• Döneminizin birikimini bilmeden yaratıcı olamazsınız ; vahiy gelmiyor çünkü, oturup çalışacaksınız; ilham da sezgi de çalışana tahsis edilir, başka birine değil. Osmanlı döneminin en büyük filozoflarından biri, Taşköprülüzade, "Aklın ibadeti ilimdir." diyor; yani “Bilgi, aklın kulluğudur.” İşte biz bu hassasiyeti kaybettik.
  • İlim, aklın ibâdetidir; belirli bir ibâdeti yapan her bir organın bir tahareti vardır; öyleyse aklın tahareti ahlâktır... //Taşköprülü-zâde
  • 347 syf.
    ·14 günde
    Nurettin Topçu’ya ait olan bu eserin bir bölümünün tafsilatlı mütalaası olup umumi bilgileriyle başlayacağım incelememde kimi alıntılar da paylaşarak üzerinde bir miktar tefekkür ederek ilerleyeceğim. Bunun için evvela şunu söylemem gerekiyor; hani kitap okuyan insana duyulan bir saygı vardır ya; hakiki kitaplar okuyan ve bunu idrak ederek, şuurunu çalıştırarak sürekli işleyen zihinlere bir hayranlık duyarız. Kitap okuyan adama duyduğumuz bu hayranlığın altını dolduran hakikatli bir kitaptır Ahlak Nizamı; düşünen, düşündüren, düşündürmeye de sevk eden ve insanı bir değişime sevk eden hiç değilse bu iştiyakı sağlayan kıymetli bir kitaptır. Memleketin her ferdinin okuması gereken nitelikli kitaplar arasında bulunan Ahlak Nizamı; kendini beyaz yakalı kesimden sayan insanların yücelttiği kimi kavramların kof bir cevizin içindeki kurt gibi yiyip bitirici yanını göstermesi bakımından Ali Şeriati düsturunu gösteriyor; “Sizi rahatsız etmeye geldim.”
    Kitap dört ana bölümden müteşekkil. Bunlardan birinci bölümde; yirmi temel başlık bulunmakta ve genel anlamda memlekete dair esasları incelediğini görüyoruz. Bunlar; maarif, basın, sanat, adalet, ekonomi ve ahlak gibi konular.
    İkinci bölümde; İslam, inanç, kapitalizm ve komünizm konularını irdeliyor.
    Üçüncü bölümde; Yahudilik ve İslam davası üzerinde durarak Yahudiliğe bilinçli ve bilinçsiz hizmetlerimizden söz ediyor.
    Son bölüm olan dördüncü bölümde ise; bilhassa komünizmi didik didik ederek masonluktan hiçbir farkını görmediğini ve nasıl mücadele edileceğini, Hristiyan alemiyle bu ideoloji karşısında birlik olmak gerektiği çağrısında bulunuyor.

    Ahlak Nizamı
    Bir buçuk asırdan beri yapılan inkılapların her biri bir şekil değiştirmeden ibaret kaldı. Her inkılabın kahramanı, milletin yaralı vücuduna yarayı örten yeni bir boya vurmakla onu kurtardığını sandı. Bu inkılapların her biri yeni bir İsrafil sûru üflerken , o sesle kendinden geçen zavallı bir nesil, battığı denizin derinliklerinden suların üstüne yükselip bir an havaya kavuşan şaşkın felaketzede gibi “kurtuldum!” diye bağırdı. Halbuki, yakında hiçbir kıyı yoktu ve onun akibeti az sonra yine aynı sulara gömülmek olacaktı. Bu gidişte kurtuluş alametinin tokluğuna delil mi istiyorsunuz? İşte İstiklal savaşında tek bir uzviyet halinde canlı bir bütün gibi dünya önünde ayaklanan milletimizin içinde şimdi birlikten bahsetmek düşünme ahlak ve iman birliğini kabul etmek güçleşmiştir. S-17
    Türk milletinin Batı’ya olan inanılmaz hayranlığı, dilini ifsad etmesini bile sevimli buluşu bizi yavaş yavaş bitiren gizli yıkım ekipleridir. Kendi milletimize, aynı davanın insanlarına karşı takındığımız tavrın yavanlığı ve yersizliği bizi geriye götürüyor. Destek olmak şöyle dursun kaçmak gibi bir idealimiz oluşuyor. Hele ülke bir krize girse anında yurtdışı gidiş biletleri anında soruşturuluyor. Hazırı istiyoruz ve nazır olarak önümüzde bulunsun tüm imkanlar altın tepsiyle sunulsun istiyoruz. İsteklerimiz icraatlerimizle yarışsa açık ara kazananı olur. Fakat kaybeden, icraatlerini artırmadığı müddetçe yine biz oluyoruz. Kaçıyoruz, ancak nereye? Kendimizden çok uzaklara, kendinden kaçanlardan olmak gibi yerinden saymaya meyilli bir hareket içine giriyoruz. Bir yürüyüş bandında Dünya’yı dolaşıyoruz.

    Neslimiz, kendi iradesinden, kendi varlığından bile o kadar şüpheli ki hayat ve mukadderatı hakkında bir hüküm verebilmek için mutlaka bir üstün otoritenin kuvvetine sığınmak lüzumunu duyuyor. O da yetmezse ölülerden yardım istiyor. En esaslı hayat ve mukadderat davarlının hallinde son hüküm olarak “falan böyle diyor, filan böyle demişti” sözü ile cemaatın şuur ve vicdanına zincir takıyoruz. Halbuki, ölüler ve başkaları, bizim düşüncemizin arızasız işlemesi için ancak kendilerine danışılabilen birer yardımcı olurlar. Hükümlerimize onlar mühür basarlarsa, otoriteleri hakka karşı kullanılmış bir kalkan haline gelir. Ölülerin fikir istibdadı bizim tahakkümümüz için kanlı bir bıçak olarak kullanılmasın. Allah emirlerin başkasına itirazsız ve delilsiz inanmak, hele boyun eğmek mecburiyeti, yaşanların iradelerinde tam bir çürüme işareti sayılmalıdır. S19

