O an aklına Sokrates'in hikâyesi geldi. Hani idam kararı verildiğinde, karısı, "Seni haksız yere mahkûm ettiler," demişti ya... Sokrates o bilge alaycılığıyla, "Daha iyi ya, haklı olarak mı mahkûm etselerdi?" diye cevap vermişti. Ankara meyhanelerinde bu anekdotu anlatır, rakı kadehleri tokuşturur, Sokrates'in zekâsına hayran kalırlardı. Ama hapishaneye düşüp bu gri duvarların arasında kalınca anlamıştı ki Sokrates yanılmıştı. Haklı olarak mahkûm edilmek, haksızlık yapılmasından çok daha iyiydi. Haksız yere içeri atıldığında, ortada ne bir suç ne bir gerekçe ne de bir anlam vardı. Belirsizlik, bir zehir gibi damarlarına işlerdi. Gece gündüz, uyur uyanık, "Niye buradayım? Niye?" diye sorardı kendine. Haksızlığa uğrama hissi, öfkeyle karışıp içini kemirirdi. Keşke bir suçu olsaydı. Keş ke bir hata yapmış olsaydı da, "Tamam, bunu ben seçtim, bedelini ödüyorum," diyebilseydi. Haklı yere cezalandırılmak, haksız yere çürümekten bin kat daha katlanılır olurdu. Keşke bu düzen, onu hapse atarken haklı olsaydı. Keşke bu ceza, toplumun iyiliği için, adaletin bir parçası olarak verilmiş olsaydı. Keşke evrensel insan haklarına uygun, anlamlı bir bedel olsaydı bu. O zaman, en azından bir teselli bulabilirdi ruhunda; pişmanlıkla, suçtan tiksinerek kendini yeniden inşa edebilirdi. Ama hapishanede pişmanlık bile lüks olmuştu orada. Pişman olmak istiyordu ama neye pişman olacağını bilemiyordu. Ve onun çektiği bu acı, ailesinin üzüntüsü toplumun zerre kadar işine yaramıyordu.
Sayfa 131·Kitabı okuyor
Ziya Gökalp
"... Türklük ölmez!..."diyordu, "... Ankara'da olmazsa Sıvas'da; Allah bilir daha da şarkta, yeni bir Türk mukavemeti, mutlaka doğacaktır!.."
Sayfa 236
Alıntı
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Aklıma Mustafa Kemal ve Ankara romanı geldi!!!!
Ilerleme ve gelişim, katiyen yadsınmaması gereken ideallerdir ama eğer insan yeni haline kendinin yalnızca kısmi bir parçası halinde ulaşırsa, asıl iç dünyasını bilinçdışının gölgesinde, ilkellik halinde bırakırsa bunlar tüm anlamını kaybeder. Kökenlerinden kopan bilinçli zihin, yeni halin anlamını ayırt etmekten aciz kalde, ondan sonra söz konusu yeniliğin onu ıçinden kurtarması gereken ilk vaziyetten çok daha kötü bir vaziyete düşer..
Sayfa 206·Kitabı okuyor
Alıntı
Esefle söyleyebilirim ki çok şiddetli bir zelzele, Ankara ve İstanbulda taş üstünde taş bırakmıyabilir.
