İnsanoğlunun gafletine, bizim cahilliğimize bakın ki semaların titrediği, meleklerin suçsuz oldukları halde bayıldıkları, secdeye kapandıkları Rabbü'l-alemin'e, şu insanoğlu asi oluyor, isyan ediyor! Hem rızkı O'ndan alıyor, hem varlığı O'ndan, hem hayatı, hem nimetleri O'ndan alıyor. Çevresindeki nimetler, içindeki nimetler, vücudu, vücudunun sıhhati afiyeti hepsi O'ndan!
Suçsuz olan melekler, suçsuz olan semavat ve arz Allah'tan tir tir titriyor. Eğer vahiy bir dağın üstüne inmiş olsa dağ huşuundan, haşyetinden parça parça olacak, kılıktan kılığa girecek. İnsanoğlu ne vahye aldırıyor ne Allah'ın azametini hissediyor, ne Allah'ın yolunda yürürken "Yürüyeyim. " diye bir endişesi var ne günah işlerken bir pervası var!
Bir adamın imanını kurtarmak ise on mü'mini velayet derecesine çıkarmaktan daha mühim ve daha sevaplıdır.
Çünkü iman, saadet-i ebediyeyi kazandırdığı için bir mü'mine, küre-i arz kadar bir saltanat-ı bâkiyeyi temin eder.
Yüce yaratıcı insanoğlunu mükerrem ve mükemmel bir varlık olarak yaratmıştır. Fakat bu mükemmelliğine rağmen insan, ilâhî hitaba doğrudan muhatap olacak yapıya sahip değildir. Bu sebeple dünyada insan hayatının başladığı günden beri, Allah Teâlâ, onların arasından seçtiği "Nebî" veya "Resûl" denilen peygamberleri kendisiyle kulları arasındaki irtibatı kurmak ve açıklamakla görevlendirmiştir.
Bütün peygamberler, Allah'ın emir ve nehiylerini O'nun kullarına ulaştırmak ve onlara doğru yolu göstermekle görevlendirilmiş hidâyet elçileridir. Peygamberler bu kutsal elçilik görevlerini hakkıyla yerine getirmeye çalışmışlardır. Bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem de ümmetine Allah Teâlâ'nın istediği şekilde yaşamaları için gerekli bilgileri uygulamalı olarak vermiştir. Her peygamber gibi bizim peygamberimizin de iki temel görevi vardı: Tebliğ ve beyân.
"Ey Peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et, eğer bunu yapmazsan, O'nun elçiliğini yerine getirmemiş olursun" Maide sûresi 5, 67.
"İnsanlara, kendilerine ne indirildiğini açıkça anlatasın diye sana da Kur'ân'ı inzâl ettik" Nahl sûresi 16, 44.
Peygamber Efendimiz vahiy yoluyla Allah'tan aldığı Kur'ân âyetlerini, görevi gereği, insanlara sadece ulaştırmakla kalmıyor aynı zamanda onları açıklıyor ve anlatıyordu. Tebliğ ettiklerini açıklamak ve anlatmak onun asli göreviydi. Hemen işaret edelim ki Peygamberimiz'in tebliğ görevi evrensel olduğu için, açıklamaları da ona uygun bir çerçeve ve nitelikte gerçekleşiyordu. Yani sünnet, Kur'ân'ın evrensel planda Hz. Peygamber tarafından yorumlanması demek oluyordu.
Mukaddes kitabımız Kur'ân-ı Kerîm'in eksiksiz, yeterli, açık ve her şeyi açıklayıcı olmasına ve dinimizin de ikmal edilmiş bulunmasına rağmen, sünnetin ifade ettiği bir