KEVİN LYNCH’İN GÖSTERGEBİLİMSEL KURGUSUNDAN İSTANBUL’A VE ÖTESİNE MEKÂNSAL BİR OKUMA
Kevin Lynch’in The Image of the City adlı eseri, şehirleri sadece planlama nesnesi olarak gören o katı, teknik bakışın ötesine geçip bambaşka bir şey yapıyor: Kentleri, insan zihninin aynasında yeniden tanımlıyor. Lynch’in en güçlü iddiası şu: Kentler ölçülebilir niceliklerden önce, hatırlanabilir nitelikler üretir. Yani şehir dediğimiz şey haritalarla değil, insanların zihninde bıraktığı izlerle var olur. Bir kentin “iyi” ya da “kötü” oluşunu estetikten ya da mühendislikten önce okunabilirlik belirler. Kent, karmaşık olsa bile insanı yönlendirmeli; kaosun içinde bile anlamlı bir bütünlük taşımalıdır.
Lynch’in şehir deneyimini çözümlemek için kullandığı beş temel kategori de burada devreye giriyor;
• Yollar (paths) — kenti deneyimlediğimiz hat: ana akslar, sokaklar, patikalar. (Mesela Paris'in Champs-Élysées’si.)
• Sınırlar (edges) — ayıran ama aynı zamanda tanımlayan eşikler; şehri içsel ya da dışsal olarak bölen çizgiler. (Berlin Duvarı, bunun ekstrem örneği.)
• Bölgeler (districts) — kentin karakterini veren tematik alanlar; içerisine girildiğinde belli bir kimliği hissettiren bölgeler. (Tokyo’nun Shibuya’sı gibi.)
• Düğüm noktaları (nodes) — akışların kesiştiği, hareketin yoğunlaştığı odaklar. (New York’un Times Square’i.)
• Nirengiler (landmarks) — bir bakışta tanıdığımız güçlü işaret taşları. (Ayasofya.)
Bu beşli yapı, kentsel deneyimi adeta modüler bir dile dönüştüren, zihinsel bir navigasyon sistemi gibi çalışır.
Lynch’in mekânı “zihinsel haritalar” üzerinden okuması ise tam anlamıyla bir paradigma değişikliğiydi. Ona göre şehir, fiziksel öğelerden ibaret olmayıp bireyin belleğinde canlandırdığı, anlam
(0-44 s.): modernizm ve mekânsızlaşma
Seyyid Hüseyin Nasr, 68’de Londra’da gerçekleştirdiği konferanslar dizisinde insan ve çevresini (surroundings) modern döneme göre tahlil etmiş. İnsanın etrafını saran mekânsal kapsamın tarihsel yaklaşıma nazaran nasıl farklı algılandığını bilgi felsefesi çatısında yeniden yorumlamış. Tabiatın (nature) değişen konumunun dönemin çevresel (environment) anlayışındaki yerini irdelemiş.
Her gün karşılaştığımız mekânlar ve etkileşimde bulunduğumuz fiziksel nesneler, davranışlarımız ve kimliğimiz üzerinde kalıcı bir iz bırakırlar. Fakat çelişkili bir biçimde, ilerleme arayışı içinde olan modernite, çevremizle olan bu köklü bağı koparır ve sonuçta bir bunalıma, bir kimlik krizine yol açar. Kadim ve kutsal sayılan doğa bilincine karşın metropoller kimliklerle dolu bir kentsel yaşam mikrokozmosu sunarlar ve bu; insanlar, nesneler ve mekânlar arasındaki bağlantıyı karmaşıklaştırır.
