• "Aşk gerçekten de cehennemi cennetten daha çok yaşatıyordu çünkü mutluluklar çabuk unutuluyor, acıların bıraktığı yara izleri kalıcı oluyordu."
  • "Aşk insanlara mutluluk getiren, cenneti yaşatan bir lütuf değil, acısıyla cezalandıran bir cehennemdi."
  • 384 syf.
    ·3 günde·8/10
    Çok cömert bir yazarın kitabını okudum. #kitap 3 farklı kadının hayatını anlatıyor. İstese bunları ayrı ayrı roman yapabilirdi uzatarak. Fakat o kalplerimize doğru dokunabilmek için bu güzel yolu seçmiş olsa gerek. Kitabın konusuna gelirsek...
    Asya,Sude,Miraç bu üç kadının bir şekilde gerçek kendini bulması... Evet aslında hepsi çocukluğunda terk edilmiş kişiler. Birisiyle hırslanıyorsunuz, birisiyle iyiliği görüyorsunuz, birisine her ne kadar kızsanızda sonunda onun gibi olmak istiyorsunuz. Bunların hangisinin kim olduğunu yazmak istemiyorum. Çünkü kitabı okuyup anlamanızı istiyorum. Kitap ince düşüncelerle yazılmış. Düşünmenizi sağlarken aynı zamanda bilgi edinmiş oluyorsunuz. Birde Etiyopya'ya gitme merakı uyandırıyor zaten yazarı instagramda takip edenler neden kitap içinde Etiyopya geçtiğini bilir. Kendisi de kitabi gibi güzel bir kalbe sahip olan bir yazarın kitabını okumuş oldum... Herkes içinde biraz kendisini bulacak. Yazacak şey çok ama bu kadarı yeterli sanırım.
  • 384 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Üç kadın, üç farklı hayat, farklı korkular, benzer maskeler... 

    Sude güzel, çekici ve ünlü bir sanatçı. Şöhret basamaklarını tırmanırken her adımda güçlü görünmek için yavaş yavaş kendini yitiren, 'güç' maskesi ardında yaşayan bir kadın. 

    Miraç her yardıma koşan, iyiliksever, başarılı psikolog ve belli bir kalıptan çıkmaya korkan, sevgiye aç ama aşka kendini kapatan bir kadın. 

    Asya zengin bir ailenin şımarık kızı, çalışmayı sevmeyen alışveriş tutkunu bir ev hanımı, arkadaş çevresi yönlendirmeden kararlar alamayan güvensiz ve kocasına aşık huysuz bir kadın. 

    Her birinin hayatları o kadar merak uyandırıcı ve ilginç ki, nerede kesişecekler, neler yaşayacaklar merakı ile sayfaların nasıl aktığını anlayamadım. En çok Asya'nın hayatını okumak beni etkiledi ki, yazarı araştırınca neden bu kadar başarılı bir şekilde  aktardığını anladım. Hele ki kitabın sonunu asla tahmin edemedim ve bu beni mutlu etti.

    Yazar bir de instagram üzerinden kitap okumaya teşvik için bir akım başlatmış ve bir çok ilde uygulanıyor. Bu kitabı halka açık alana bırakıyorsunuz ve bir başkası alıp okuyor. Sonra aynı şekilde o da bir başka alana bırakıyor. Böylece kitap bir çok kişiye ulaşıyor. Kitap satışlarını artırmak için birilerinin gücünün ardına sığınan, çok satanlar listesinde adını gördükçe utanıp içimin cız ettiği yazarları (!) düşündükçe sevgili Lidya Nasman'ı kendi kitabı için böyle bir projeye imza attığından dolayı tebrik ediyor, güzel yüreğinden öpüyorum. Bendeki kitap hediye olduğu için saklıyorum ama ben de Kayseri'de bu projeyi devam ve destek amaçlı kitabı alışveriş merkezine bıraktım. Ve daha sonrasında bir rehberlik öğretmeninin aldığı, okuyup öğrencilerine verdiği, onların da büyük heyecan ve beğeni ile okuduğu haberini aldım. O an ki mutluluğumu tarif edemem.
    Böylesi mutluluklara imza atan bir yazarı ve kitabı tabi ki şiddetle tavsiye ederim.
  • 293 syf.
        Bazen uzaklaşmak gerekir gerçek dünyadan. Her büyüyen kişinin hayali olan çocukluğuna dönmek için yollar aramak gerekir. İçimizdeki çocuğa dönüp gülümsemek, onunda hoşuna gidecek bir kitap okumakla olur sanırım ancak.


        Yürüyen Şato, kitaplığımda mavili ve yeşilli huzur rengiyle, sıkışıp kafamın derin kitaplara dalamayacağı bir vakitte masallara dalmak isteğimle sayfalarında gezdiğim bir kitap oldu. Evet gerçekten gezdim sayfalarında. O yeşil bahçeleri, Howl'ın şatosunu sayfalarda göre göre kelimeleri seyrettim. Hayao Miyazaki ustanın animesini önce seyretmiş olmaktan ötürü filmin sahneleri canlandı her sayfada. Ama izlemiş olmak heyecanından, büyüsünden bir şey eksiltmedi. Hatta Hayao Miyazaki'ye kitabı hayal gücüyle böyle aktarabildiği için hayranlığım bir kez daha arttı.