    “… ancak mazlumların sönük sesi ile “insan olan bunları yapmaz” demiyecekler, umduğumuz kuvvet ve irade ile “insan olan bunları yaptırmaz!” diye haykıracaklardır. S22
    Yaşadığı haksızlıklara sesini yükseltmek yerine yalnızca esefle kınayanların halinden bahseden Topçu, memleketin hazin statükosunu yıllar evvel tespit etmiş ve pasif halkın eylemsizliğini direnişe dönüştürmesi için bir öngörüyle yaklaşmış.
    İktisadi ve İçtimai Nizam
    “…Komünizme karşı olmak, bu takdirde millet hayatına ve millet davasına karşı olmak manasına gelecektir. Her zerresi acılarla sızlayan millet vücudundaki yaraları cesaretli bir ameliyatla tedavi etmek zorundayız. Millet dertlerini bir tarafta bırakarak komünizmi boğazlayacağız diye yapılan çırpınmalar, vehim avcılığından ileri gidemez. Komünizm salgınının genç neslin hayatında süratle ilerleyişi ve bu olayın sebepleri üzerine dikkatle eğilmemiz icap ediyor. Gençliğin kalbine yaklaşıp da onu dikkatle yoklamayan sade kin tohum serpip tehdit silahı kullananların gençliğe ve bu vatanın istikbaline ihanet ettiklerine kaniyim. Evvela kapitalisti esaretten sıyrılalım sonra ilmi ve objektif metotlarla tarafsız gözleyişle vicdanların üzerine eğilelim. Nihayet kalbimizi Allah’a teslim ederek kin ile hatadan kurtuluş dileyelim. Ancak böylelikle komünizmi şahlandıran ve genç kalplere bu davayı dolduran sebepleri anlayabileceğiz. Sebepler bulunduktan sonra dertlerin tedavisi mümkün oalcaktır. Zira hastalığın sebebi ortaya koyulmadan tedavisine imkan yoktur.
    Komünizmi son neslin kalbine aşılayan olaylar nelerdir ve bunların giderilmesi nasıl mümkün olacaktır?
    Evvela insana kıymet vermemiz lazımdır. Kur’an’ın insanı eşref-i mahlukat sayan hükmüne hörmetten başka kurtarıcı yolumuz yoktur. İnsana nasıl hörmet edilir? Ulu atamız Yavuz Sultan Selim’in İbn-i Kemal’in şahsında ilimle faziletin kemaline hörmeti gibi; Fatih’in hakime ve adalete, bir kelimeyle Hakk’a hürmeti gibi. Bir kısım çalışan insanlar, ailesinin bir aylık geçimi için sadece iki-üç yüz lira aylık alırlarken özel yüksek okulun ilim kisvesi taşıyan aç gözlü muhterisinin bir saatlik ders karşılığında yüz elli, iki yüz lira ücret aldığı yerde insana hörmet sözünün manası kalır mı? Devletli doğan ve bütün ömürlerince devlet devşirenlerin hastanelerde birer hükümdar gibi olduğunu gören nasırlı ellerin hastane kapılarında sürünerek can verdiği toprakta hörmet fidanı hiç yeşerir mi? Millet mektebine millet çocukları alınmazken kolejlere ve çeşitli yabancı kültür yuvalarına zengin çocukları doldurulur da yine de Kur’an ahkamı hörmet görüyor mu denir? S 31-32

    Kur’an’ın hörmet görmemesi üzerine uzun uzun fikirlerini anlatan Nurettin Topçu bu devirde Kur’an’ın ancak isketletinin kaldığını söylüyor. Bu manayı ihtiva eden daha birçok çıkarımını okurken kitabı neredeyse yarım bırakacaktım. Ancak öfkemin sebebini öğrenmeden, argümanlarımın altını doldurmadan bunun kaçıp gitmek olduğunu hissettim ve yaptığımın yanlış olduğu kanısına vardım. Aslında yapmak istediğim şey, sorunun tespitini kitapla birlikte yapmak ve soruna çareler aramaktı. İskeleti kalan Kur’an ahkamı kastının devrin komün sistemine boyun eğişini, bel büktürdüğünü anlatarak aslında düşman kesilmemiz gereken Komünizm’i ve Siyonizm’i işaret ediyordu. Anamalcığın esas memleketi olmayan Türkiye’de hızla sirayet eden Komünizm belasının yegane çaresi; ahlak. Ahlak, Allah’ın ahkamlarını yerine getirerek, millet iradesiyle birlik oluşturarak mümkündür.
    Yeni Nizamın Ana Hatları
    Aradığımız nizamın ana meselelerini bir biri içerisine konmuş, dört daire halinde isimlendirmiştir. Bu daireler, dine dayanan ahlak otoritesi ve yüksek adalet kuvvetiyle ilk öğretim, iş ve mülkiyet, sağlık ve yol meselelerini içerisine alıyordu Bunların yeni nizamın ana meselleri halinde bize ilham edeni tarih ve toprak fikirleri olmuştur. Filhakika, cemiyet halinde yaşayan insan ve bugünün millet ferdi, düşüncesinin şümulü bakımından kendi tarihinin yaşında demektir. Bir Anadolu çocuğu uzviyetiyle otuz veya kırk yaşında olsa bile, kasiyle dokuz yüz yaşındadır. Çünkü tarih, yarattığı müesselerle kendi yaşamış olduğu hadiselerin ruh vemmanasını bize miras bırakmıştır ve bizi onlarla düşündürmektedir. Malazgirt, Niğbolu ve Plevne’den önce düşmana daima denk kuvvetlerle hücum etmek aklın icabı olmuş olsa bile bizim için Alparslan’la Yıldırım’ın ve Gazi Osman Paşa’nın yaptığı gibi saldırışlar bu harplerden sonra aklın icabı olmuştur.
    Geniş manalarda ele alacağımız bu davaların en başında gelen kültür ve ahlak meselesi, bütün öğretim işlerini ve sanat çalışmalarını içerisine alacaktır.
    Adalet davası, fertler arasındaki her türlü mukavele meselelerini, mülkiyet, maaş, miras ve her türlü kazanç şekillerini halle çalışacaktır. Üçüncü meseleyi teşkil eden çalışma davası, ekonomi, sağlık, yol ve sair emek şekilli ele alacaktır.

    Topçu’nun en çok üstünde durduğu konulardan birinin yol olması beni bir hayretlere düşürdü. Maalesef aklıma hemen bir seçmen kitlesinin “yol yabdı” demesi geliyor ve istemeden onu bir partiyle özdeşleştirip uzaklaşıyorum. Yolun bir medeniyet işareti olduğunu anlatan Nurettin Topçu düzgün yolların aslında düzgün bir altyapıya da işaret ettiğini söylüyor.
    Mektep
    Hayatı mektebe sokmak, henüz talim ve terbiye görmemiş askerin harbe sokulması gibi elim netice everir. Mektebin muvaffakiyetini sıfıra indirir, onun çalışmasını soysuzlaştırır. Misal ve ibreti Amerika’dan değil kendimizden alacağız: Yeniçeri ocağı dünyanın hayran olduğu bir askerlik mektebi idi. Bu ocakta askerlik talimlerinden başka hiçbir şey yapılmazdı;yapılması şiddetle yasaktı. Kanuni Sultan Süleyman, sefere giderken, kırılan gümüş üzengisini, bir asker tamir etti diye bu hareketi şiddetle karşılamış, “ocağa esnaf karışmış” diyerek askeri ordudan kovmuş ve kumandanları cezalandırmıştır. 57-58
    Maarifte inkılapların yapıldığı son devir, mekteplerin sayısını çoğalttı, tahsili yükseltmedi; öğretimi hayata karıştırdı; ilmi sevdirmedi, talebeyi esnafa yaklaştırdı hakikatı kurtarmadı; okuyup yazmayı çoğunluğa öğretti; halkı münevvere bağlayamadı.
    Bugün disiplinsiz ve gayelerinden şuursuz, fonksiyonsuz mektebin medeni bir cemiyeti kımıldatmaya ve ilerlemeye kabiliyetli zekalar yetiştiremeyeceği tabiidir ve yetiştiremediği de meydandadır. Bugün muallim bir tekrarlama ve ezberletme memuru, müfettiş arkadaşının ricası veya makamının ihbariyle iyi ve kötü rapor yazma memuru ve bütün maarif cihazı ise mümkün olduğu kadar fazla diploma dağıtma memurluğu olduktan sonra memleketin her tarafında dağıtılan diplomaların da ilim ve hakikat belgeleri değil, belki resmi koltuk satın almaya elverişli banknotlar olduğunu takdir etmek güç bir şey değildir. 60-61

    Ve elbette benim en çok ilgimi çeken bölüm bu başlık oldu. Mektepten kastının evvela ilk okul olduğunu ve bunun içi ilk okul öğretmenliğinin bir yapıtaşı olduğunu ifade eden Topçu’ya göre hayat ve mektep iç içe olmaması gereken bir yer değil. İlerlemecilik felsefesine tamamiyle zıt bir fikir sunuyor. Bu fikrin tarihi kaynağını Kanuni zamanına dayandırıyor. Vakti gelmişken söylemekte fayda var, asla tek felsefeyle eğitimin ilerleyeceğine inanmıyorum. Her yere göre; her bölge ve kültür anlayışına uygun olarak yerli ve yabancı birtakım yaklaşımları kendimize kaynak olarak alabilir ve ilerleyebilir fikrindeyim ancak burada Nurettin Topçu hocam, bunun için Amerika’ya değil kendimize, bizim milli sistemize bakalım, bu sisteme tüm dünya hayrandı ve başarılı sonuçlar verdi, diyor. Acaba gerçekten haklı olabilir mi? Sürekli yamalı bohça gibi değişip duran eğitim sistemimizde bir de bunu denemeli miyiz? Sınıf içinde hiç değilse bir ilk okul öğretmeni olarak çocuklara bu anlayışla mı yaklaşmalıyım? Bana yol rehberliği yaban Topçu, tüm bunları söylerken oldukça kesin çizgiler çizerek aslında sağa sola sapmamı engellemiş.

