Zenginlerin böyle tuhaf bir yanı vardır Fiiipina. Yoksulluğun üzerini üniformalarla örterler. Sanırım birinin kendilerine kölelik etmesi fikri rahatsız ediyor onları. O yüzden bir insandan başka bir şeye benzetmeye çalışıyorlar hizmetkârları. Üniformalar bu işe yarar, sakın unutma bunu.
Acı insanları gövdelerinin dışına kaçırır. Acının gövdelerinden geçmesini beklemek için etlerinden giderler insanlar. Bazıları, bir daha hiç geri dönmez. Tuhaf olan şu ki, bu toprakların tarihi baştan sona bununla ilgili olmasına rağmen kimse çocuklara bunun bir gün onlara da olacağını öğretmez. Oysa ruh, böyle yas tutar. Gövdeden giderek. Ruh bir gün acısı geçtiği İçin değil, gidecek başka yeri olmadığı için geri döner.
Ne bu eski, sarı kazak oluyor üzerime, ne de bu siyah pantolon... Büsbütün başkasının hikâyesini giyinmişim üzerime. Ben de artık rüzgârla alabora olan çakıl taşlarından biriyim.
Hayatın sillesini yemiş bir kadın Ülker Abla. Diri. Şimdilik.
Ülker (Abla) olarak başladığı hayata Ayşe Çetin olarak devam edecektir. Diri... Şimdilik...
Sırrı Süreyya Önder'in bir röportajında duymuştum Seray Şahiner'in adını. Anlatımı biraz Sezgin Kaymaz'ı andırıyor. Aslında ben kitaplarda ağzı bozuk dil sevmem ama hikayesini hoş anlatıyor Ülker Abla.
Bir gün; zor bela o da sabaha karşı anca uyumuşum, kötü kötü rüyalar görmüşüm, muhtar yine elini zilden çekmiyor. Bir sinir açtım kapıyı, tuttum kolundan içeri çektim, "Bana bak bir daha kapımı çalmayacaksın, anladın mı?" "Ulan ne nankörsün?" dedi. Kapıyı açtı, tam çıkarken dönüp, "Benden başka bir şey lazım mı diye soranın var sanki bu apatmanda..." deyip kapıyı çarpıp çıktı muhtar. Beni aldı mı bir ağlamak. "Ülker bir şey lazım mı?" diye sordum kendi kendime... Ağlaya ağlaya uyumuşum.