9/10
·218 syf.··
Beğendi
·
2026 40. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 12 Haziran 2026 16:36
Hikâye, İstanbul’un boğucu ortamından uzaklaşıp, üniversite eğitimi için Anadolu’nun sakin bir şehrine yerleşen Orkun’un etrafında dönüyor. Tek başına bir eve çıkan Orkun, çok geçmeden rüya ile gerçekliğin birbirine girdiği esrarengiz olaylar yaşamaya başlar. Bu süreçte hayatına iki önemli figür girer: Eğlenceli, her konuda bilgi sahibi, gizemli ama bir o kadar da yapmacıklıktan uzak ve samimi üslubuyla öne çıkan Faysal Ergişi ve Orkun'un önceki aşkının ihanetiyle tuz buz olmuş ve toparlamaya çalıştığı kalbini kaptıracağı Tomris. Orkun’un rüya ve gerçeklik algılarının birbirine karışmasına neden olan sanrılar, tanıdıklar ve tevafuklar Faysal ve Tomris’inkilerle de bir şekilde kesişmektedir. Olayların merkezinde Kaşgarlı Mahmud’un yüzyıllardır kayıp olan eseri bulunmakta. Karakterlerimiz kendilerini bu kayıp kitabın ve onun getirdiği gizemlerin peşinde, adeta bir "bulma ve arama" serüveninde buluyorlar. Öyle ki hikâyenin bir aşk serüvenine dönüşmesini değil, kayıp kitabı arama odağında devam etmesini tercih eden yazar, okuru üzen, Orkun’u adeta yıkan bir izlek kurgulamış; Kılavuzun Pusulası’nın çizdiği rota bazı tasarruflara izin vermiyor adeta. Soyut bir bakış açısıyla şunu ifade etmek de mümkün; sevilen birini geri dönüşü olmayan bir şekilde kaybetmek metaforik olarak ulaşılamayan bir hakikati veya geç kalınmış bir sevgiyi, de temsil ediyor olabilir. Final kısmında karakterlerden birinin hapse girmesini de aynı bakış açısıyla; kişinin neden hapse girdiğinden çok bir bedel ödeme süreci olarak görmek mümkün. Kitapta en özgün bulduğum husus, kapak sayfasındaki araç plakasının (60 TO 34) arayışın devam ettiği Anadolu şehrine vurgu yapması ve metaforik bir zorlamayla GO TO 34 olarak okunabilecek plakanın, arayışın aslında olayların başlangıç noktasına yani özüne
Kılavuzun PusulasıOğuz Yılmaz · Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık · 2022310 okunma
8/10
·272 syf.··
Beğendi
·
2026 6. kitabı
·
21 saatte okudu
·
Okunma: 12 Haziran 2026 06:20
17 Haziran Öncelikle kurgusuna bayıldım. Geçmişi, çocuk kendini arama düşüncesi bile kalbinizi ısıtıyor. Bu düşünce zaten bu kitabı almaya zorladı beni diyebilirim. Oldukça sürükleyici, okuru hiç yormuyor. Sayfalar çok hızlı çevriliyor, kendinize hayret ediyorsunuz zira oldukça merak uyandırıyor. Okuyacaklara şimdiden keyifli okumalar.