    Bizim XIX. Yüzyılda Garp taklidi olarak kurulan üniversitemiz (Darülfünun) bu karakterden tammiyle mahrum, sun’i bir tesistir. Garptan ölü fikirler aktarmak için bir nevi gümrük binası olsun diye meydana getirilmiştir. S 64
    İlk Osmanlı darülfünunu ise şimdiki ismiyle İstanbul Üniversitesidir ve daha o zaman bile yetersiz görülen eğitimiyle Nurettin Topçu’nun dikkatini çekmiş olana bu darülfünun, Sultan Abdülaziz döneminde kurulmuştur ve aslında şimdinin sığ eğitiminden oldukça uzakta olduğu gibi Garp’tan da çok şeyi kopya etmiş, adapte bile etmemiştir.
    Yavuz, Zenbillli Ali Efendi’den korkuyordu.
    Yavuz ki Sina Çölü’nü Efendimiz (s.a.v.) rehberliğinde aşan, herkes tarafından hiddetiyle bilinmesiyle Yavuz lakabıyla anılan şanlı hükümdar… Birinden korkuyordu. Hayır, böyle söylemek daha doğrusu böyle anlamak yanlış olur. Yavuz, ilmin kudretinden korkuyordu. Alime de ilme de büyük bir saygı duyuyordu. İlmin keskinliğini ve buyrukçuluğunu idrak etmiş ve buna göre hareket etmiştir.

    Din Hayatı
    Sözde Ehl-i Sünnetçilerde, ruhtan sıyrılan şekil ve hareketle bütün bir taklit sistemi ortaya çıkardılar. Buna dini pozitivizm diyebiliriz. Bu sistemi, aşk içinde ibadeti hal edinenlerin ruhçuluğuan ( spritüalizm) karşı koymak doğru olur. Bu aşka ulaşamayan kısır ve cılız ruhların ancak pozitivist şeraitçilerle eğlenmesini bilen zekaları, Bektaşilik ve emsali gibi sapkınlık yollarını meydana çıkarmıştır. Pozitivist şeraitçiler, Hazreti Peygamber’in hareketleriyle çehresinin şekillerini taklide çalıştılar. Halbuki onda taklit edilecek olan iradesi, aşkı, ilhamı, bir kelime ile ruhi alemi idi. S 91

    Ahlak Yaralarımız
    Bir yandan yanlış anlaşılmış bir demokrasi prensibi yüzünden, öbür taraftan esasen fertlerde ruhi kudretin zayıflamasiyle müesselerde otoritenin gevşemiş olması, ahlakı zatıbasız ve kontrolsüz bıraktı. Bugün aileler gibi okul ve devlet kuvveti bile örflere ve ahlaka yapılan tecavüzler karşısında aciz bulunuyor. Sırasiyle dini otoritenin tarihi otoritenin hukuki otoritenin yıkılması sonunda ahlaki otoritesi mecalsiz bırakarak çökertti. S141
    Tarih şuurunun yıkılışı milli iradeyi kökünden baltaladı. Biliyorsunuz ki millet de fert gibidir. Çocukluğu ve gençliği erginliği ve kemali vardır. Yaşadıkça olgunlaşır. Oscar Wilde’ın dediği gibi “ruh vücutta ihtiyar doğar, vücut ruhu geliştirmek için ihtiyarlar. Eflatun, Sokrat’ın gençliğidir.” Milli tarihimiz gençlik çağlarını geçirdikten sonra erginliğini de idrak etmiştir. Yeni ve olgun bir gençliğe ulaşmak istiyoruz. Bu millet bu nesillerle Mevlanaların erginliğinden Fatihlerin ve Akiflerin gençliğini çıkardı. Daima yenilenen gençlikler çıkaracağımıza inanıyoruz. Milliyetçiliğimiz kırk günlük çocuk değil, en azından bin yıllık bir olgunlaşmadır. Ruh ve ahlakımızın kaynakları ise hemen on dört asır önceki Hira dağından gelen vahye uzanmaktadır. S143
    Evvelkiler kadar acı bir hadise dilimizin hançerlenmesidir. Dilin içtimai müessese olduğu ve bütün içtimai müesseseler gibi tarih içinde evrimlendiğini bilmeyenler, onu sun’i ve keyfi bir ayıklamaya tabi tuttular. S143
    Yarım asra yakın zamandan beri öğretimde yapılan inkılaplar ruhtan maddeye ahlaktan tekniğe geçiş gayesini gütmektedir. İlkçağda Yunan tefekkür ve felsefesinin kurucusu olan Sokrat fizikten ahlaka geçmek suretiyle insanlığın tarihinde büyük inkılabını yapmıştı. XX. Asırda bizim tekniğin kucağına sığınmak için tekrar maddeye dönüşümüz hiç şüphesiz geriliktir. Bu geriliğin fikir hayatımıza bugün tamamen sinmiş bulunan bir misalini anlatmak istiyorum:
    Maddeci inancı zihinlere hakkiyle sindirmek için tam otuz iki sene evvel liselerin felsefe müfredat bahislerinden Allah meselesi çıkarıldı. Ertesi sene Allah’ı araştırmaya sürüklediği ve maddeden uzaklaştırdığı için ruh bahsi de çıkarıldı. Daha sonra insanı duygularının üstüne çıkararak düşündüren ve böylelikle inkılapların sindirilmesine engel olan bütün metafizik kaldırıldı. Sokrat’ta Bergson’a kadar insanlığın tüm ikibinbeşyüz yıl ruhi olgunlaşması içinde yaşattığı ilahi inkılaplarla birlikte birkaç yıl içinde devrildi ve yerlere serildi. “Yok!” deyip de bu fikri faciaya karşı koyan tek ses bile çıkmadı.
    Bugünkü öğretim programları da esas itibariyle maddenin dünyasını tanıtıcı ve ruh terbiyesinden uzaklaştırıcıdır. Önceleri programda ayrı bir yer tutan ahlak dersi şimdi felsefenin içinde yer alan bir bahis halinde okutuluyor. S 147
    İş sahasının vatandan dışarıya sirayet etmesi, işçinin milli ahlakını gevşetti. Bir taraftan sendikaların milletlerarası zihniyete bağlanma istidadı, öbür taraftan Almanya ve Avustralya’ya işçi gönderilmesi milli ahlakımızı tehlikeye koyabilecek bir hadisedir ve gözden kaçırılmaması gerekir. S149
    Kadınlarımızın kendilerine özel çalışma zemini henüz tastamam bulmuş olmamaları da milli ahlakımızda sarsıntı yaratmaktadır. Neden kadın en fazla daktilodur, küçük işçidir? Bunun açık ve meşru bir sebebi bilinmiyor. Biz kadınlığın, bilhassa hastabakıcılık ve ilkokul öğretmenliği gibi çocuklarımızın en fazla şefkate muhtaç olduğu önemli işlerde görevlenmelerini temenni ediyoruz. S149

    İlk okul öğretmenliğini yalnız kadın öğretmenler yapsa aslında bu sorun çözülür. Erkek hastalar için erkek hastabakıcı ve kadın hastalar için kadın hastabakıcı oldukça mantığa uygun geliyor. Günümüzde hastabakıcılar böyle değil elbette ve işte buna gerileme deniyor. İşte bu medeniyetten uzaklaşmak ahlakı unutmak, göz ardı etmektir.

