinin ezik nağmelerinden, ne de bu gençlik yığınlarının hırpanî başkaldırısından hoşlanmayanlar içinse, dilimize “Hafif müzik” olarak çevrilen slow kültürü gelişir. Gerçekten diğerlerinden çok daha başarılı olan ve ortalama Batı insanının müzik zevkiyle daha çok bağdaşan bu akım, Klâsik Batı müziğinin tahtına oturmakla kalmaz, geniş kesimlere ulaşır, kalıcı eserler meydana getirir. Pop müziğine bağlı bir dal olan hafif müzik, “rock”un aşırı “Anglosakson” karakterinin aksine, her Batı milleti içinde, o millete uygun biçimler ve renkler alır; bir İtalyan, bir İspanyol, bir Fransız, bir Yunan, bir Yugoslav karakteri belirginleşir. Kezâ bir Amerikan hafif müziği ortaya çıkar; ve Avrupa’da, Akdeniz ülkeleri dışındaki ülkelerde de bu gelenek takib edilir.
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Ocak 1997, Feyyaz Aksakal imzasıyla) Müzik Zevki ve Cihad Şuuru Hakkında
Akademya Yazıları
Misak-ı Milli, Amasya Görüşmeleri'nden sonra milli mücadeleye meşruluk kazandıran ikinci ve daha önemli bir belge olma özelliği taşır. Misak-ı Milli Maddeleri: 1. 30 Ekim 1918 Mondros Ateşkes Antlaşması'nın imzalandığı sırada Türk askerinin koruduğu Türk vatanının tümü ayrılmaz bir bütündür. 2. Kendi istekleriyle anavatana katılmış olan Kars, Ardahan, Batum ve Artvin'de gerekirse yine halkın oyuna başvurulabilir. 3. Batı Trakya'nın durumunun tespitinde halkın oyuna başvurulmalıdır. 4. İstanbul'un güvenliği sağlandıktan sonra, Akdeniz ve Karadeniz boğazlarının dünya ticaretine ve ulaşımına açılması hakkında bizimle diğer bütün devletlerin oybirliğiyle verecekleri karar geçerlidir. 5. Azınlıkların hakları, komşu ülkelerdeki Müslüman halkın da aynı haklardan yararlanmaları şartıyla kabul edilecektir. 6. Milli ve ekonomik gelişmemizi engelleyen siyasi, mali ve adli sınırlamalar (kapitülasyonlar) kaldırılmalıdır.
Sayfa 90
Napolyon ve Çar Aleksadr'ın 18 gününün özeti...
​Erfurt'ta gerçekleşen görüşme, Fransız-Rus ilişkilerinin gözle görülür derecede soğuk olduğu bir zeminde gerçekleşmiştir. Napolyon bu zirvede, Tilsit'te atılan diplomatik imzaların ve varılan uzlaşmanın ne kadar sağlam olduğunu bizzat test etmeyi amaçlıyordu. İki lider, 28 Eylül günü kasabanın 5 kilometre dışında karşı karşıya gelmiş; arabalarından inerek birbirleriyle "içten bir şekilde kucaklaşmışlardır". Görüşmeler süresince Napolyon, Çar Aleksandr'ı yemeklerde daima sağma oturtmuş, iki hükümdar kaldıkları konutlarda birbirlerini düzenli olarak ziyaret etmiştir. Hatta akşam yemeklerini birlikte yemenin de ötesine geçerek, zirveyi düzenleyen baş görevliye gece nöbeti parolasını bile sırayla vermişlerdir. Karşılıklı olarak büyük hediyeler takdim edilmiş; Çar Aleksandr, Napolyon’a malakitten mamul mobilyalar hediye ederken, Napolyon da ona Sèvres porseleninden üretilen iki takımlık nadide Mısır temalı yemek takımlarından birini sunmuştur. ​Ancak bu dostane ve görkemli tablonun arkasında derin bir güvensizlik ve gizli ajandalar yatmaktaydı. Friedland mağlubiyetinin yarattığı krizin atlatılması ve Finlandiya’nın Rusya’ya dahil edilmesine rağmen Çar Aleksandr, Rus halkı tarafından hoş karşılanmayan Kıta Sistemi nedeniyle bu ittifaka hiç de sıcak bakmıyordu. Aleksandr, zirvenin hemen başında annesi dul İmparatoriçe Maria Feodorovna’ya yazdığı gizli mektupta, çıkarları doğrultusunda bu ittifakı kurmak zorunda kaldığını ancak "Tanrı’nın inayetiyle Napolyon’un çöküşünü sakinlikle izleyeceklerini" belirtmişti. Çar, mektubunda Avusturya’yı kurtaracak ve güçlerini çoğunluğun çıkarına en uygun anda kullanacak bir strateji güttüğünü, hazırlıklarını büyük bir gizlilik içinde yürüterek başkaldırdıkları bu kişiye (Napolyon'a) alenen ilan etmemeleri gerektiğini vurguluyordu. Nitekim
Reklam
Reklam