17 HaziranAlex Schulman · Timaş Yayınları · 2026765 okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
7/10
·456 syf.··
Beğendi
·
2026 41. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 17 Mayıs 2026 00:00
Herkese merhaba @wisteriabooks ile uzun zamandır merak ettiğimiz Herakles'in Kanı'nı okuduk. Kitap, üvey ailesi tarafından şiddet gören ve oldukça zor bir hayat yaşayan Alexis'in hikâyesini anlatıyor. Bir gün okulda yaşanan bir olay sonucunda Alexis'in sıradan biri olmadığı ortaya çıkıyor. Damarlarında tanrı kanı taşıdığını öğrenen genç kız, kendisini bir anda Spartalılar, tanrılar ve mitolojik varlıklarla dolu bambaşka bir dünyanın içinde buluyor. Hayatı boyunca bilmediği gerçeklerle yüzleşirken hem geçmişini hem de kim olduğunu keşfetmeye çalışıyor. Hikâyenin merkezinde Yunan mitolojisi bulunurken romantik ilişkiler de önemli bir yer kaplıyor. Özellikle ters harem temasını seven okurların ilgisini çekebilecek bir kurguya sahip. Kitabın en sevdiğim yanı kesinlikle akıcılığı oldu. Daha ilk sayfalardan itibaren olaylar hızlı ilerliyor ve merak duygusunu canlı tutuyor. Mitolojik unsurların kullanımı hoşuma gitti. Özellikle tanrılar, soylar ve bu dünyanın işleyişine dair detayları okumaktan keyif aldım. Yer yer eğlenceli sahneler de vardı ve bu yüzden kitabın ilk yarısını oldukça rahat okudum. Fakat hikâye ilerledikçe Alexis karakteriyle arama ciddi bir mesafe girdi. Başlarda yaşadığı travmalar nedeniyle bazı davranışlarını anlayabiliyordum. Ancak olaylar geliştikçe, güç kazandıkça ve gerçekleri öğrendikçe daha kararlı bir karakter görmeyi bekledim. Ne yazık ki ben bu gelişimi hissedemedim. Sürekli aynı döngülerin içinde kalması, bazı karakterlere karşı tavrı ve aldığı kararlar beni sık sık sinirlendirdi. Bir noktadan sonra hikâyede ne olacağından çok Alexis'in bu olaylara nasıl tepki vereceğini merak etmeye başladım. Ters harem kurgularına aşina bir okur olarak ve mitolojik bir roman olduğundan dolayı karakterler arasındaki romantik ilişkilerden rahatsız olmadım.
Herakles’in KanıJasmine Mas · Juno Kitap · 2025139 okunma
Bilim ile Hikmet Arasında Bir Arayış
Puan vermedi·142 syf.··
2026 55. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 12 Haziran 2026 03:18
İsmail Hakkı Aydın’ın Frekansa Büründüm Beyin Diye Göründüm adlı eseri, yalnızca nörobilim üzerine yazılmış popüler bir bilim kitabı değildir. Eser; bilinç, insan zihni, evren, frekans, matematik, metafizik ve hakikat arayışı üzerine düşünmeye çağıran disiplinlerarası bir fikir yolculuğudur. Kitap boyunca yazar, modern bilimin kavramlarıyla kadim hikmet geleneği arasında köprü kurmaya çalışır. Bu yönüyle eser, klasik akademik metinlerden ziyade; bilimsel düşünceyi felsefî ve metafizik sorgulamalarla birleştiren bir düşünce manifestosu niteliği taşımaktadır. Kitabın daha ilk sayfalarında hissedilen temel yaklaşım şudur: İnsan yalnızca biyolojik bir organizma değildir. Beyin, sadece et ve sinir dokusundan ibaret bir yapı olarak değil; anlam üreten, algılayan, frekans yayan ve evrenle görünmez bağlar kuran bir merkez olarak ele alınmaktadır. Yazarın “frekans” kavramına yaptığı vurgu da tam burada anlam kazanır. Ona göre evrenin özü titreşim, enerji ve etkileşimdir. İnsan zihni de bu büyük sistemin dışında değildir. Eserin en dikkat çekici taraflarından biri, bilim ile inanç arasında çatışma değil tamamlayıcılık ilişkisi kurmaya çalışmasıdır. Özellikle Birûnî’ye atfedilen: “Beni bilim insanı yapan Âl-i İmran Suresi’nin 19. ayetidir” anlatısı üzerinden yazar, İslam medeniyetinin bilimsel üretim ruhuna dikkat çeker. Burada Kur’an, fizik ya da matematik kitabı olarak görülmez; fakat evreni araştırmaya teşvik eden bir bilinç kaynağı olarak yorumlanır. Bu yaklaşım, modern dönemde din ile bilimi birbirinin alternatifi gibi gören anlayışlara karşı önemli bir itiraz niteliği taşımaktadır. Kitapta özellikle dikkat çeken bir başka düşünce ise şudur: “Allah’ın rızasının laboratuvarlarda olduğunu anlamak zorundayız.” Bu cümle, eserin medeniyet perspektifini özetleyen temel