    Bir Alman Yahudisi olan Einstein gelerek fizik dünyada izafiliğin hakim olduğu fikrini müdafaa etti. Onca zaman, mekan ve kütle gibi fiziğin dayandığı prensipler izafidir; bunlar kendi kendine var olan yani mutlak kavramlar değildirler. Başka şeylere göre değişirler. Einstein’ın bu görüşü içinde önemle yer alan zaman kavramının mutlak olduğunu iddia eden filozof Bergson, Einstein’ın izafiyet görüşüne itiraz etti. Ona göre gerçek zamanı insanda ruh hallerinin birbiri ardına sıralanarak akışından doğmaktadır. Ruh olaylarının gerçek oluşu gibi o da gerçektir. Ancak eşyada değil insandadır. Einstein insan ruhunu sonsuzluğa doğru götüren sürenin gerçeğini inkar etmekle sonsuzluk kavramını ortadan kaldırıyordu. Ebediliğin ve enedi hayatın da manası kalmıyordu. Görülüyor ki Spinoza’dan Einstein’a kadar gelen başlıca Yahudi filozof ve bilginlerinden her biri, hakikat binası, kurma iddiası ile ebedi hakikatler binasından bir parça koparmışlardır. Spinoza “Kainat Allah’tan ibarettir Bunlardan ikisi bir ve aynı şeydir” derken hür ve yaratıcı ola ; alemin dışında ve onu aşkın olan Allah inancını red etmiş oluyor. Marx cemiyet olaylarının doğurucusu ve her zaman madde olmuştur demekle ruhun kuıvvetini ve onun yaratıcılığını inkar ediyor. Freud, bütün ruh hallerimizin doğuşunu şuur- dışında gizlenen cinsi isteklerle iştihalara irca ederek, insan ruhunun sefaletlerle reziletlerin çocuğu olduğunu söylüyor…

    Son olarak eklemek istediğim birtakım önemli bilgiler de var.

    Nurettin Topçu’nun milliyetçilik anlayışı; Nurettin Topçu büyük bir düşünürdür. Türkiye’nin önemli fikir adamlarından olan Cemil Meriç’le benzer çizgilerde yer alırlar. Her ikisi de milletin, milliyetin, okumanın ve İslam’ın aynı zamanda Marksist görüşün üzerinde dururlar. Hatta eklemekte fayda var –taziz ederek- Cemil Meriç belki Nurettin Topçu kadar fikirlerini keskin ifade edememiştir. Bundan evvel Cemil Meriç’in Bu Ülke isimli kitabını incelediğimde de şu ifadeyi kullanmıştım: “Cemil Meriç, İslam’ın özünü çok iyi anlamış ancak yeterince bu özden bahsedememiştir.” İşte bu eksikliği gideren ve özden sık sık söz eden vurgulayan kişi Nurettin Topçu’dur. Memleketin sorunlarını, memleketçe, insanca ve bir Müslümanca tahkik etmiş, tenkid etmiş ve çareler bulmuştur. Nurettin Topçu’nun milliyetçilik anlayışı Turancılık anlayışına denk gelmez. Onun milliyetçilik anlayışı aynı ülke aynı dava üzerinde birleşmiş bir cemiyeti ifade eder. Bahsettiği bayrak; İslam ve Türklüğün harmanıdır. Türklük, onun için İslam olmadan bir hiçtir. Benim de zannımı değiştirmiş ve onu faşist kimliğinden sıyıran hatta aklayıp paklayan asıl olgu ve hakikat İslam’dır. Bunun üzerine, denebilir ki Nurettin Topçu; hakikatli bir dava adamıdır. Maarifin davasıdır, takdis ettiği İslam’ın davasıdır; Siyon ve Mason cemiyetlerinin ve irticanın ifsad etme gayretlerini yerle bir etmek için tek çıkar yolun peşinde olan hakiki bir düşünürdür. Ümmetçilik anlayışını destekleyen bir savunucu olarak karşımıza çıkmıştır. Komünizmin Çin’de ve Rusya’da görülen iki farklı tezahürü vardır ve Topçu Çin’in Komünizmine değil, Rusya’nın Komünizmine düşmandır. Çünkü Rusya’nın komün anlayışı ahlakı, dini ve cemiyet hayatını hiçe saymıştır. Ruhu çekip çıkararak maddeyle meşgul olmuştur. İslam özünde gördüğü ideolojiyi ise Sosyalizm ile anlatan ve eşitlikçi bir yapı sunan, cemiyet ve ruhi yönleri ön plana alan; ferdiyetçiliğin maddesel yönünü traşlayarak, törpüleyerek karşımıza çıkarmıştır. İslam bize ideal bir Sosyalizm anlayışını vaad etmiştir.
  • Aklın ibadeti düşünmek
    Dilinki de hakkı söylemektir.

    Aklın oldur taatı kim fikr ide
    Dilün oldur taatı kim zikr ide
  • Mesut Bayer
    Nedir Kuzey Müslümanlığı olarak da bilinen Maturidilik?

    İslamiyet sonrası Türk kültürünün temel özelliklerinden vazgeçmeden, İslamiyette o zamana kadar baskın olan nakli anlayışın yerine akli anlayışı, yani bilimi merkeze koyup egemen kılan bakış açısıdır Maturidilik. İlk emri ‘’Oku‘’, yani bil, idrak et olan, peygamberi ‘’İlim Çin’de de olsa gidiniz ve alınız‘’ diyen İslamiyet dini, Hakk’ın insana verdiği en büyük nimet olan aklı, yani bilimi, sorgulamayı, araştırmayı, gelişmeyi dümene geçirerek ruhuna, özüne dönmüştür. Maturidi bilgi ve önemi üzerinde ısrarla durmuştur. Her insanın aklını kullanarak ” görüşünün doğruluğunu kanıtlayan karşı durulmaz bir delile sahip” olması gerektiğini savunmuştur. Bilgi edinmenin yollarını nakli (atalardan gelen), duyu organları ve akıl olarak özetlemiştir. Aklın bilimin edinilmesine kılavuzluk eden en önemli unsur olduğunu vurgulamıştır. Amel ile imanı ayrı tutmuş, ayrı mefhumlar olduğunu savunmuştur.  İmansız, yani ahlaksız ibadeti, insan-ı kâmil olmanın önündeki en önemli engel olarak görmüştür. Devleti yönetenlerin meşruiyetlerinin kaynağı olarak ilahi gücü görmelerinin, göstermelerinin İslamiyet’in ruhuna aykırı olduğunu ifade etmiştir
  • Tanrı, hiç kimseye bir başkasını kendi dinine zorlamaya yönelik açık bir otorite vermemiştir. Ve böyle bir güç, insanların rızasıyla yönetime de verilemez, çünkü hiç kimse, iradesini, hangi inancı veya ibadeti benimseyeceğini ona emredecek başka herhangi birinin (ister hükümdar olsun, ister vatandaş) seçimine öyle körü körüne terk edecek kadar kendi selâmetiyle ilgisini kesemez. Çünkü hiç kimse, istese bile, imanını başkasının emirlerine uyduramaz. Hakikî dinin bütün hayatı ve gücü, aklın samimî ve tam olarak ikna edilmesine bağlıdır.
  • Doç. Dr. Recep ARDOĞAN

