Jean-Jacques Rousseau der ki: İnsan, doğduğu andan itibaren kötülük veya günah taşımaz; yani doğuştan günahkâr değildir. Bu masumiyeti bozan toplumdur.
Frankenstein romanını açıklamak için ihtiyacımız olan her şey bu iki cümlede saklı.
Victor Frankenstein 17 yaşına geldiğinde yaşadığı yer olan Cenevre'den ayrılır ve Ingolstadt Üniversitesinde eğitim görmeye başlar. Bu sırada annesi vefat eder. Victor eğitimine devam ederken bilime bakış açısı ve fikirleri oldukça değişir. Önceden simyayla kafayı bozmuşken artık doğa felsefesi ile ilgilenmektedir. Kendine "Hayatın kökeni nedir?" diye sormaktan çekinmez ve öğrendiği gerçek bilim ile simyanın sunma iddiasında bulunduğu sonsuz yaşam düşüncesini birleştirmeye karar verir. Aylar, yıllar boyunca çabalar ve en sonunda yaşam vermek için uğraştığı yaratık gözünü açar.
"Uzuvları orantılıydı. Yüz hatlarını güzel olacak biçimde seçmiştim. Güzel! Yüce Tanrım! Sarı cildi, alttaki kasların ve atardamarların işleyişini zor örtüyordu. Saçları parlak siyah ve uzun, dişleri inci beyazlığındaydı; fakat bu zengin görüntü, onun nemli, içinde bulunduğu kirli beyaz yuvalarıyla neredeyse aynı renkteki gözleriyle, buruş buruş yüzüyle, kapkara dudaklarıyla korkutucu bir karşıtlık içindeydi."
Victor eserinden iğrenir, ondan korkar, en kötüsü ise ondan nefret eder.
Onu bırakıp kaçar gider ve geri döndüğünde yaratığın gittiğini görür. Rahatlar. Tabi bu rahatlama sandığı kadar uzun sürmeyecektir. Korkudan ve dehşetten kendine gelemeyen Victor uzun süre hasta kalır ve yataktan çıkamaz.
İyileştikten çok da uzun olmayan bir süre sonra ise babasından bir mektup alır. Kardeşi William öldürülmüştür. Apar topar Cenevre'ye döner. Bu dönüş korkularının ve intikam duygularının asıl tetikleyicisi olacaktır.
Victor evine oldukça yaklaşmışken ağaçların