    Konuya gelir isem; Sophie, üç kız kardeşin en büyüğüdür. Şapka dükkanında sıkıcı hayatına devam ederken bir gün bir cadı ile karşılaşması üzerine bambaşka olaylarla yolu Howl'ın yürüyen şatosu ile kesişecektir. Orada yaşamak zorunda kalan Sophie, Howl ile tanışıp onun hayatına şahit olacaktır. Umursamaz, aklı bir karış havada Howl acımasız bir büyücü olarak bilinmektedir. Peki ya öyle midir? Calcifer ile dertleşip onun sözünü bozmaya çalışırken Howl hakkında bir çok şeyi de öğrenmek mümkün olacaktır. Kalbin yıldızların yükünü taşıyabilecek güçte olduğunu görüp naif bir ruhun derin hislerine saklanmış sırlar öğrenilecektir. Sahiden de kalp ağır bir yüktür.


    Fantastik hikayelerin konusu okunurken, gerçeklikten uzaklığı insanı kendine çekmese de , var olmayan bir dünyada bir müddet misafir olmak gerçekten büyüleyici oluyor fikrimce. Diğer kitaplar arasında bile kendine has ve huzurlu bir yer buluyor kitaplıkta.

     Kitabın okunmasını ve çocuklara hediye edilmesini özellikle tavsiye ediyorum, miniklerin hayal gücünde daha da zenginleşecektir hikayesi. Ve animesi kesinlikle izlenmelidir. Hayao Miyazaki animeleri büyükler için yaptığını söyler. Vakit ayırıp anlayabilmek gerek çizgilerin anlamını. Oscar adaylığı olan bu güzelim şaheser okunmaya ve izlenmeye değerdir.


    Film için: https://720p-izle.com/...-no-ugoku-shiro.html

    Bu da Hayao Miyazaki'yle ilgili güzel bir belgesel. Animeye, çizime, Japonlara ve bu hayal gücüne sahip insanı biraz tanımaya merakı olanlar kesinlikle izlemeliler:
    http://www.altyazilifilmhd.com/...ligi-2013-filmi.html
    Stüdyo Ghibli'yi tanımak için bile izlenmelidir:)