Milli mücadele yanlıları da zaten akın akın Ankara'ya geliyorlardı. Gelenler arasında Mehmet Akif Ersoy gibi önemli bir isim de vardı. Mustafa Kemal, Bediüzzaman'ın hem hocalık vasfından hem de Kürtler üzerindeki nüfuzundan faydalanmak için Ankara'ya onun da gelmesini arzu ediyordu. Yeni kurulan hükümetin meclis başkanlığını yapan Paşa ve yakın arkadaşları Bediüzzaman'ı Ankara'ya ilk davet ettiklerinde "Ben, tehlikeli yerde mücadele etmek istiyorum. Siper arkasında savaşmak hoşuma gitmiyor. Anadolu'dan ziyade burayı daha tehlikeli görüyorum." diyerek bu teklife pek sıcak bakmamıştı. Oysa durum şimdi çok daha farklıydı. İngilizler, İstanbul'u işgal etmiş, milletvekillerini tutuklamışlardı. Meclis çalışamaz hale gelmişti. Üstelik kendisi ile ilgili bir yakalama kararı da vardı. En son Mareşal Fevzi Çakmak ve Van Valisi Tahsin Bey'in de ısrarlı talepleri üzerine Bediüzzaman, Milli Mücadele'ye destek vermek üzere trenle Ankara'ya geldi. Geliş sebebi destek vermenin yanında yeni kurulacak devlette görev alacak mebuslara İslamı bir şuur kazandırmaktı. 22 Kasım 1922'de Ankara'da "Hoşemedi" töreniyle karşılanmıştı. Mecliste bu merasim sadece devlet ricaline ve önemli kişilere yapılıyordu. Bediüzzaman, dua ve tebriklerden sonra mecliste yaptığı konuşmada milli mücadeleyi öven sözler söyledi. Konuşması yer yer milletvekilleri tarafından âmin sesleriyle kesiliyordu. 23 Nisan 1920 Cuma günü dualarla, gözyaşlarıyla açılan meclis, Yunanlıları çok geçmeden denize dökmüş, zafer kazanılmıştı. Ne yazık ki ruh ve mana köküne bağlı bu meclisin varlığı çok uzun sürmemişti. Mukaddesat için verilen mücadeleler çabuk unutulmuştu.
Tarih
Biraz geriler dediğim tarih 1944-1945 yılları ve o zamanın mühim tarihî olayı da Türkçüler davasıdır. Yer-leri değiştirilen, fakat meslek ve maaşlarından mahrum edilmeyen bugünkü kıyılan öğretmenlere karşı, ki hepsi birer suçla bu işleme tâbi tutulmuştur, 1944'te birçok öğretmen hiçbir suçları olmadığı halde mevkîlerinden, maaşlarından ve hürriyetlerinden mahrum edilmişler, aylarca, bazıları bir buçuk yıl tutuklu kalmışlar, sonunda hiçbir suçları olmadığı Sıkı Yönetim Mahkemesince anlaşılarak beraat etmişlerdir. Yerleri değiştirilen ilkokul öğretmenlerine karşı pek şefkatli ve merhametli olan İsmet İnönü, 1944'te suçsuz öğretmenleri "fasid öğretmen" diye 19 Mayıs nutkunda damgalamış, bu öğretmenlerin hücrelerde, tabutluklarda, yeraltı odalarında ızdırap çekmelerine seyirci kalmıştır. Hem de o öğretmenlerin hepsi yüksek öğretmenlerdi. Bir tanesi Türk Tarihi Profesörü Zeki Velidî Togan'dı. Milletlerarası ünü olan bir bilgindi. Bir tanesi merhum Hüseyin Namık Orkun'du. Ankara Eğitim Enstitüsü ve Polis Koleji tarih öğretmeniydi. Bir tanesi Edebiyat Öğretmeni Orhan Saik Gökyay'dı. O sırada Ankara Konservatuarı müdürlüğünde bulunuyor ve kendisi de viyolonselist olan İsmet İnönü tarafından sık sık ziyaret ediliyordu. Bir tanesi Edebiyat Öğretmeni Nejdet Sançar'dı. Balıkesir Lisesi Edebiyat Öğretmeniydi. Bir tanesi bendim: Boğaziçi Lisesi Edebiyat Öğret-meniydim. Bir tanesi Bedriye Atsız'dı. Erenköy Kız Lisesi Tarih Öğretmeniydi. Bunların dışında bir de tutuklanmayarak yalnız bakan-lık emrine alınan Reşide Sançar vardı ki o da Balıkesir Lisesi Fizik-Kimya Öğretmeniydi. Bu yedi öğretmene karşı yapılan muamele kıyıcılık değildir; normaldir. Ama bir öğretmen solcu olur da sol-culuk propagandasından veya ahlâksızlığından dolayı başka yere gönderilirse işte o zaman onun adı
Sayfa 294 - 295 Ötüken, Şubat 1969·Kitabı okuyor