Rüyâmda, Osmanlı tarihinin en şanlı Sadrazamlarından yedisini ve Cumhuriyet devri Başvekillerinden ikisini gördüm. Hepsi -yeni terimle- dokuz Başbakan...
At nalı şeklinde, mükellef sedirlere ve koltuklara kurulmuşlar, başlarında çeşit çeşit, sorguçlu kavuklar, Aziziye ve Silik fesler, haşmetle oturuyorlar. Tanzimat ve sonrasına âit olanlar biraz utangaç... Son iki tanesinin de başları açık...
Sırayla Çandarlı Halil, Sokullu, Köprülü, Kuyucu Murad, Büyük Reşit Paşa, Mithat Paşa, Talât Paşa, Refik Saydam ve Adnan Menderes... Hepsi de ölü... Yalnız Adnan Menderes idi ki, karşısında ve perde arkasında Egesel (Yassıada Başsavcısı) varmış gibi, büyük bir hicap ve teslimiyet tavrı içinde, elleri dizlerinde ve boynu büküktü.
Pırıl pırıl parkeler üzerinde hayâlimi seyrederek onlara doğru ilerledim ve kendimi takdim ettim:
“Bendeniz gazeteciyim! En sevdiğim şey de başkalarını atlatmak... Atlatmak sade haberde değil ya; asıl fikirde olur... Şimdi bana, hepiniz teker cümleyle, gününüz ve bugün arası his ve görüşlerinizi lütfeder misiniz?”
Elimde kâğıt kalem, üç beş dakika bekledim. Kavuklu Sadrâzamlar, galiba zihinlerinde hazırlamakta oldukları kafiyeli (müsecca’) cümleler üzerinde yutkunmaya koyuldular. Fesliler, cevapları hazırmış gibi duruyorlardı.
Yine, yalnız Adnan Menderes idi ki, Egesel’in herhangi bir suâli gibi, kasdına nüfûz edemediği teklife karşı donuktu.