Ateizm ve agnostisizme verilebilecek en iyi cevap, dış dünyada sıradan görünen her şeyin aslında Tanrı'nın varlığının kanıtı olarak durduğudur. Sadece bakacağı yeri bilen gözlere görülen deliller her yerdedir. Bunun için biraz daha derine inmek, mucizeyi sıra dışı bir olay olarak talep edenlere, aslında sıradan görünen her şeyin bir mucize olduğunu göstermek gerekir. Tanrı'nın Gizli Yüzü: Bilim Nihai Hakikati Açığa Çıkarıyor adlı eserinde Gerald L. Shroeder şunları yazmaktadır:
"Bir fizikçi olarak Tanrı'nın varlığını insanlara göstermek için böyle bir kitap yazmama sebep olan, evrenin yaratılışını incelerken fark ettiğim bir hakikattir. O da şudur: Dünyamızda gözlemlediğimiz her şey bir yerdedir. İnsan bir şey yaptığı zaman onu bir yere yapar ve sağlam olması için de mümkün olduğunca yere sabitler. Bu, insanın bir işi yapma tarzıdır. Tanrı'nın yaratması bunun tam tersidir. Hiç kimsenin kendisi gibi bir yaratma iddiasında bulunamayacağı tarzda Tanrı evreni boşlukta yaratmıştır. Evrenin milyarlarca parçası boşlukta dönmektedir. Dünyamız boşlukta, güneş sistemleri ve uyduları boşlukta vs. Bunları düşüp parçalanmaktan koruyan ise aralarına yerleştirilen çekim gücü/ gravitasyon. Bu yaratma tarzı, evrenin kendi dışında planlamalar yapan, kudretini yarattıklarıyla herkese açık bir şekilde gösteren bir Yaratıcısının bulunduğunu gösterir."
Shroeder, evrendeki kaotik düzeni Tanrı'nın varlığına kanıt olarak görmektedir.
Bir soralım: Tanrı, Eyüp'ün acılarına kayıtsız ve sessiz miydi? Eyüp'e öyle göründüğü kesin. Hz. Muhammed, terk edildiğini düşündüğünde gerçekten terk edilmiş miydi? Terk edildiğini düşündüğü kesin. Ama Allah'ın onu terk etmediğini söylemesi de bir o kadar kesin: "Rabbin seni terk etmedi." Peki, geçmişte konuşan Tanrı, bugün neden sessiz? Dört duvarı (Kabe'yi) Ebrehe'nin ordusundan koruyan Allah, enkazın altında can veren binlerce çocuğu ve masumu neden korumuyor? Bu insanların o dört duvar kadar kıymeti yok mu? sorusuna ne cevap vereceğiz?
İnsanlara merhametli olmamız, Tanrı'nın merhametinin bir eseridir. Enkaz altında kalan bir çocuğa karşı hissettiklerimiz, Tanrı'nın dünyada olup bitene kayıtsız kalmadığının en büyük göstergesidir. Allah'ın yeryüzüne inerek o çocuğu enkazdan kurtaracağını beklemek beyhude. Ama o çocuğun kurtarılması gerektiğine ilişkin içimize yerleştirdiği tanrısal irade ve arzuyu harekete geçirerek bu onuru insana tattırmak isteyen bir Tanrı var. Kısacası, enkaz altında kalan birine yardım etme irademiz harekete geçtiği an, Tanrı'nın olaya müdahale ettiği andır.
Kaygı -yalnızlık veya onun en çok acı veren biçimi olan terk edilme kaygısı- kişiyi nesnel dünyadaki yönelimini kaybettirecek derecede etkiler. Dünyayı yitirmek benliği yitirmektir, benliği yitirmek de dünyayı; benlik ve dünya ilişkilidir. Kaygının işlevi benlik-dünya ilişkisini yok etmektir, yani kurbanın mekânda ve zamanda yönünü kaybettirmektir, bu yön kaybı sürdükçe kişi kaygı durumunda kalır. Kaygı kişiyi tamamen bu yön kaybının korunması nedeniyle boğar. Eğer kişi yönünü yeniden bulabilirse -umarım psikoterapide olduğu gibi- ve dünyayla tekrar doğrudan, deneyimsel olarak, duyuları canlı bir şekilde ilişki kurabilirse, kaygısının üstesinden gelir.
Fakat bir gün, şaşırtıcı bir keşif yaptığını belirterek içeri girdi. Bir akut yalnızlık krizi başlarken aklından onunla savaşmaya uğraşmamak geçti. Kaçmak nasılsa hiç işe yaramamıştı. Neden kabul etmesindi, onunla yaşamasındı, ondan kaçmak yerine ona dönmesindi? Şaşırtıcı bir biçimde, yalnızlık onunla doğrudan yüzleştiğinde onu boğmadı. Hatta azalıyor gibiydi. Cesaretlenerek geçmişte derinden yalnız hissettiği durumları, bugüne dek onu hep paniğe sürükleyen anıları hayal ederek onu çağırmaya başladı. Fakat tuhaftır ki, yalnızlık gücünü yitirmişti. Uğraştığında bile paniği hissedemiyordu. Kendini ona açtıkça ve onu hoş karşıladıkça, nasıl öylesine acı verici biçimde yalnız olduğunu hayal etmek bile imkansız hâle geliyordu.
Hasta yalnızca kaçtığı zaman akut yalnızlığı hissettiğini keşfetmişti ve şimdi de bana öğretiyordu; eğretili dili kullanmak gerekirse, “şeytanı” açtığında o yok oluyordu. Fakat kaçışın, daimoniğin saplantılı gücünü kanıtlayan bir tepki olduğunu söylemek eğretileme olmaz. James-Lange duygular kuramına katılsak da katılmasak da, kaygının (ya da yalnızlığın) biz kaçtıkça üstün geleceği kesinlikle doğrudur.