Ölmeden Evvel Ölmek Ahmed Yesevi daha çocukluğundan beri Hz. Peygamberin hiçbir sahih sünnetini yerine getirmekten geri kalmamıştı. Bu yüzden altmış üç (miladi altmış bir) yaşına gelir gelmez Hz. Peygamberin o yaşta bu fani dünyadan göçtüğü için Ahmed Yesevî de o sünneti de yerine getirmek niyetiyle kendi bedenini yeraltına gizlemek istedi. Emri ile dervişler dergâhının bir tarafında merdivenle ini-len bir kuyu kazdılar. Kuyunun dibinde bir yol açıp sonunda ham kerpiçten bir hücre yaptılar. Hz. Hızır ve Hz. İlyas'ın himmetleri de yardımcı olduğu için yüzlerce yıldır bu çilehaneye hiçbir şey olmamıştır. Ahmed Yesevî yeraltı hücresinin ilerisinde kabir şeklinde bir yer ayırıp kendisine mekân yaptı. Lahdi andıran o daracık yerde zikrettikçe dizleri göğüslerine sürte sürte her iki göğsü de delinip yaralanmıştı. Bundan dolayı kendilerine 'serhalka-i sî-nerişân' da derler. Ahmed Yesevi bugün Yesi'de dolaşan rivayetlere göre yüz yirmi-yüzyirmibeş; diğer bir rivayete göre ise yüzotuzüç yaşına kadar ömrünü o dar çilehanede tıpkı ashab-ı kubur gibi riyazet, ibadet ve mücahede ile geçirmiştir.
Sayfa 316·Kitabı okudu
Ashab'ın münakaşa adabı
(1223) Bu rivayet, birkısım meselelerde Ashab'ın kendi aralarında münakaşa ettiklerini gösterdiği gibi, münakaşa âdablarını da göstermektedir: Meseleyi, nassa başvurarak tahkik ediyorlar, nass ortaya çıkınca kendi fikirlerinden vazgeçiyorlar.
Sayfa 346 - 5. Cilt Nass: Kur'ân-ı Kerim ve sünnet
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
ÖMER NASUHİ BİLMEN (1883-1971)
1883 yılında Erzurum'un Salasar Köyü'nde doğdu. Babası zamanın âlimlerinden Hacı Ahmet Efendi, annesi Muhibe'dir. İlk tahsiline, Ahmediye Med-resesi müderrisi olan amcası Abdürrezzak İlmî ve Erzurum Müftüsü Müderris Hüseyin Raki Efendiden okuyarak başladı. 1908 yılında İstanbul'a gelerek, Fatih Dersiamlarından Tokatlı Şakir Efendi'nin derslerine devam etti ve icazet aldı (1909). Daha sonra imtihanla Medreset'ül Kudat'a girdi ve 1913 yılında aliyyül-ala derecesiyle mezun oldu. Daha sonra açılan ruus imtihanını da kazanarak Fatih dersiamı olarak göreve başladı. İlk memuriyete Fetvahane-i Aliye'de başlamıştır. Fatih Camii'nde, Sahn-ı Seman Medresesi'nde âli kısmı Kelam Müderrisliği yapmış Medresetül-Vaizin ve Daru'ş-Şafaka'da dersler vermiştir. Ayrıca İstanbul İmam-Hatip Okulu ve Yüksek İslâm Enstitüsü'nde usûl-i fıkıh ve ilmi kelâm dersleri okutmuştur. Daha sonra Telif Heyeti Azalığına getirilmiş, bir müddet Temyiz Mahkemesi Şeriyye Dairesi Mümeyyizliğinde de bulunmuş ve 1922 yılında Meclis-i Tedkikat-ı Şeriyye Dairesi Azalığına getirilmiştir. 1926 yılında İstanbul Müftü Muavinliğine ve 1943 yılında ise seçimle İstanbul Müftülüğüne tayin olmuştur.15.06.1960'da vekâleten, 30.06.1960'da ise asaleten Diyanet İşleri Reisliği yapmıştır. 06.04.1961'de emekli olmuştur. Ömer Nasuhi Bilmen Efendi, gerek ilmi ve ahlâkî otoritesi gerekse samimi dindarlığı ve tevazuu ile dinî konularda Türkiye'de müslüman halkın başlıca güven kaynağı olmuştur. İnançta, ibadet ve ahlâkta Ehl-i sünnet mezhebini şahsında tam bir liyakatla temsil ettiği için herkesin saygı ve sevgisini kazanmıştı. Şüphesiz bunda yaşadığı sürece aktif politikanın dışında kalmasının da önemli rolü vardır. Zira Ömer Nasuhi Bilmen de selefleri gibi dini meseleler söz konusu olunca asla taviz vermeyen bir yapıya sahipti.