    Din, bütün insan toplumlarında görülen bir vakıadır ve Bergson’un ifadesiyle, geçmişte olduğu gibi günümüzde de ilimsiz, sanatsız, felsefesiz toplum vardır fakat dinsiz toplum asla yoktur.[1] Buna bağlı olarak belli bir dine inanmayan bireylerin de din ve tanrı ile ilgili bir kanaati vardır. Bu kanaat, inkâr, bilinemezcilik, şüphecilik ve nadiren ilgisizlik biçiminde olabilir. Bunların hepsi taşıyıcısı olan bireyin nazarında öneme sahiptir. Başka bir anlatımla, dinin dışında olan insanlar da dinle ilgili bir kanaate sahiptir. Bu kanaat onu, dine karşı belli bir tavır almaya yöneltir. Bunun sonucunda onlarla bir dine inananlar arasında fikrî ve itikadî bakımdan ihtilaflar söz konusu olacaktır. Eğer din hürriyeti olmazsa, bu ihtilaflar çatışmaya, baskıya ve şiddete dönüşür.Dinî inanç, insanın gerek iç dünyası gerekse gözlemlenebilir yaşantısı üzerinde önemli role sahip bir olgudur. Bu bakımdan, haricî bir baskı altında kalmadan insanın potansiyellerini farklı yönleriyle ortaya koyması, kişilik ve karakterini geliştirmesinde din özgürlüğünün tanınması tabiî bir gerekliliktir. Bu nedenle din özgürlüğünün ihlali, insanların hissiyatını yaralar. Bireyin varoluşun gayesi, hayatın anlamına ilişkin kabullerine dokunur. Onun benlik algısı üzerinde yıkıcı tesirlerde bulunur. Bu nedenle din hürriyetinin tanınması, güvence altına alınması ve ihlal durumuna karşı bir hak olarak ileri sürülebilmesi, insan için son derece önemlidir.Din özgürlüğünün olduğu bir toplumda her birey, istediği inanç ve dini benimseyebilir ya da hiçbir dine inanmayabilir. Ona ne belli bir inancı benimsemesi için ne benimsediği inancı belli bir biçimde ifade etmesi herhangi bir baskı ve zorlamada bulunulamaz. Ayrıca benimsediği inançtan dolayı kınanması ya da suçlanması da doğru değildir. Bu nedenle kişinin bir inanç ve dini benimseyip benimsememesi, benimsediği inancı nasıl ifade edeceği tamamen akıl ve iradesiyle karar vereceği bir durumdur.Din hürriyetini bilinçli bir biçimde kullanılması ve başka bireylerin dinî özgürlüklerine saygı gösterilmesi gerekmektedir. Özellikle, farklı dinleri ya da teolojik kanaatleri benimseyen insanların aynı toplumda iç içe yaşadığı günümüzde bu bir zorunluluktur. Ancak insanların bu konuda gereken duyarlılığı gösterebilmeleri için din hürriyetini insanın doğuştan gelen bir haklarını başlıcalarından olduğuna inanmaları şarttır. Bu da din özgürlüğünün temellendirilmesini, onu gerekli hâle getiren ve içeriğini belirleyen temellerin incelenmesini gerektirmektedir.

    1. Din Özgürlüğü Kavramı

    ‘Din özgürlüğü (religious liberty)’, kişinin aşkın ve mutlak varlığa ilişkin inanç, inançsızlık ya da bir dini benimseme arasında seçim yapma ve bu inanca bağlı davranışları bir baskı ve engelleme olmadan kendi iradesiyle özgürce bireysel veya topluluk içinde gerçekleştirebilmesidir. Din ve vicdan özgürlüğü hakkı, bireylerin hem kozmik-metafizik inanç veya kanaatlerini, hem de bu dinî-felsefî öncüllerden kaynaklanan bireysel ve toplumsal alana ilişkin ödev tasavvurlarını gerçekleştirme iradelerini korur. Birinci boyut, vicdani özgürlükle, ikincisi ise inancı dışa vurmakla ilgilidir.[2] Bazılarına göre din özgürlüğü, hürriyetlerin asıl kalkış noktasını oluştururken, bazılarına göre de düşünce, kanaat ve vicdan özgürlüklerinin tabiî bir sonucu ve tezahürüdür.[3] Oysa din özgürlüğü, sübjektif yönüyle, vicdan hürriyetinin içindedir. Ancak objektif yönüyle onu aşar.

    İnanç özgürlüğü daha kapsayıcı olarak görünmekle birlikte,[4] aslında din hürriyeti kavramı içinde, inanç özgürlüğü ve onun tezahürleri doğrudan mevcuttur. Çoğu dinin içerdiği ilke ve kuralların şu dört alanı kapsadığını söyleyebiliriz:

    - İnanç

    - İbadet

    - Ahlak

    - Toplumsal düzenlemeler

    Din, dinî inancın ibadet, ahlak ve toplumsal ilişkiler alanındaki tezahürlerini doğrudan içeren bir kavram olduğundan, din özgürlüğü ifade hürriyetinden ayrı bir bütünü ifade eden farklı bir kavramdır.Daha çok ahlâk ve hissiyatla ilgili görünen vicdan ve kanaat kavramları, dine göre daha bireysel bir anlam taşır. Bu nedenle de kanaatlerin çok farklı tezahürleri vardır ve bunu belli içeriklerle sınırlamak mümkün değildir. Tabiî olarak bir kanaate dayanan din ise, belli biçimlerde tezahürlere sahiptir. O toplumun zihniyetinde ve ya­şam tarzının biçimlenmesinde önemli bir rol oynar. Bireysel kanaatlerden farklı olarak toplumsal ilişkiler içinde de somutlaşabilir. Dolayısıyla, kanaat hürriyeti ve din özgürlüğü benzer noktalara sahip olsalar da bunlardan ikincisi, ayrı bir kategori oluşturur. “‘Vicdan hürriyeti (liberty of conscience)’ tabiri ise, daha çok fikir hürriyetini, yani felsefî ve dünyevî görüşleri tercih etme ve benimseme hürriyeti de dâhil düşünce ve ifade hürriyetini çağrıştıran bir kusuru vardır.”[5]

    Din özgürlüğü, sahip olunan ve açıklanan kanaatin “dine ait”, “dinî bir anlam ve değere sahip” ve­ya “din hakkında”, kısaca “dinle ilgili (dinî)” olma özelliğiyle ve açık­­lama yollarının dinî bir değer ifade etmesiyle, ‘dü­şünce ve ifade öz­gürlüğü’nden ayrılır.[6] Bunun yanında bir dinî değere inanmamak, bir bakıma dinin değer kaynağı olmadığına, yanlış veya sap­tırıcı ol­du­ğuna inanmaktır ve din özgürlüğünün muhtevası da bu çer­çevede (yapabilme şeklinde değilse de kaçınabilme şeklinde) olur. Yani din hür­riyeti, inanmak kadar inanmama özgürlüğünü de kapsar. Bunun ya­­nında, din özgürlüğü, dinin mahiyetini belirleyen belli normatif çer­çe­veyi dışarıda bırakan düşünce özgürlüğü içinde de düşünülemez. Ay­rı­ca belli bir fikrî arka plana sahip eğitim, uygulama, toplanma ve der­nek oluşturma gibi sosyal faaliyetler, düşünce özgürlüğünden ayrı olarak ifade edilirken bunlar, dinî saikli olduğunda din özgürlüğü içinde yer alır.

