Dursun Gürlek Bediüzzaman Said-i Nursi hazretlerinin ne büyük bir İslam âlimi olduğunu, kaleme aldığı Risale-i Nur Külliyatı’nın nasıl bir fütuhat yaptığını ben bu sütunda, bu basit kalemimle anlatamam. İçinde bulunduğumuz 2026 yılı itibariyle söyleyecek olursak, vefatının 66. yıldönümü münasebetiyle yayınlanan birkaç yazıyı da basit ve yetersiz buldum. Durum böyle olunca bir çıkış yolu aradım ve aradığımı buldum. Lise yıllarından başlayarak tuttuğum büyük boy not defterime müracaat ettim. Sayfalarını çevirince Nizameddin Nazif Tepedelenlioğlu’nun “Said-i Nursi’den Hatıralar” başlıklı yazısıyla karşılaştım. Nizameddin Nazif Tepedelenlioğlu devrin en cesur, en atak köşe yazarlarından biriydi ve Bâbıâli’de “Deli Nizam” ünvânıyla biliniyordu. Üstad’la alakalı olup da kimsenin bilmediği son derece önemli hâtıralarını büyük bir cesaretle ve nev’i şahsına münhasır üslubuyla gazetelerde neşretmişti. İşte o yazılardan bazılarını ben de kesip kesip, bahsini ettiğim defterime yapıştırmıştım. Merhuma rahmet dileğinde bulunarak sözü kendisine bırakıyorum: “Bir süre önce Yeni İstiklal’de neşredilen bir yazımda rahmetli Said-i Nursi Efendi’nin Bediüzzaman olarak tanındığı günlere âit bir hatıramdan bahsetmiştim. Elli yıl önce, Birinci Dünya Harbi’nin felaketli günlerinden birinde, Gülhane Park’ında, İttihatçıların meşhur Maliye Nazırı Cavid’in öz kardeşi Şefkati Efendi’ye duyduğu korkunç kini, kardeşini hınçla takip ettirerek bütün işlerini bozduğunu, devlet kapısında ve hususi müesseselerde ona iş verdirmediğini, kazâra bir işe girerse hemen oradan attırdığını öğrenince merhum Bediüzzaman’ın: Cenab-ı Vâcibü’l - Vücud, bu zulmü onun yanında kâr bırakır mı sanırsın, dediğini ve tam on yıl sonra da kudretli ağabeyin uğradığı feci âkıbeti hatırlatmıştım. Ne garip tecellidir ki,
1000Kitap
Hüsn-ü niyet öyle bir kimyadır ki şişeleri, elmasa çevirir; toprağı, altın yapar. (Kastamonu Lâhikası 53.sh - Risale-i Nur)
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
5. Kol'da yeni kulvar: Selefilik
İnsanın en kıymetli sermayesi olan vaktini, bazen bir gül bahçesi mi yoksa bir bataklık mı olduğu belirsiz sanal dehlizlerde yitirmesi, hassas bir ruh için en büyük keder menbaıdır; zira ekran sürelerinin uzaması, kalemin kağıttan, zihnin ise asli murakabesinden uzaklaştığının hazin bir nişanesidir. Bu uygulamada geçirilen verimsiz saatlerime çokça üzülmekteyim; özellikle son iki gündür üzerimdeki ağırlık, kitap okuyamama, ders çalışamama hatta çalışma hayatımı da etkilemekte. Burada verimsizce dolaşmamın neticesinde müşahede edilen o zihni karışıklık, ne okuduğunu bilmeyen, kavramları birbirine iltibas eden ve "Hanzala’nın babası" baloncuk hafifliğiyle okuyup Risale-i Nur gibi derinlikli metinleri aynı potada eritmeye çalışan bir kitlenin varlığını görünce şaşırdım. Haliyle bir yazı kaleme almak istedim. Daha önce de bir benzerini Şükrü Erbaş okuyan tesettürlü bacılarımız için de yazmıştım; kafalar mı karışık yoksa yazar ile zihin dünyalarının uyumu olmadan ne olursa okuyayım mı diyorlar bilemiyorum. Ama insan zihni müellifin zihnini alır; hani denir ya, şair neresiyle yazdıysa okuyan orasıyla anlar diye. Bunun gibi zihin yapınızın şekillenmesini istiyorsanız kaynak eser ve müellif konusunda hassas olmamız gerekir. Ehli sünnete meyilli olan biri bu konuya azami dikkat eder; çünkü kitapların, özellikle son yıllardaki eserlerin ve yazarların sponsorlarının ya Şia ya da Vahhabi destekli olduğunu unutmamalıyız. Bilhassa Selef-i Salihin’in mukaddes mirası ile modern selefilik akımını birbirine karıştıran, hatta tarihsel köklerini şaibe altına sokan bu jargona karşı, hakikatin o berrak pınarına rücu etmek bir zarurettir. Selef dönemi, "İnsanların en hayırlıları benim asrımda yaşayanlardır, sonra onları takip edenler, sonra da onları takip edenlerdir" nebevi müjdesine
