Gerçek sandığımız şeylerin büyük bir kısmı, aslında kendi keşfimiz değil; bize usul usul öğretilen, tekrarlarla zihnimize işlenen kabullerdir. İnsan çoğu zaman hakikati aradığını düşünür; oysa çoğu kez yalnızca kendisine sunulan düşüncelerin koridorlarında dolaşır.
Bir düşünce ne kadar çok tekrarlanırsa, sorgulanma ihtimali o kadar azalır. Zamanla tekrar, delilin yerini alır; alışkanlık ise gerçeğin. Böylece insan, duyduğu şeyin doğruluğunu değil, ona ne kadar sık maruz kaldığını ölçmeye başlar.
En tehlikeli yalanlar, bağırarak söylenenler değildir; fısıltı hâlinde zihinlere bırakılan ve yıllar boyunca usulca büyüyenlerdir. Çünkü insan bazen hakikatin ışığında değil, alıştığı karanlığın içinde kendini güvende hisseder.
Bir yalanı bin kere tekrarladığında insanlar ona inanabilir; fakat onu on bin kere tekrarladığında, artık yalnızca insanlar değil, o yalanı söyleyenler de ona inanmaya başlar. İşte o noktada kurgu, gerçekliğin yerine geçer; algı, hakikatin önüne geçer ve insan, kendi zihninde inşa edilmiş görünmez duvarların arasında yaşadığını fark etmeden ömrünü tüketir.
Bu yüzden bilgelik, duyulan her söze inanmakta değil; en çok tekrar edilen doğruları bile cesaretle sorgulayabilmektedir. Çünkü hakikat, kalabalıkların alkışladığı yerde değil, çoğu zaman sorgulayan zihnin sessizliğinde saklıdır.
Gerçek sandığımız şeylerin çoğu, bize dikte edilenlerden ibarettir. Ve insanın en büyük özgürlüğü, kendisine öğretileni tekrar etmek değil; hakikati kendi vicdanı, aklı ve idrakiyle yeniden arayabilmesidir.
(Mehmet Çağımnı)