Gerçek sandığımız şeylerin büyük bir kısmı, aslında kendi keşfimiz değil; bize usul usul öğretilen, tekrarlarla zihnimize işlenen kabullerdir. İnsan çoğu zaman hakikati aradığını düşünür; oysa çoğu kez yalnızca kendisine sunulan düşüncelerin koridorlarında dolaşır. Bir düşünce ne kadar çok tekrarlanırsa, sorgulanma ihtimali o kadar azalır. Zamanla tekrar, delilin yerini alır; alışkanlık ise gerçeğin. Böylece insan, duyduğu şeyin doğruluğunu değil, ona ne kadar sık maruz kaldığını ölçmeye başlar. En tehlikeli yalanlar, bağırarak söylenenler değildir; fısıltı hâlinde zihinlere bırakılan ve yıllar boyunca usulca büyüyenlerdir. Çünkü insan bazen hakikatin ışığında değil, alıştığı karanlığın içinde kendini güvende hisseder. Bir yalanı bin kere tekrarladığında insanlar ona inanabilir; fakat onu on bin kere tekrarladığında, artık yalnızca insanlar değil, o yalanı söyleyenler de ona inanmaya başlar. İşte o noktada kurgu, gerçekliğin yerine geçer; algı, hakikatin önüne geçer ve insan, kendi zihninde inşa edilmiş görünmez duvarların arasında yaşadığını fark etmeden ömrünü tüketir. Bu yüzden bilgelik, duyulan her söze inanmakta değil; en çok tekrar edilen doğruları bile cesaretle sorgulayabilmektedir. Çünkü hakikat, kalabalıkların alkışladığı yerde değil, çoğu zaman sorgulayan zihnin sessizliğinde saklıdır. Gerçek sandığımız şeylerin çoğu, bize dikte edilenlerden ibarettir. Ve insanın en büyük özgürlüğü, kendisine öğretileni tekrar etmek değil; hakikati kendi vicdanı, aklı ve idrakiyle yeniden arayabilmesidir. (Mehmet Çağımnı)
Alıntı
Hz. Mehdi (as) şeytanın ve deccalin akılını yenecek Tek Akıldır!
Zamanın Ruhu Değişti: Eskiden mücadeleler kılıçla ve fiziksel güçle yapılırdı. Ancak içinde bulunduğumuz çağ, bir bilgi, bilim ve algı çağıdır. Deccaliyetin ve şeytani odakların en büyük silahı fitne, hile, algı yönetimi ve dinsizliği bilimsel bir kılıfa büründürmeye çalışmaktır. Fikirsel ve İlmi Mücadele: Dolayısıyla, deccalizmin ve materyalist felsefenin insanlığın zihninde açtığı yaraları iyileştirecek olan şey fiziki bir kılıç değil, "ilmin ve aklın kılıcıdır". Hz. Mehdi'nin en büyük vasıflarından biri, hakikati apaçık delillerle, akli ve ilmi burhanlarla (kanıtlarla) ortaya koyarak inkârcı fikir sistemlerini temelinden çürütmektir. Manevi Fetih: Bu doğrultuda yapılacak darbe; cehalete, hurafelere ve kalpleri karartan şüphelere karşı vurulacak ilmi bir darbedir. İnsanlığın akıl ve kalp bütünlüğünü yeniden sağlamak, en büyük fetih olarak kabul edilir. Hz. Mehdi’yi bu konuda özel kılan şey, bireysel bir mücadeleden ziyade küresel bir mücadeleyi yönetecek olmasıdır. Sistemli Mücadele: Hz. Mehdi, şeytanın yeryüzündeki en büyük organizasyonu ve deccalizmin getirdiği fitne sistemini (aklı toplumsal düzeyde bozma çabasını) ilimle, adaletle ve hikmetle çökertecektir. İlahi Destek (Ledün İlmi): Hadislerde Hz. Mehdi’nin Allah tarafından bir gecede ıslah edileceği (özel bir ilim ve basiretle donatılacağı) bildirilir. Bu yönüyle onun aklı, dönemin deccali fitnelerini ve şeytani zekasını alt edecek bir hikmete sahip olacaktır.