Bilim/Felsefe
Frekansa Büründüm Beyin Diye Göründümİsmail Hakkı Aydın · Girdap Kitap · 0110 okunma
Puan vermedi·192 syf.··
2026 5. kitabı
Aslında bir hazine arama hikâyesi gibi başlıyor ama kısa sürede fark ediyorsun ki mesele hazine değil, yolun kendisi. Santiago’nun çobanlıktan çıkıp Mısır piramitlerine uzanan yolculuğu dışarıdan bakınca basit bir macera gibi. Ama kitap sürekli sana şunu fısıldıyor: “Aradığın şey bazen dünyanın öbür ucunda değil, senin bakışında.” En çok akılda kalan tarafı “kişisel menkıbe” fikri. Yani insanın kendi yolunu bulması… Ama Coelho bunu öyle ağır felsefi bir dille değil, masal gibi, çok sade bir anlatımla veriyor. Bu da kitabı kolay okunur ama kolay unutulmaz yapıyor. Santiago’nun karşılaştığı karakterler de aslında ayrı dersler gibi: çöl, tüccar, simyacı… Her biri ona hem bir şey öğretiyor hem de biraz daha “kendine dönmesini” sağlıyor. Özellikle simyacı karakteri, insanın korkularıyla yüzleşmesi gerektiğini çok net bir şekilde hatırlatıyor. Kitabın bazı yerleri biraz fazla “her şey bir işarettir” havasında ilerliyor, bu da kimi okura fazla idealist gelebilir. Ama yine de hikâyenin verdiği his güçlü: yol bazen hedeften daha değerli. Sonunda şunu bırakıyor insana: Belki de hayat, kaybolup kendini bulma hikâyesidir.
SimyacıPaulo Coelho · Can Yayınları · 2024246,4bin okunma
Puan vermedi·389 syf.··
2023 5. kitabı
Mihail Şolohov’un o devasa destanı Durgun Akardı Don’u 2021’de okumuştum,dört ciltten oluşan bu eseri elime aldığımda, sadece bir savaş ya da tarih romanı okuyacağımı sanmıştım. Ama sayfaları çevirdikçe kendimi öyle bir atmosferin içinde buldum ki, roman bitse de ben o topraklardan hala çıkamadım. Şolohov okumak, sadece satırları takip etmek değil; Don Irmağı’nın serin kokusunu içine çekmek, o küçük Kazak köyünün tozlu yollarında yürümek demekmiş meğer. Kitapta beni en çok büyüleyen şey, Şolohov’un o muhteşem, adeta canlıymış gibi hissettiren betimlemeleri oldu. Don Irmağı romanın sadece geçtiği yer değil, kendi başına yaşayan, bazen hırçınlaşan bazen de adeta bir insan gibi suskunlaşan bir karakter. Yazar o köy hayatını, bozkırın rüzgarını, nehrin üzerindeki sis bulutlarını öyle bir anlatıyor ki, gözlerinizi kapattığınızda kendinizi o coğrafyanın tam ortasında buluveriyorsunuz. Ve tabii ki Aksinya... Romanın her satırında kalbimi ayrı sızlatan, edebiyat dünyasının en güçlü ve en hırpalanmış kadınlarından biri. Şolohov, Aksinya’yı anlatırken kelimelerle adeta bir tablo çiziyor. Onun o asi, dalgalı siyah saçlarını, insanın içine işleyen kara gözlerini ve endamını okurken, sadece fiziksel bir güzellik görmüyorsunuz; o güzelliğin arkasındaki vahşi ama bir o kadar da kırılgan ruhu hissediyorsunuz. Attığı her adımda toprakta iz bırakan o dolgun bacakları, güneşte parlayan teni, aslında onun doğaya ve hayata ne kadar sıkı sıkıya bağlı olduğunun birer resmi gibi. Aksinya, o durgun akan nehrin altındaki gizli girdaplar gibi; ne kadar baskılanırsa baskılansın, içindeki o tutkulu nehir hep gürül gürül akmaya devam ediyor. Büyük olaylara, savaşın o yıkıcı rüzgarlarına girmeden, sadece insanı ve doğayı bu kadar içeriden hissettirebilen çok az eser vardır herhalde. Durgun Don, bana
Ve Durgun Akardı Don - 1. CiltMihail Şolohov · Evrensel Basım Yayın · 20151,632 okunma