    Güzel okumalar dilerim herkese...
  • Kayseride oturan arkadaşlar ablam foruma kitap bıraktı:))) kitap paylaşınca güzel projesi varmiş. Lidya Nasman'ın Aklı Üç Karış Havada kitabi forumun ikinci katında. Tam yerini soylemedi:)) yakinda olanlar varsa gitsin alsın:))
  • Bir gece hangi gece olduğunu eskiler bilir, yeniler de biraz araştırınca öğreneceklerdir. Hayatımın dönüm noktasıdır belki de. Çoğu insan için karanlık bir sayfadır. Uyanışın belki de tetiklendiği andır. Evimdeyim. Küçük bir site, Kırıkkale’de silah fabrikasında çalışanlar yazlık olarak yaptırmışlar. Kasabanın tepesinde diyebilirim, sitenin arka tarafları bağ, bahçe. Zeytin ağaçları da var mı hatırlamıyorum, olması büyük bir ihtimal. Unutmak için çok uğraştığım hatıraların zamansal yeri. Yaşamımdaki zaman çizgisinin o bölümlerini silmeye çalışmak, yapbozun bazı parçalarının eksik kalmasına sebep oluyor. Akşam güneş batımına yakın, o bahçelerde yürüdüğümü hatırlıyorum. Denizin üstüne düşen güneşin güzelliğini o günlerde ne kadar anlayabiliyordum, güneş battı deyip geçiyor muydum, bir gün daha ömürden geçti deyip klasikleşiyor muydum? Büyük ihtimal öyledir. Bende ki malzeme belli, cevher denebilecek zerre bile yoktur. Rejimin yetiştirdiği, standart bir erkek çocuğu. Yaradılışın cevherliyi dışında, yaratılmış cevherin köreltilmesi ve onun üzerine eklenememiş, gelişememiş ve sadece libidodan gelen arzu ve isteklerin farkında, yaşamı sürdürebilecek “id” nin biraz üstü. Bahçenin derinlerinde, iki katlı bir ev hatırlıyorum. Evi iki sebepten hatırlıyorum, o zamanlara göre bir zenginlik temsil etmiyordu ama -şimdilerde bence çok büyük bir zenginlik temsil eder- standart kutu gibi evlere benzemiyordu. Çok detaya gerek yok, MS. 2027 yılında şehre iki üç kilometre uzaklıkta çok büyük bir bağ ve bahçe içinde bir ev hayal edin. Evin güzelliği birinci sebep, ikincisi o evde yaşan bir kadın. Herkes sahile doğru inerken, ben bu bahçenin içinden geçecek şekilde düzenli yürüyüşlere çıkıyordum. Bir ağacın altında, gün batana kadar, kitap okuyor, çiçekli basmadan elbisesi içinde –bu elbise nedense hep aklımda- onu düşünüyordum. Sahile doğru yürüyüş yapanların peşinden gitmem gerektiği halde, ben hep o bahçenin içinde bir ağacın altında kitap okumayı tercih etmekten kendimi alıkoyamıyordum. Kitaplar ve hayvanlar en güzel dostlardır. İnsan yavrusu bir dosta sahip olmak elbette arzu edilendir. Lakin insanlar çok acımasızdır. Hayatta risk almayı sevenler dostluk kurmak için insanı, cesareti az olanlar hayvanları, aklı bir karış havada olanlar da kitapları seçerler. Benim hangi grupta olduğuma siz karar verin. Martin Eden elimdeki kitap, London’un en beğendiğim eseri. Çiçekli basmadan elbisesiyle Ruth’a benzetiyordum onu. Bir gün kasabanın merkezine doğru yürüyüş yapayım dedim. Kasabanın merkezi sahil tarafı, sahil tarafında Amerikalıların eskiden yaptırdıkları ve yaşadıkları bahçeli güzel evler var. O evlerden oluşan sokakta yürümek hoşuma giderdi. Kasabın ortasından şehirlerarası yol geçmekteydi, bu ana yolun altı deniz tarafı, kasabanın merkeziydi, ana yolun üst tarafı da denize göre yüksek kesimlerdi ve merkezden uzaktaydı. Eminim şimdi ana yolun üstü de hep yerleşim yeri olmuştur. Dediğim gibi benim oturduğum site kasabaya tepeden bakıyordu, evden aşağı doğru yürümek kolaydı da, dönüş yolunu tırmanmak zordu. Sitenin yan kapısından çıktım, bir kaç adım attım ki, bir kadın, bir teyze diyelim, biz genellikle millet olarak böyle adlandırırız, ayaklarının dibinde fileden çantalar, soluk soluğa dinleniyor. “Teyzem yardım edeyim sana” Nasıl yorulmuş, halen nefes nefese, kafasıyla bir şeyler anlattı ama ben anlayamadım. O konuşana kadar ben çantaları yüklendim bile, bir gülücük attı ki Adile Naşit aklıma geldi, o aklıma gelince de filmler ve uykudan önce programı. “Zahmet ettin be oğlum, az kalmıştı zaten” derken bile halen nefesini toparlayamamış olmasına bakınca, çok şaşırmıştım. Bu kadar ağır yükü, bu bayır yolda, bu yaşta bir insan neden taşır diye sormuştum kendi kendime. Sonra bu sorunun cevabını da kendim kendime vermiştim. “Ne zahmeti teyzem, ben yürüyüşe çıkmıştım, ha böyle yürümüşüm, ha öyle. Ama sen sen ol, bir daha kendi başına böyle işe kalkışma. Allah korusun bak, nefes nefese kalmışsın.” Bizim sitenin üstündeki bahçelik alana girmiştik, kuş sesleri her zaman ki gibi karşılamıştı beni. Gözlerini kapat ve dinle. Doğanın sesini temsil eden kuşlar. Arada da rüzgârın itelemesiyle yaprakların kıpırtısı, müthiş bir hışırtı çıkarırdı. “Aslı, Aslı, kızım koş bakalım” Kadının yüreğimi hoplatan seslenişi beni kendime getirmişti. Aslı mı! Aslı!. Sanki bahçenin bir yerinde, bir yönetmen komut vermişti, ışık, kamera, motor! Ve Aslı merdivenlerden aşağıya yürüyerek değil, koşarak değil, uçarak değil, kayarak değil, ne bileyim farklı bir şekilde, sonuçta ışıkta yok, kamerada, motor da. Farklı, çok farklı. Kadının, teyzemin neden böyle ağır bir yük taşımaya kalktığını o an anlamıştım. Yük, teyzem, kadın, kuşlar, rüzgârın yaprakları hışırtması, börtü böcek, her şey, dünya, evren. Evren deyince aklıma Kenan Evren geliyor. “Ben sağ ve sol ayrımı yapmadım… Bir tane sağdan bir tane soldan astık” demişti. Ergenler araştırın bu konuları, hayatta her şey aşk değil, Aslı değil. Bir sıcak tebessüm yaktı geçti bahçeyi. Tüm evren kül oldu, bak yine evren dedim. Bir sağdan bir soldan asmış. Yanan bahçe değil de benim yüreğimmiş, sonradan anlayacaktım. İlk o gün görmüştüm onu, zaten öncesi yokmuş, yeni gelmiş, rahmetli olunca annesi, teyzenin kardeşi, memleketlerinde kimsesi kalmayınca buraya gelmiş, bir de erkek kardeşi varmış, hapiste. Öyle suçlu değilmiş, suçsuz atmışlar içeri, teyzem ayaküstü anlattı. Daha neler anlattı kim bilir, ben aklımı da, kalbimi de bahçede bıraktım, eve döndüm, yattım uyudum. Kasabaya yürüyüşe çıkmıştım, benden önce kaderim yürüdü geldi. Ben keşke hep uykuda kalsaydım
    ihtiyar - geçici insan masalları