Din
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
YENİLİKLER ve ZITLIKLAR ARASINDA AKAN HAYAT...
(...) Cenâb-ı Hak “her ân yeni bir yaratmada”, hayat da her dem yenilikler ve zıtlıklar içinde akmaktadır. Yaşamı ânın penceresinden değil de tarihteki pencerelerden temaşada ısrar edenler, baktıkları yerde asla şimdiyi göremezler. Fakat şimdiyi görmek yalnızca ânın penceresine odaklanıp asla ve usûle yâni evvelki pencerelere vâkıf olmayanlar da nereye ve nasıl bakmaları gerektiğinden bîhaber oldukları için şimdiyi görseler dahi onu imâr ve inşâ edemez ancak ona tâbi oluverirler. Bu ise; algı ile yaşam arasında kapanmaz bir makas, dinmez bir yorgunluk, istismara açık bir arayış ve marjinalleşmeye mecbur bir icraat dünyası demektir. -Melikşah SezenMelikşah Sezen, "DİNİN ASLI", istanbulfikriyati.com, 7 Haziran 2026-
Fikriyat
Odysseus eve dönmek için denizdedir. Yani su, onun için hem eşik hem de hapis. Geri dönememe korkusuyla dönememe arasında onlarca yıl asılı kalıyor. Belki de bazı kahramanlar için su, dönüşümü tamamlayamadıklarında cezaya dönüşüyor — Poseidon'un öfkesi bu yüzden öyle güçlü bir metafor. Odysseus'un iç dünyasıyla yüzleştiği okuması çekici, ama Jung'cu perspektifi Homeros'a dayatmak biraz riskli. Kikloplar ve Sirenler, Odysseus'un gölgeleri olduğu kadar, Yunan dünyasında medeniyetin sınırlarını işaret eden dış tehditler. Belki daha doğru soru şu; bu iki okuma birbirini dışlar mı? Yoksa mitolojinin gücü tam da bu katmanlılıktan mı geliyor? Küçük bir itiraz; "Balinanın Karnı" şeması son derece ikna edici — ama evrensellik iddiası tartışmalı. Mono-mit, ağırlıklı olarak Hint-Avrupa ve Orta Doğu mitolojisinden besleniyor. Japon, Yerli Amerikan ya da Pasifik Adaları anlatılarına baktığımızda su eşiği çok farklı işliyor — bazen dönüşüm değil, döngü anlatıyor. Homeros’a geriye dönük bir Jung okuması dayatmak, metni anakronizm (tarih yanılgısı) tuzağına düşürme riski taşır. Antik Yunan insanı için dünyayı anlamlandırma biçimi "bilinçaltı" gibi modern psikolojik kavramlar üzerinden yürümüyordu. Kikloplar ve Sirenler, her şeyden önce Yunan medeniyetinin (polis) sınırlarını, yani barbarlığı, yasasızlığı ve doğanın evcilleştirilememiş vahşetini simgeliyordu. Polifemos’un konukseverlik yasasını (xenia) çiğneyip konuklarını yemesi, antik bir dinleyici için psikolojik bir gölgeden ziyade, medeniyetten uzak olmanın getirdiği ahlaki ve toplumsal dehşetti. Ancak bu iki okuma birbirini dışlamak zorunda değil; aksine mitin gücü tam da bu mikrokozmos ile makrokozmos arasındaki aynalıkta saklı. Antik Yunan’da sitenin (şehrin) sınırları ile insan aklının (logos) sınırları paralel düşünülürdü.
Felsefe
Ne kadar net bir yerden bakarsan bak, dışarıda görebildiğin kendi iç dünyanı çözebildiğin kadardır...
'her şeyi içimize atıyoruz da içimizden atamıyoruz..'