Nasr’a göre ise insan artık, dağları deniz seviyesine indirmeye çalışmaktadır. İnsanın mekânsal manipülasyonu, olduğu zemin üzerindeki istirmarcı hareketi arşın sınırlarına dayanmıştır. İnsan tabiatın zorbasıdır. İnsan mekân vasıtasıyla kendi kününe (كون) de zulmetmektedir. Kendine zulmeden zorba öte yandan mazlumdur da. Bu iki karakterli kişilik hem kendi varlığını hem de üzerinde yaşadığı bağlamı değersizleştirmektedir. Tabiat ve beşer arasındaki denge yerini asimetrik, öngörülemez ve tutarsız pratiklere bırakmaya zorlanmıştır. Tahayyül, kutsaldan kopartılan, saydamlaşan, anlamsızlaşan, bulanıklaşan, donuklaşan bir yerdir artık. Modernite bir sapmadır. Kendi çizdiği çizgilerle sınırlanır. Özgürlük vaadine rağmen modern, yanıltıcı bir kütleye dönüşmüştür. Kısırlığı yaşamı yok eder, sakinlerini yabancılaştırır ve onları katı
TRAKUS Türkiye’nin Kuşları kitabı, trakus.org platformunun birikimiyle ortaya konan bir çalışma. Ülkemizde kuşlar ve kuş gözlemciliğine dair ilk izler internet üzerinden seyir rotalarının ve gözlem deneyimlerinin paylaşılmasıyla oluşturulmuş. İnternet siteleri üzerinden birbirinden haberdar olan gözlemciler uzun süre bu mecralarda içerik tüketerek bilgi edinmişler. Bu işlerin kitaplaşması ve yazıya dökülmesi ise daha sonraki dönemlere tekâbül ediyor.
Türkiye, vatandaşları pek farkında olmasa da bitki ve hayvan çeşitliliği bakımından çok ileride bir coğrafyaya sahip. Örneğin tüm Avrupa’da bitki çeşitliliği 12 bin iken sadece İstanbul’da 2500 bitki çeşidi mevcut. Benzer şekilde Avrupa kıtasında 700 küsur kuş çeşidi sayılabilirken Türkiye’de yaklaşık 500 kuş çeşidi gözlemlenebilmekte.
Kitap, müthiş bir şekilde düzenlenmiş; kuş türlerinin mekân ve familya bilgileri, haritalar, mevsimsel dağılımlar orijinal görselleştirmeler ile birlikte verilmiş. Kuşların ve gözlem koşullarının oldukça bilimsel sınırlar ile tanımlanması bakımından eser eşsiz bir doğa rehberi niteliğinde. Bir not defteri, kalem ve bu kitap bir kuş gözlemcisi olmak için gerekli materyali sunuyor. (Dürbün ve fotoğraf makinesi tercihen kullanılabilir.)
| Kuş Sesleri Arasında Doğa’da Yürümek
“Tüyleri ve notalarıyla kuşlar, çiçeklerle uyum içindedir; fakat doğanın ihtişamlı güzelliğiyle hangi delikanlı ya da genç kız iş birliği yapar? Doğa, onların yaşadığı kasabalardan çok uzakta, kendi başına serpilip büyür. Cennetten bahseden sizler, dünyayı utandırıyorsunuz!” (Henry David Thoreau)
Doğa’da bir başıma olmak, beni daha insan hissettiriyor. Kaybettiğim şeylere bastığım çakıllar arasında rastladığımı sanıyorum. Bir yıldızı görebilmenin, bir kuş sesini duyabilmenin bile ne kadar zor olduğunu yüzüme
|| Geçmişe Eskiz Kağıdının Ardından Bakmak
Mimarlık, kuram süreci ve uygulama raddesinin birbirinden oldukça farklı olduğu bir disiplin. Pratik, özellikle Türkiye’de ‘Türkiye Mimarlığı’ diyebileceğimiz çetrefilli aşamalardan oluşmakta. Ahmet Alkan “Anılarla Son 50 Yılın Mimarlık ve Planlama Pratiği” kitabıyla teori ve pratik tezadına cevap getirerek Türkiye’nin son yarım asrının mimari uygulama sahasına yakın bir bakışın kapılarını açıyor. Türkiye’nin sosyal, politik ve kültürel bağlamında mimarlığın değişim ve dönüşümlerini ‘zamandan âna farklı düzlemlerde’ gösteriyor.¹ Eser, ülkenin farklı parçalarından bütüncül bir yaklaşımla numuneler sunarken hem nostaljik hem de güncel olanı anlaşılır kılıyor. Mimari kütleler, dolayısıyla maddeler vasıtasıyla anlatısını inşa eden yazar, maddenin ardında mânâdan bahsetmeyi ve oluşan hacimlerin ardındaki teorik anlamları görünür kılmayı da ihmâl etmiyor.
