Ben çocukken, annem en şefkatlı anlarında “ancak bir annenin sevebileceği bir yüzüm olduğunu” söylerdi. Bunu söylerken sesi sıcak, aydınlıktı ; şakaklarındaki deriyi geri çekip gözlerimi işaret eder, Çinli bir çocuğa benzediğimi söylerdi. Gülümserdi. Sanırım beni en çok , ne kadar çirkin olduğumu anlatırken seviyordu. Bu, ne kadar emek verdiğinin, ne çok fedakarlık yaptığının kanıtıydı ; sevilmesi zor bir çocuğu sevmişti.
Hayaller vitrindeki elbiseler gibidir dışarıdan çok güzel görünürler ama bazen denediğinde üstüne olmazlar. Bazıları çok küçüktür, bazılarıysa fazla büyük. Neyseki annem bana dikiş dikmeyi öğretmişti zira hayaller de elbiseler gibi üzerine oturması için kesilip biçilebilirler.
"Bir gün gitmezsin, değil mi?" Çünkü annem her zaman babamın gidebileceğini söylerdi. Sadece babamın değil, herkesin gidebileceğini söylerdi.
"Gitmem" derdi babam. "Hiç bırakır mıyım sizi?"
"Ya gitmek zorunda kalırsan baba?"
"Gitmek zorunda kalmamak için çabalarım," derdi bu kez de.
"Peki ya ölürsen?" Derdim ölümle erken tanışan bir çocuk olarak. "Ölmek de zorunda kalmaktır baba." Hiç düşünmeden, bir an bile üzerinden geçmeden, "ölmem," dedi "Babalar ölümsüzdür Eftal. Ben ölümsüzüm."
"Ölümsüz müsün? Gerçekten mi? Babalar ölümsüz müdür?"
"Evet, ölümsüzüm." Elini kalbime yerleştirirdi. "Burada yaşıyorum, burada yaşarsam ölmem ben."