Duygu ve Düşünce
"— Hiçbir müfsid ben müfsidim demez, daima suret-i haktan görünür. Yahud batılı hak görür. Evet, kimse demez ayranım tırşdır. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hatta benim sözümü de ben söylediğim için hüsn-ü zan edip, tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyle ise her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte size söylediğim sözler, hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktı ise kalbde saklayınız; bakır çıktı ise çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz." Bediüzzaman Said Nursî
Risale-i Nur
Kitabı Mukaddes hikayeler senin, görevlilerinin, halkının üzerine bütün belalarımı yağdıracağım. Öyle ki, bu dünyada benim gibisi olmadığını öğrenesin. Kitabı Mukaddes Bir gün gene böyle karanlık bir geceydi hanım dedi kalk sallanıyoruz Harun efendi ne oldu gene ne diye sallarsın böyle yatağı Harun efendi ben değil hanım gökten bela indi doktora gidip çıbanı almadığımız heralde Cenabı Hakkın zoruna gitti bey dedi o sallantı depremdir küçük depremle yaşamaya alıştık Allah Teala büyüğünden korusun bizleri Allah irade verdi akıl verdi çalmayacaksın çırpmayacak yetinmeyi bileceksinki o zaman gökten inen bela ve musibetler nimet olur ancak bizde akıl beyinde değil arka cepte gezer oldu kaç mevsimdir baba dedi küçük Musa öğretmen bize bir kıssa anlattı hayvanlar açken saldırgan olur fakat sen ona küçük bir yem ver senin yanından ayrılmaz senin için canını ortaya koyar bak bizim çiko her gün okula benimle birlikte geliyor evlât insanlar öyle değil Mekke altından bir dağ olsa onu altın tepside koysan önüne gene daha yokmu diye sual eder Haklısın bey dedi vakti zamanında köye giden bir altın arayıcısına benzer toprağı kazar kazdıkça bir altın bulur heybesi ne kadar dolu olsada son bir daha diyerek toprak olur haklısın hanım insan ibadet için daha vakit var derken menfaat peşinde son sürat giden bir şaşan beşerdir
Din
MEZHEPLER: İLK İSLÂMA MUHATAP ANLAYIŞ SİSTEMLERİ
İslâm’a Muhatap Anlayış, hakikatin Allah’a âit sabit ölçü olduğunu; fakat o ölçüye muhatap oluşun zaman, mekân ve mizâca göre tazelenen bir idrâk işi olduğunu söyler. Bu bakışla “ihtilâf”, ayrılık değil; aynı hakîkatin farklı şartlarda, farklı idrâklerde açılışıdır. Asr-ı Sâadet bu hakîkatin tam dengesidir; sahabîlerin birbirinden “derece” diye söz etmesi de Rasûlullah’taki tam tecellinin onlarda farklı mertebelerde parlamasındandır. “Ümmetimin ihtilâfı rahmettir” sözü, işte bu tecelli farklılığının nizâm içinde bir zenginliğe dönüşmesini ifâde eder. Bu nizâmın tarih boyunca en görünür kalıbı mezheplerdir. Mezhepler, “değişmez temele bağlı değişme”nin ilim ve usûl kimliğidir. Fıkıh mezhepleri aynı ölçüye sadık kalarak, farklı coğrafyaların örfünü, farklı şehirlerin hayat tarzını ve farklı meselelerin doğasını o ölçüye uygun biçimde anlamanın yollarını sistemleştirdi. Böylece rahmet olan ihtilâf kurumlaştı; dağınıklık değil, usûl doğdu. Hakîkat Allah’a âittir; sabittir. Fakat insan, her çağda o hakîkate yeniden yönelir, onu kendi seviyesinde kavrar. Bu yüzden tarihte fikirler, mezhepler, yorumlar doğmuştur. Hepsi aynı kaynaktan içmiştir ama her biri o kaynağı kendi kabınca taşımıştır. İşte buna “rahmet olan ihtilâf” denir. Sahabîler arasında görülen farklılıklar da bu şekildedir. Her biri Allah Rasûlü’nün temsil ettiği "Mutlak Hakîkat"ten pay almış, ama o hakîkati kendi mizâcında yansıtmıştır. Bu farklılık, ayrılık değil; birliğin derinleşmiş hâlidir. “Topluluk hakîkati” de budur: aynı hakîkatin farklı şahsiyetlerde görünmesi. Mezheplerin doğuşu da bu rahmetin ilim hâline gelişidir. __Hanefî, Şâfiî, Mâlikî, Hanbelî; Mâturîdî ve Eş‘arî… Hepsi aynı ölçüye bağlı kalarak kendi çağlarının meselelerine cevap vermiştir. Fark, hakîkatte değil, o
İslâm'a Muhatap Anlayış