Eserde ilke, kaide ve tatbik düzleminde ilerlerken, örneklerin analizleriyle birlikte belirli projeler, yaklaşımlar ve akımlar üzerinde durulmuş. Önemli kütlelerle birlikte önemli figürlerin, şahsiyetlerin yol göstericiliği de söz konusu. Burada mimar, sadece tasarısının imzasını atmamış, hayatının büyük bir kısmında tecrübe ettiği notlardan oluşan eskiz defterini okumaya başlamış. Burada tekniğin otobiyografik pencereden aktarımı mevcut. Dolayısıyla kitabın başlarında bizi karşılayan Anadolu genci, gittikçe gelişen bir talebe oluşunun ardında, onu sarmalayan çevresinden taşan bir insan, bir pencere. Gittiği her şehirden, içinde bulunduğu her olaydan, bir parçası olduğu her sistemden ders alan bir mimar...
Yazarın, mimarlığı kendi anıları vasıtasıyla sunması, anlatıyı gerçeğe yaklaştırmış, metni salt teknik bir çizgiden uzaklaştırmış. Ancak
Kentin hafızası toplumun kolektif bir fotoğrafını çeker. Şiir de en az fotoğraf kadar şehri ve şehirlileri dizelere hapseder, burada ölümsüzleştirir. İstanbul’un önemli dilsel ve görsel temsilcilerinden Ahmet Hamdi Tanpınar ve Ara Güler’in buluştuğu “Aynı Rüyanın İçinde” kitabı mekânın hafızasının kayda dökümüdür. Ali Sina Özüstün, Dergâh Yayınları ve Ara Güler Müzesi iş birliğinde 2018’de bu çalışmayı hazırlayarak bir fotoğraf ansiklopedisi ve alıntı albümü ortaya çıkarmıştır. Eser, Tanpınar’ın mekâna dair zamansız alıntıları ve Güler’in gerçekçi enstantanelerinin rastlaştığı bir düş alanıdır. 1901‘de doğan Tanpınar’ın da 1928 doğumlu Güler’in de havsalalarında şahsi İstanbulları vardır. İkisi de kentlerin, insanın etrafını saran rayihalı atmosferlerin dilinden anlar. Biri kalemin diğeri makinenin erbabıdır. Biri akıp giden zamandan sözler devşirirken diğeri ânı yakalar. “Aynı Rüyanın İçinde” seçkisi hakikatin kurgu ile eklemlendiği bir İstanbul öyküsünü anlatır.¹
|| Kolektif Hayat ve İstanbul’u Yakalamak
Tanpınar’a göre şehir, “bir terbiyenin ve zevkin etrafında teşekkül eden müşterek bir hayattır.”² #177684137 Fotoğrafçı ise resimde her dünyayı toplamak ister. Şehir, görüntülerden, seslerden ve sözlerden oluşur. “Şehir bir söylemdir; bu söylem de gerçekten bir dildir: Şehir, sakinleriyle konuşur; biz, içinde bulunduğumuz kenti konuşuruz; bunu da orada yaşayarak, orada dolaşarak, ona bakarak yaparız” der https://1000kitap.com/yazar/roland-barthes.³ Dolayısıyla İstanbul, bizim konuştuğumuz ve bizi konuşan, bizim onda yaşadığımız ve bizi yaşayan bir düşün gerçekliğidir. Kaydedilen fotoğrafları izleyen göz, Ara Güler’in İstanbul’da hangi sokaklardan