    2. İnsan Hakları İçinde Din Özgürlüğünün Yeri

    Alman hukukçu G. Jellinek (1982) tarafından birey, toplum ve devlet ilişkisi göz önüne alınarak yapılan üçlü tasnifte, din özgürlüğü, “negatif statü hakları” içinde yer alır. Bu tasnifteki hak grupları şöyledir:

    1. Negatif statü hakları

    2. Aktif statü hakları

    3. Pozitif statü hakları

    Bunlara sırasıyla koruyucu haklar, katılma hakları ve talep hakları da denmektedir.[7] Dolayısıyla din hürriyeti, devlete karışmama yükümlülüğünü getirir. Bireye devlet, toplum ve üçüncü kişilerin dahline, siyasi baskılara karşı korunan bir alan belirler. Siyasi iktidarı, hiçbir zaman aşamayacağı ve kişinin özel alanını belirten çizgilerle sınırlandırır.Ancak zorunlu eğitim uygulamasının olduğu yerde din öğretimi ve eğitimi de, kanaatimizce, pozitif bir hakka dönüşür. Aksi hâlde zorunlu eğitim belli bir fikrin aşılanması gibi olacaktır. Dolayısıyla din hürriyetinin pozitif (devlete yerine getirme/temin etme yükümlülüğü getiren) uzanımları da vardır.Fransız hukukçu Karel Vasak tarafından yapılan tasnif ise insan haklarını tarihsel gelişimine göre üç kuşağa ayırır.

    I. Kuşak haklar (negatif statü ve aktif statü hakları)

    II. Kuşak haklar (ekonomik, sosyal ve kültürel haklar)

    III. Kuşak haklar (çevre hakkı, barış hakkı, gelişme/kalkınma hakkı)

    Bu tasnifte de din hürriyeti, anlaşılacağı üzere I. Kuşak haklar içinde yer alır.

    Diğer yandan özgürlükler bireysel ve kolektif tezahürleriyle de

    1. Kamu hayatının özgürlükleri,

    2. Bireysel özgürlükler olarak iki grupta incelenir. Bireysel özgürlükler de iki gruba ayrılır:

    1. Maddi hürriyetler: Hapis, kölelik ve esaretin olmayışını ifade eden fiziksel hürriyeti; barınma, seyahat ve yerleşim özgürlü­ğü­nü; çalışma, girişim, mülkiyet gibi ekonomik özgürlükleri kap­sar.

    2. Manevi hürriyetler: Din hürriyeti, düşünce ve ifade özgürlüğü, eğitim, öğretim, yayın, toplanma, dernek kurma gibi hürriyetleri içerir. Dolayısıyla bu sınıflandırmada da din hürriyeti, bireysel ve manevi nitelikteki özgürlükler içinde yer alır. AİHS’nde din hürriyeti, düşünce özgürlüğünden ayrı olarak ancak aynı madde içinde yer alır. AİHS’nin 9. maddesinde şöyle denir:

    “1- Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, din veya inanç değiştirme özgürlüğü ile tek başına veya toplu­­ca, aleni veya özel olarak ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yap­­mak sureti ile dinine veya inancını açıklama özgürlüğünü de içerir.”

    Sözleşmede olduğu gibi konuyla ilgili bazı kitaplarda da düşünce özgürlüğünün, vicdan ve din özgürlüğüyle birlikte tek bir başlık altında toplanır. Ayrıca sivil itaatsizlik, gösteri ve yürüyüş hür­riyeti vb.nin de bir düşünce açıklaması gibi değerlendirildiği ve ifade özgürlüğü olarak düşünüldüğü görülür. Bu durumda insan hakları öğretisinde din hürriyetinin başka bazı hürriyetler gibi dü­şünce özgürlüğünün bir formu olarak görüldüğünü söyleyebiliriz.Oysa insan hakları kavramının geliştiği Batı’da din hürriyeti aslında düşünce ve ifade özgürlüğü denen şeyin evrimiyle ortaya çıkmıştır. Batıda gerek kilise ve din adamları gerekse kraliyet, din özgürlüğünü son zamanlara kadar tanımamışlar, bu konudaki talep öncelikle kilise dogmalarının dışına çıkan ilim adamları ve filozoflardan gelmiştir. Onlar da aslında, tam anlamıyla din özgürlüğünü değil, bilim ve düşünce özgürlüğünü talep etmişler, din özgürlüğünü kanaat hürriyetinin bir açılımı olarak düşünmüşlerdir.Batı’da din hürriyetinin insanın doğuştan gelen bir hakkı olarak geliştiği süreç içinde tarihsel olayların da önemli etkileri vardır. Örneğin, otuz yıl savaşları gibi mezhep farklılığından kaynaklanan şiddetli mücadeleler sonucunda kabul edilen din hürriyeti, iç politikada kilisenin etkilerini kaldırmak, dış politikada ise güçsüz devletlerin iç siyasetine müdahale edebilmek için kullanılmıştır. Onların diğer milletlere bu hürriyetleri tanımaları da sömürgecilik döneminde Müslüman, Hindu ve Budist çoğunluğu yönetmek durumunda olmalarının sonucu politik bir zorunluluktur.Din hürriyetinden din ve vicdan hürriyeti olarak söz edilmesi,[8] onun düşünce ve ifade özgürlüğünün farklı bir formu olarak düşünülmesi, Batıda din hürriyetinin aslında düşünce ve ifade özgürlüğünün evrimi sonucunda ortaya çıkmasıyla yakından ilgilidir.Bu evrim sürecinin ilk aşaması, kilisenin/dinsel otoritenin sınırlan­dırılmasıdır. Örneğin, siyasal hükümetin kiliseden bağımsız ve ta­ma­­men ayrı olmasını savunan Occam’lı William kilise ve hü­kü­metin inanç sorunlarına karışmamasını istemiştir.[9] Din ve vic­dan özgür­lü­ğü­nün habercisi olarak anılan Padualı Marsilius da din­sel otoritenin za­rar­lılığı fikrini işler.[10] Zorla iman aşılamanın müm­kün olmadığını söy­le­yen Marsilius’a göre kilisenin iktidarına son verilmeli ve tek otorite tesis edilmelidir. …kilisenin görevi öğüt vermekle sınırlanmalı, vicdan üzerindeki baskısı kalkmalıdır.[11]

    Kilisenin otoritesinin sınırlandırılmasının bilimsel araştırma ve fikir alanında özgür olmak isteyen bilim adamları ve düşünürler tarafından talep edildiği görülür. Örneğin, dini, metafizik inanç ve düşünceden ayıran Spinoza da metafizik inanç ve düşünce için özgürlük talep eder. Ona göre, neyin doğru kabul edilip neyin yanlış sayılacağını ya da insanların Tanrı’ya hangi nedenlerle tapmaları gerektiğini öne sürmek, egemenliğin kötüye kullanılması ve uyrukların haklarının gasp edilmesidir. Bu sorunların hepsi, kişinin istese bile feragat edemeyeceği, doğal haklarının sınırları içinde kalır.[12] Spinoza’nın şu ifadesi ise hayli dikkat çekicidir: “En iyi yönetimin din konularında olduğu kadar felsefe konularında da düşünce özgürlüğüne izin vereceğinden kuşkulanamayız.”[13] Bu satırlar, Katolik kilisesinin dogmalarının zorla kabul ettirilmesinden rahatsız olan düşünürün, farklı felsefî düşünce ve dinle ilgili inançlar için özgürlük talebini dile getirmektedir. Onun için din hürriyeti ikinci plandadır.