Kitap Alıntısı
Konuşmacılardan birisi de ABD veya İngiltere'den gelen Hayrettin Yücesoy idi. Bu zat konuşmasında bir hadis-i şeriften bahsetti. Bahsettiği hadis-i şerifte Peygamberimiz şöyle buyuruyor: "Bir zaman gelecek, siz onları o derece taklit edeceksiniz ki, onlar bir kertenkele deliğine girseler siz de gireceksiniz." Ashab-ı kiram soruyor: "Yâ Resûlallah, onlar dediğiniz Hıristiyan ve Yahudiler mi?" Resûlüllah, "Ya kimler olacak!" buyurdu. Hayrettin Yücesoy, bu hadis-i şeriften bahsettikten sonra, bunun aslında hadis olmadığını söyledi ve "Nitekim bu söylenenler gerçeklere de uymuyor" dedi. Oysa aksine tamı tamına gerçeklere uyuyordu. Bugün Müslümanlardan büyük bir kısmının gayr-i müslimleri tanı tamına taklit ettiğini kim inkar edebilirdi ki? Neyse... Bu arada, sorusu olanların konuşmanın sonunda sorularım yazılı olarak sorabilecekleri söylendi. Ben de şöyle bir soru sordum: "Bahsettiğiniz hadis-i şerif, râvî ve metin tenkidinden geçmiştir. Mevzu (uydurma) hadisler içinde de yoktur. Dolayısıyla hadis ilmine göre gerçek ve doğru bir hadistir. Buna rağmen siz bunun gerçek hadis olmadığın söylüyor-sunuz. Bu durumda siz, hadis ilmine mi itiraz ediyorsu-nuz, yoksa Peygamberimiz'e mi itiraz ediyorsunuz?" Bu sorumun yazılı olduğu kâğıt önüne gelince, Hayrettin Bey içinden okudu ve soruyu dinleyicilere kendi ifadesine göre aktardı. Fakat aktarırken, benim sorumu adeta konuş-macıya yani kendisine hakaret edercesine sorduğum şekilde söyledi. Bunun üzerine ben oturduğum yerden kalkıp, "Efendim o soru bana ait. Benim ifadelerim öyle değil. Burada beni tanıyan birçok kimse var. Benim öyle bir ifade kullandığımı zannederler. Lütfen benim sorumu yazdığım gibi okuyunuz" dedim. O da, "Benim aynen öyle yazdığımı" söylediyse de ben israr edip yazdığımı aynen okumasını istedim. O da
“Arazisi vâsi, sekenesi on milyona yakın, serveti muamele-i dâhiliyesini çevirmeye belâgan mâbelağ kâfi olan şu hükûmetin ashab-ı kehf gibi nevm-i medîde (uzun uykuya) dalmasındaki hikmet tebaasının taassubudur. Dev-i Sefif, Rüstem, Dâra. İskender hikâyeleriyle ömr-ü azizini geçiren İranlıların hodbinlikleri İngilizlere, taassupları İspanyollara, bâlâpervazlıkları Yunanlılara, tiryakkeşlikleri Çinlilere, tarz-ı hükûmetleri Karakuş-ul Esediye rahmet okutuyor.
Resûl (sallallahu aleyhi ve sellem), ashabına şöyle buyurdu: “Halkın gönlü, demir gibi pas tutucudur.” Ashab-ı Kirâmı: “Ya Resûlâllah! O pas neyle giderilir?” dediler. Rasûlullah Efendimiz şöyle cevap buyurdu: “Kur’ân okumakla, ölümü anmakla!”