Bu kitabı okurken sık sık aynı şeyi düşündüm. Hiçbirimiz yarın başımıza ne geleceğini bilmiyoruz. Düşünmesi bile tedirgin ediyor. Panayota’nın hayatı da bir yangınla tamamen değişiyor. O günden sonra yaşadıkları peş peşe geliyor.
Bir noktadan sonra ne olacağını merak etmekten çok Panayota’nın buna nasıl dayanacağını merak ettim. Bazen verdiği kararları sorguladım ama sonra vazgeçtim. Çünkü onun yerinde olmanın nasıl bir şey olduğunu gerçekten bilmiyorum ve bilmeyi de istemiyorum.
İstanbul’u anlatan bölümleri okurken ayrı bir keyif aldım. Beyoğlu’nun sokakları, matbaalar, kayıklar, dükkanlar, farklı milletlerden insanlar… Şehir hiç durmuyor. Bir yanda yangının izleri dururken bir yanda hayat devam ediyor. Bu ayrıntılar bana çok gerçek geldi.
Şefika için üzüldüm. İnsanların iyi niyetle çare araması ama çoğu zaman ne yapacaklarını bilememesi üzücüydü. Panayota’yla birbirlerini bırakmamaları da hoşuma giden ayrıntılardan biriydi.
Sonlara doğru aklım hala aynı düşüncedeydi. Sabah sahip olduklarımızın akşama yerinde olmayabileceği fikri düşündüğümden daha ürkütücü geldi.
Kül ŞehirHakan Karakaşoğlu · The Kitap · 202479 okunma
Merhaba sevgili okur,
Jon Fosse’yle tanışmam Sabahtan Akşama kitabıyla oldu. Kitabı okuduğumda sade dilini ve Norveç edebiyatının iklimi gibi kendine has soğuk ve mesafeli anlatım tarzını beğenmiştim. İşlediği konuysa, bir geceyi birlikte geçirmek zorunda kalan baba ve oğulun hem hesaplaşması hem de birbirini anlama süreciydi. Beğenmiştim. Sekiz puanlık bir okumaydı.
İçinden bir ses yazardan başka kitap okumamın gerekli olmadığını söylemişti ama maalesef o sesi dinlemedim ve okudum. Sanki başka bir yazarın kaleminden çıkmış gibi farklı bir anlatımı vardı.
Beyazlık’ın konusu, yolda kalan ve gideceği yolu bilemeyen bir adamın bedeninin ve yalnızlığının soğukluğunda kaybolması. Konu güzel ancak üslup öyle kötü ki okurken konuya odaklanamadım.
Günün sonunda kitabın üslubu çok köyüydü. Konusuyla ilgililerin dikkatini çekecektir.
BeyazlıkJon Fosse · Monokl Yayınları · 2025746 okunma
Kitaba bir pazar sabah başladım o kadar akıcıydıki akşama bitirdim. Zaten sayfa olarakta kısa sayılır. Derin bir psikolojik yalnızlık temalı guzel bir kitap.
Yalnız Bir OperaMehmet Fatih Işıldak · Ark Kitapları · 2025467 okunma
Genel olarak kötü bir kitap kesinlikle değil. Şairin dili oldukça naif, mısralar arasındaki kelime seçimleri de gayet başarılı. Özellikle geleneksel imgeleri sevenlerin hoşuna gidebilecek bir tarzı var. Ama dürüst olmak gerekirse beni çok derinden sarsan, hani o "bambaşka bir yere götürdü" diyebileceğim türden bir etki de yaratmadı. Bazı yerlerde şiirlerin temposu biraz düşüyor, bazı temalar ise birbirini tekrar ediyormuş hissi veriyor.
Yine de modern dünyanın koşturmacasından yorulup akşama sakin bir kafa koymak, birkaç mısra arasında soluklanmak için okunabilir. Şiir okumayı sevenlerin şans vermesi gereken, kendi halinde, temiz bir eser.