    3. İslam’da Din Özgürlüğünün Yeri: Dindarlığın Değeri

    Tarihte mutlakıyetin yanında yer aldığı görülen Kilise ve dogmalarının sosyal ve siyasal alandaki tahakkümüne karşı mücadeleyi de gerektirmesi, Batı’da insan hakları konusunda verilen mücadelenin seküler bir kutba çekilmesine neden olmuştur. Örneğin, 19. yy.’da din hürriyeti, sekülarizm, gerçek inkârcılığı (agnostisizm) ve ateizmle eş anlamlı olarak kullanılmıştır.[14] Günümüzde de dini insan hakları tartışmalarının yalnızca üçüncü kişisi olarak düşünen bir eğilim zaman zaman görülmektedir.Batıda din özgürlüğünün gelişimine katkıda bulunan bir süreç olan sekülerleşmenin bir noktadan sonra sekülerciliğe (sekülarizm) dönüştüğü ve bunun da din özgürlüklerinin gerilemesine zemin hazırladığı görülür.Belirtelim ki Batı’da sekülerleşme ve dinin bireyselleşmesi din hür­riyetinin gelişimine önemli katkılarda bulunmuştur. Sekülerleşme, uhrevi olanda odaklanan ilgiyi dünyevi olana da yöneltilmesi, dünyevî olanın dinî olandan bağımsızlaştırılması, dinin ruhbanlık, mitoloji ve hurafelerden ayrıştırılması yönündeki bir süreçtir. Oysa seku­larizm, bu sürecin dünyevi olanın mutlaklaştığı ve dinselleştirildiği noktada durdurulmasıdır. Daha açık bir ifadeyle, dinî gaye ve değerlerden soyutlanmış yeni yapı ve değer sistemin kutsatması ve dinî olanın yerine geçirilmesidir. İslam’a göre, dindarlık bir değerdir. Bu nedenle gerçek dindarlığın bir önşartı olarak din hürriyeti de temel insan haklarındandır. Onun korunması da dinî bir vecibedir. Bireyin onu bilinçli bir biçimde kullanması ve başkaları tarafından da kullanımına saygı göstermesi gerekir. Din hürriyeti, İslam’da başlangıcından itibaren başlı başına bir insan hakkıdır; İslam toplumunun dayandığı temellerdendir. Burada İslam’da din özgürlüğünün, onun için mücadele etmeyi ve hicret etmeyi gerektirecek kadar önlemli olduğunun da altı çizilmelidir:

    “Melekler, kendilerine zulmeden kişilerin canlarını aldıklarında, onlara, ‘Ne işte idiniz?’ derler. Onlar da: ‘Biz yeryüzünde zayıf kim­selerdik.’ derler. Melekler ‘Allah’ın yeryüzü geniş değil miydi, siz de orada hicret etseydiniz ya?’ derler. İşte bunların varacakları yer ce­hennemdir. O ne kötü gidiş yeridir. Ancak gerçekten aciz ve zayıf olan, çaresiz kalan ve hicret etmeye yol bulamayan erkekler, kadınlar ve çocuklar hariç...”[15]

    Bu ayetler, dinî sorumluluk temelinde din hürriyetinin önemini anlatmakta; onun feragat edilemez bir hak olduğuna işaret etmektedir.

    O halde tereddüt olmaksızın söylenebilir ki, İslâm’da din ve vicdan özgürlüğü, Batılılardaki gibi halkları sömürmenin gerektirdiği “siyasi bir maslahata bağlı bir uygulama” değil, aslî bir ilkedir. İslâm’da ‘din konusunda saltanat’ yani, başkalarının vicdanı, itikadı, ibadeti üzerinde tahakküm veya müdahale yetkisi yoktur. Çünkü İslam’da dindarlık bir değerdir. Dinin göstermelik bir eylemden ibaret olmaması, dinin taşıyıcısı olduğu epistemik, etik ve estetik doğrular, iyilikler ve güzelliklerin bir nüvesi olabilmesi için akıl, vicdan ve duygular üzerinde yükselmesi gerekir. Din ve dinî inancın temeli akıl ve iradedir ve samimî bir imanın bunlara, akıl yürütme ve delillere dayanması şarttır.Dinin ve dolayısıyla din hürriyetinin insan için önemi, Fıkıh âlimlerinin din özgürlüğüne ilişkin güvenceyi (din emniyeti, emnü’d-dîn) makasıdü’ş-şeria”[16] arasında saymasında ifadesini bulmuştur. An­cak ‘din emniyeti’ kavramı, çoğunlukla İslâm dini ve cemaatinin ko­runması şeklinde anlaşılmış; din ve vicdan alanında, insanları Hak Din’den alıkoyan bir saptırmanın ve zorlamanın bulunmadığı bir or­tam sağlamak, fitneyi kaldırmak şeklinde açıklanmıştır. Buna bağlı ola­rak dine ve cemaate zarar veren eğilimler ve davranışlar; bid’at çı­kar­mak, dinden sapmak; namaz, zekât ve ramazan orucunu terk etmek ve zarûrât-ı dîniyyeyi (bilinmesi zarurî olan dini konuları) bilme­mek suç sayılmış ve bunlara cezalar belirlenmiştir.[17] Oysa dinin an­laşılmasında yeni yorumları da içerebilecek bid’at esnek bir kavramdır. Namaz ve orucun cezası olmayıp, Hz. Ebu Bekir döneminde ze­kât aynı zamanda bir vergi sayıldığı, zekât vermemenin de devlete baş­kaldırı anlamı taşıdığı için, karşı çıkanlar cezalandırılmıştır. Dini bil­memek ise eğitim-öğretim alanında toplum ve devletin ihmalinin so­nucu olabilir.Dinin maksatları açısından din özgürlüğünün ve bireysel otonominin yeri, klasik yaklaşımda din emniyetinin öncelenmesine yansımış­tır. Ancak, bir görüşe göre canlı ve sağlıklı insan ve toplumun ol­madığı yerde din de işlevini göremeyeceğinden, ikrah karşısında küfr sözü söylenebilmesinde olduğu gibi nefs emniyeti din emniyetinden ön­ce gelir. Diğer mefsedetler ve zaruret hallerinde ihlal edilebildiği hal­de, hiçbir koşulda başka bir insanı öldürmeyi mubah kılacak bir gerekçenin olmayışı da canın korunmasının önceliğini gösterir. Cihat, dinin korumanın canı korumaktan önce geldiğini göstermez. Çünkü cihat, sadece dini korumaya yönelik değil, aynı zamanda beş zaruri maslahatın korunmasına yöneliktir.Bu görüşün diğer bir delili de şudur:

    İslâm’da beden sıhhati, dinî yükümlülüğün koşulu olduğundan, din sıhhatinden önce gelir. Mahallin yokluğu, hâllin yokluğunu getireceğinden, canın korunması dinin korunmasından önce gelir. Bunun bir örneği olarak, boğulmakta veya yanmakta olanı kurtarmak ile namaza devam etme seçenekleri karşısın­da olağan dışı durumlar sebebiyle Allah’ın/din hakkı olan unsurlar­da bireyi koruyucu ruhsatlar devreye girebilmektedir.[18] Ancak bu­rada dinin korunması, çok geniş bir açılıma sahip bir öze işaret et­mek­tedir. Namaza devam tek başına dini koruyucu değildir. Boğulanı kur­tarmak ise tek başına canı koruyucudur. Burada tek başına ilkeyi ger­çekleştiren fiil, ilkenin gerçekleşmesi için acil ve varedici unsur ol­mayan fiile karşı tercih edilmektedir. Ayrıca savaş, bir yerde in­san­ların İslam’ı seçme özgürlüğünün engellenmesinin önüne geçmek için yapıldığında, dinin korunmasının canın korunmasından önde geldiği söylenemez mi?Burada şu iki noktanın altı çizilmelidir:

    1. Temel haklar arasında bir öncelik sıralaması yapmak, son derece güçtür. Bu sıralamada inanç ve bireyin kendisi için neyi öncelikli gördüğü daha belirleyicidir.

