Victor Hugo’nun o devasa, uğultulu ve insanı kendi yalnızlığıyla yüzleştiren eseri Deniz İşçileri sıradan bir roman değil; denizin vahşetiyle insanın içindeki o sessiz, derin uçurumun çarpışmasıdır.
Kitabı her kapatışımda, içimde Guernsey Adası’nın o hırçın dalgaları patlıyor ve ruhumu bir sızı kaplıyor.
Hugo, bu kitabı sürgündeyken, kendi içsel yalnızlığının zirvesindeyken yazdı. Belki de bu yüzden romandaki deniz, sadece su kütlesinden oluşan bir dekor değil; bizzat trajedinin, kaderin ve amansız bir yalnızlığın somut halidir.
Kitabın merkezindeki Gilliat, toplumun dışına itilmiş, tecrit edilmiş, anlaşılmamış bir ruhtur. O, sevdiği kadın uğruna köpüren, canavarlaşan denize karşı tek başına savaş açarken, aslında insanlığın o soğuk kayıtsızlığına karşı direnmektedir. Onun bu çaresiz ama gururlu duruşunu Hugo şu muazzam cümleyle özetler:
Karanlık, insanın içinde de dışındaki kadar mevcuttur.
Bu alıntı, kitabın ruhuma bıraktığı en derin yaralardan biridir. Gilliat, kayalıklarda doğayla pençeleşirken aslında kendi içindeki karanlıkla, sevilmemişliğin getirdiği o büyük boşlukla savaşır. Fiziksel acı bir şekilde geçer; açlık, soğuk, teni tırmalayan tuz... Hepsi katlanılabilirdir. Ama insanın içindeki o koyu geceyle tek başına kalması? İşte asıl yıkım oradadır.
Gilliat’nın aşkı, modern dünyanın o bencil, al-ver dengesine dayalı ilişkilerine benzemez. O, hiçbir karşılık beklemeden, sadece uzaktan bir gülüşüne vurulduğu kadın için canını ortaya koyar. Parçalanan bir geminin motorunu tek başına kurtarmaya çalışırken, aslında sevdiği kadının mutluluğunu inşa etmektedir.
Ancak hayatın ve kaderin en acımasız cilvesi, kitabın son sayfalarında saklıdır. Gilliat, her şeyi başarmış, o devasa doğayı dize getirmiş bir kahraman olarak geri döndüğünde, aşkın onun