#hüznünlalesidirdünya #nurullahgenç #şiir #kitapincelemesi #1000kitap
İzmir'den İstanbul'a gelirken aklımda herhangi bir kitap yoktu. Benim derdim başka şeylerdi. Kullanılmayan istasyonlar, terk edilmiş yapılar, unutulmuş bekleme salonları, insanların çekilip gittiği yerlerde geriye ne kaldığı.
Akşama doğru Sirkeci Garı'na vardım.
Gün ışığı çekilmeye başlamıştı.
Kalabalıkların ilgilenmediği tarafa doğru yürüdüm.
Rayların bittiği, seslerin azaldığı yerlere.
Orada gördüm onu.
Hurdaya ayrılmış eski bir vagon.
Boyasının büyük kısmı dökülmüş, camlarının bazıları çatlamış, içi karanlığa terk edilmiş.
Kapısı yarı açıktı.
Merak edip içeri girdim.
Telefonun fenerini açınca yılların bıraktığı izler ortaya çıktı.
Yıpranmış koltuklar.
Kararmış metal parçalar.
Tavana tutunmaya çalışan kablolar.
Sanki zaman burada çalışmayı bırakmıştı.
Binlerce insanın üstüne oturarak eskittiği bir koltuğa oturdum.
Tam o sırada aklıma bir kitap geldi.
Aytuğ Akdoğan 'ın Sürgün'ü.
Kitabı düşünmeye başlamamla birlikte diğer benlerim de ortaya çıktı.
Ravi karşımdaki koltuğa geçti.
Hiç pencere kenarına oturdu.
Münzevi ise koridor boyunca yürüyüp vagona göz gezdirdi.
Sonunda durdu.
Burası uygun dedi.
Neye.
Bu kitaba.
Sevgili okurlar, sevgili yazarlar, sevgili Saint Petersburglular, sevgili Sibiryalılar, sevgili Romalılar...
...Temmuz başlarında çok sıcak bir gün, akşama doğru, genç bir adam “S...…” Sokağı’ndaki bir pansiyonda kiraladığı küçük odasından çıktı ve ağır, kararsız adımlarla “K…” Köprüsü’ne yöneldi... Roman, böyle bir cümle ile başlıyor.
Dünya klasiği denince akla gelen ilk eserlerden biri olan Suç ve Ceza ile ilgili inceleme yazıma başlamadan önce spoiler konusunda uyarmak istiyorum.
Bu eser bir başyapıt; sadece benim tarafımdan değil, dünya genelinde okur ve eleştirmenler tarafından da bir başyapıt olarak kabul görülmektedir. Sıradan bir insanın bile iç dünyasını okura aktarma konusunda mahir, ehil ve muktedir bir edebiyatçı olan Dostoyevski'nin ustalık dönemi eserleri arasında yer alan Suç ve Ceza; Saint Petersburg’da yaşayan fakir, hastalıklı hukuk öğrencisi Raskolnikov’un işlediği çifte cinayeti konu alıyor. Raskolnikov, okur ile birlikte kitap boyunca kendi ahlak, vicdan ve adalet anlayışını sorguluyor.
Raskolnikov'un hastalığı ile alakalı bende bir ikilem olan soruyu sormak istiyorum; Raskolnikov işlediği cinayet yüzünden mi hastalandı yoksa hastalandığı için mi cinayeti işledi?
Dostoyevski, kitabın başından itibaren Raskolnikov ile birlikte okuyucuyu tefeci Alyona İvanovna'dan tiksindiriyor ve Raskolnikov'un bu tefeci kadını öldürme planlarını öbek öbek işliyor. Tefeci kafın cinayeti işlendikten sonra beklenmedik bir şekilde tefeci kadının masum üvey kız kardeşi Lizaveta içeri giriyor ve Raskolnikov ardında tanık bırakmamak için onu da öldürmek zorunda kalıyor. İkinci cinayetin ardından Raskolnikov'un ruhsal ve ahlaki değişimi başlıyor.
Dostoyevski'nin; çelişkiler, gelgitlerle dolu bir kötü, bir iyi, bir siyah, bir beyaz olan gri karakterimiz Raskolnikov
Suç ve CezaFyodor Dostoyevski · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025194,5bin okunma