Annem ufukta parlayan bir ışık, bir dağ geyiği,
Işıldayan bir sabah yıldızıdır o.
Değerli bir akik, Marhaşi'den bir topaz,
Cazibe dolu bir prens mücevheri,
Neşe yaratan bir akik,
Bir kalay yüzük, demir bilezik,
Bir altın çubuk, parıldayan bir gümüş,
İçi çeken bir fildişi heykelcik,
Mavi taştan bir taban üzerinde duran alabastar bir melektir o.
Gözlerini göreyim ne olur! Kocaman koyu renk gözlerini. Soğuklar, evet, biliyorum! Ama onları görmeme izin ver, onların ta içine bakmama izin ver ki en derinlerde bir yerlerde benimle ilgili bir düşünce, küçük ama iyi bir düşünce var mı göreyim.
Çocukken aklıma ne gelirse hemen söylerdim; altı yaşıma gelmeden, annem gördü kurallarını öğretti bana. Hangisi iyi acaba- Batılılar gibi her aklına geleni söylemek mi, yoksa düşündüklerini içine atmak mı? Her aklıma geleni söylemek, insanı yüzsüz yapar; ama düşündüğünü içine atınca da, bazen korkunç mide sancıları başlıyor.
Şimdi
utançtır tanelenen
sarışın çocukların başaklarında. Ovadan
gözü bağlı bir leylak kokusu ovadan
çeviriyor o küçücük güneşimizi. Taşarak evlerden taraçalardan
gelip sesime yerleşiyor.
Sesimin esnek baldıranı
sesimin alaca baldıranı. Ve kuşlara doğru
fildişi: rüzgârın tavrı.
Dağ: güneş iskeleti. Tahta heykeller arasında
denizin yavrusu kocaman. Kan görüyorum taş görüyorum
bütün heykeller arasında
karabasan ılık acemi
-uykusuzluğun sütlü inciri-
kovanlara sızmıyor. Annem çok küçükken öldü
beni öp, sonra doğur beni.
Annem içinse başkaldırmak bir tek anlama geliyordu: Yoksulluğun reddi. Ve bu, tek bir eylem gerektiriyordu: çalışmak, para kazanmak ve diğerleri kadar iyi olmak.