    2. İslam, insan haklarının modern bir kavram ve öğreti olarak çıktığı batı düşüncesine nazaran dine büyük öncelik verir. Bu yaklaşım da din hürriyetine öncelik verilmesine yansır.

    Kur’an, ileride ayrıntılı olarak açıklanacağı üzere, Rasulüllah’ın sadece bir tebliğci olup, insanları uyarmaktan başka, din konusunda zor­la­mada bulunamayacağını[19] ifade eder. “Dinde zorlama yoktur, artık hak ile batıl iyice ayrışmıştır”[20] ayetiyle de insanların din ve vicdan hürriyetinin tanınması direktifini vermekte, bunu garanti etmektedir. İnsan-üstü bir kaynaktan gelen bu hükümler, açıkça aklın ve iradenin yolunu açtığına göre, beşerî otoritelerin de düşünce, ibadet, yaşam tarzı, kültür ve eğitim alanlarında bireylerin özgürlük hak­kını tanıması bir gerekliliktir. Bu konuda inananlara düşen, hakkın açıklık kazanması ve duru bir biçimde kavranmasını sağlamaya çalışmaktan ibarettir.

    [1] Bergson, Ahlak ile Dinin İki Kaynağı, s. 127.

    [2] Erdoğan, Mustafa, Dersimiz Özgürlük, İst. 2001, s. 79.

    [3] Sezer, Abdullah, Türk ve Amerikan Yüksek Mahkeme Kararlarında Din-Vicdan Özgürlüğü ve Din-Devlet İlişkisi (Lâisizm-Sekülerizm), yüksek lisans tezi, dnş. S. İnceoğlu, MÜ SBE., İst. 2000, s. 53.

    [4] Öktem, Akif Emre, Uluslararası Hukukta İnanç Özgürlüğü, Ank. 2002, s. 3.

    [5] Armağan, Servet, Din-Vicdan Hürriyeti ve Lâiklik (Teori ve Pratik), İst. 2003, s. 39.

    [6] bk. Armağan, a.g.e., 139, 146.

    [7] Geleneksel sivil haklar (civil rights), negatif niteliktedir. Türkçe’de “sivil haklar” terimi yerine genellikle “kişi hakları” veya “medeni haklar” terimleri kullanılmaktadır. Erdoğan, Mustafa, Anayasal Demokrasi, 185.

    [8] Vicdan hürriyeti, din hürriyeti ayrımı da aslında din hürriyetinin bir evrimle ortaya çıktığına işaret eder. Vicdan hürriyeti, bireyin bir kanaat veya inancı kabul edip etmemesi ve bunu ifade edebilmesiyle ilgilidir, kavram daha çok din ve Tanrı ile ilgili ateizm, agnostisizm, deizm, tabii teoloji gibi (dinî topluluk, mabet ve ritüelleri ile) kurumlaşmamış inançlara dikkat çeker. Din hürriyeti ise, sırf bir inançtan ibaret olmamasından dolayı, vicdan hürriyetini aşan bir kavramdır.

    [9] Ben-Amittay, Siyasal Düşünceler Tarihi, 114.

    [10] Özdağ, Ümit, “Batı’da İnsan Haklarının Doğuşu”, 28.

    [11] Kapani, Kamu Hürriyetleri, 26. Marsilius her ne kadar prensip olarak inançsızların ve başka dinlere inananların koğuşturulması ve devletin meşru ölçüde bunlara karşı zor kullanımını kabul eder. Özdağ, Ümit, “Batı’da İnsan Haklarının Doğuşu”, 30.

    [12] Spinoza, “Din ve Siyaset Üstüne Bir İnceleme (Seçme Parçalar)”, 274.

    [13] Spinoza, a.g.m., 278.

    [14] Düzgün, Şaban Ali, Din, Birey ve Toplum, Ank. 1997, s. 134. iheb ve ilgili uluslar arası senetler, pratikteki ötekileştirici ve dışlayıcı rolüne yönelik bir tenkite göre, sadece Batılı ülkelere hizmet eden seküler belgelerdir. Vatikan’a misyonerlik alanlarını genişletme ve meşrulaştırma hak ve olanaklarını sağlarken, aynı zamanda da dünyada 'din ve vicdan özgürlüklerini kendi tekeline alabilme şansı vermektedir. Aytunç, Altındal, “Yeni Bir Religio: İnsan Hakları Evrensel Bildirisi”, Yeni Türkiye, XXI (Ank. 1998), s. 358. Bu durum, politik ve enformatik gücün öğretiyi bir truva atına dönüştürebildiğini göstermektedir.

    [15] Nisa 4/97-99.

    [16] Makâsıdu’ş-şerî’a, İslâm’ın ilke ve kurallarının temel gayeleridir. O, usulcüler tarafından maslahatlar şeklinde açıklanır. ‘Maslahat’, bir şeyin geliş sebebine tam uygunluk içinde oluşu anlamında ‘salah’tan gelir. Örfe göre bir yarara, dine göre de, kulluk ve yaşam tarzı bakımından, Kanun Koyucu’nun maksadına götüren sebeptir. İslâm, insanların maslahatlarını gerçekleştirmek için hükümler koyduğundan, maslahatlar şeriatın maksatları olmuştur. Şeriatın ruhu, onun lafzından daha önemli ve onun maksatları metinden daha değerlidir. Fıkıh usulü âlimleri, bunları, şer’î hükümler, illetleri ve bunların teşrî’ ile ilgili normlarından tümevarım yoluyla çıkartmışlardır. Hallâf, İlmu’l-Usûli’l-Fıkh, 117. Bu, yasama ve içtihadın, hukukun insanların kabullerine değil illet ve hüküm ilişkisine, dinin maksatlarıyla belirlenen maslahatlara dayandığı anlayışını ortaya koymaktadır. ‘Makâsıdü’ş-şerî’a (şeriatın gayeleri)’ denen bu umu­mî maslahatlar, Fıkh Usûlü kaynaklarında ayrı bir bölüm teşkil etmektedir. Şer’î nasların doğru biçimde anlaşılması, delillerden geçerli biçimde hüküm istinbatı için bunların bilinmesi zorunludur.

    [17] Bk. Zuhaylî, Hukûku’l-İnsân..., 84.

    [18] Yaman, “İslam Hukuk İlmi Açısından Makâsıd...”, 42-43. Ammara, Muhammed, el-İslâm ve Hukûku’l-İnsân -Darûrât... Lâ Hukûk-, Kuveyt 1405/1985, s. 15-16.

    [19] Maide 5/99; Ğaşiye 88/21-2; Yunus 10/99.[20] Bakara 2/256.