RÜYÂDA RÖPORTAJ... (*)
Rüyâmda, Osmanlı tarihinin en şanlı Sadrazamlarından yedisini ve Cumhuriyet devri Başvekillerinden ikisini gördüm. Hepsi -yeni terimle- dokuz Başbakan... At nalı şeklinde, mükellef sedirlere ve koltuklara kurulmuşlar, başlarında çeşit çeşit, sorguçlu kavuklar, Aziziye ve Silik fesler, haşmetle oturuyorlar. Tanzimat ve sonrasına âit olanlar biraz utangaç... Son iki tanesinin de başları açık... Sırayla Çandarlı Halil, Sokullu, Köprülü, Kuyucu Murad, Büyük Reşit Paşa, Mithat Paşa, Talât Paşa, Refik Saydam ve Adnan Menderes... Hepsi de ölü... Yalnız Adnan Menderes idi ki, karşısında ve perde arkasında Egesel (Yassıada Başsavcısı) varmış gibi, büyük bir hicap ve teslimiyet tavrı içinde, elleri dizlerinde ve boynu büküktü. Pırıl pırıl parkeler üzerinde hayâlimi seyrederek onlara doğru ilerledim ve kendimi takdim ettim: “Bendeniz gazeteciyim! En sevdiğim şey de başkalarını atlatmak... Atlatmak sade haberde değil ya; asıl fikirde olur... Şimdi bana, hepiniz teker cümleyle, gününüz ve bugün arası his ve görüşlerinizi lütfeder misiniz?” Elimde kâğıt kalem, üç beş dakika bekledim. Kavuklu Sadrâzamlar, galiba zihinlerinde hazırlamakta oldukları kafiyeli (müsecca’) cümleler üzerinde yutkunmaya koyuldular. Fesliler, cevapları hazırmış gibi duruyorlardı. Yine, yalnız Adnan Menderes idi ki, Egesel’in herhangi bir suâli gibi, kasdına nüfûz edemediği teklife karşı donuktu.
Vâridât: “Rüyada Röportaj”, ″HEM AYNIYIM HEM GAYRI″ başlıklı 30 Mayıs bölümü, İBDA Yayınları
Tarih Şuuru
Veysel çok uğraştı zamanında, bir paradoksu olsun; sivilceleri, çıbanı, benleri olduğu gibi... Çöp koleksiyonu bile oldu. Paradoksu her seferinde yarım kaldı. Yine de vazgeçmedi sevmekten; Selma'yı görmek, ona dokunmak, sevgisine karşılık görmek arzusundan vazgeçti. Sevmekten değil ancak Selma'dan geçti. O olma dan, onu görmeden onu sevmeyi öğrendi Veysel. Sevmek zaten böyle bir şey değil mi? Veysel demek, görmeden sevebilen demek değil mi? Veysel sevgisini çocuklara, annesine, insanlara yöneltmeyi seçti. Selma'nın saçları yerine kedinin başıydı okşadığı, kuşun tüyünü öptü. Sevmek için Selma'ya gerek olmadığını anladı sonunda. Selma yanında olsa, Selma'da kaybolurdu. Onun yokluğunda kendini buldu Veysel. Yine de duygusunu, acısını unutamadı. Artık yük değil bu. Bu sayede daha çok sevebiliyor, daha iyi anlıyor; gülebiliyordu. Aşıktı ancak aşkının nesnesi yoktu. Putu bırakmıştı. Putu olmayanın paradoksu da yoktur. Ateşi sönmüş ocakta yemeğini unutmuş, arzusunun külü çoktan soğumuş... O güler yüzlü çocuk geri mi geldi? Ölebilirdi de... Hazırdı. Açık çek verdi meleğe: Ne zaman istersen, o zaman al.
Sayfa 188
Edebiyat & Roman
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Radyodan her gün Yassıada mahkemesindeki gelişmeleri dinliyoruz.Salim Başol ve Egesel'in adlarını her gün duya duya dağdaki çobanlar bile ezberledi artık. "Sanıklar getirildiler, bağlı olmayarak yerlerine alındılar. Müdafiler hazır. açık olarak duruşmaya devam olundu" diye konuşmaya başlıyorlar, konuşuyorlar da konuşuyorlar. Köpek davası diyorlar, bebek davası diyorlar, Menderes'in oğluna yurt dışına giderken verdiği çerezin parasının nereden ödendiğini araştırıyorlar. Ne yapmak istediklerini anlayamıyorum. Bir yandan Menderes memleketi sattı diyorlar, diğer yandan ise köpek davası, bebek davası, çerez davası diye dava açıp aslı astarı olmayan işlerle uğraşıyorlar. Ne işiniz var köpek davasıyla, bebek davasıyla. Menderes hakikaten vatanı sattıysa, vatan hainliğinden dava açın da herkes öğrensin vatanın nasıl satıldığını. Fakat kimse vatan hainliğinden dava açılsın demiyor. Herkes köpek davasıyla, bebek davasıyla, çerez davasıyla uğraşıyor.
Sayfa 43·Kitabı okudu
Münih’in beğendiğim ikinci özelliği trafikteki düzen oldu. Burada üç kişiye bir araba düşüyormuş. Bizimkilerin de arabası vardı. Şehrin içinde ve dışında arabaların gelip gidişi parmak ısırtacak bir intizamla oluyordu. Korna çalmak yasağı olmadığı halde korna binde bir, meselâ önde giden bisikletli çocuğu uyarmak için çalınıyordu. Caddelerin, yolların gerekli yerlerinde trafiğe ait levhalar göze çarpıyordu. Bunlar en dikkatsiz adamın bile görebileceği yerlerde ve herkesin okuyabileceği büyüklükte idi. Levhalar yalnız kaç kilometreyle gidilmesi gerektiğini değil, yolun nereye gittiğini, ilerde ikiye ayrılacaksa sağ ve soldakinin hangi şehir, kasaba veya köye gideceğini gösteriyordu. Şehir dışındaki anayollar çok güzeldi. Bunları cennetmekân Hitler yaptırmıştı. Bazıları çok genişti. Üç gidiş, üç dönüş olmak üzere altı sıralıydı. Bazıları daha dardı. Fakat yollarda kaç araba gidebilecekse yollar o kadar arabaya göre kireçle bölündüğünden düzen bozulmuyordu. Yolun ortasına bir kireç hattı çekilmişse orada yan yana iki araba gidebilir demekti. Bir ana yolda en yavaş giden sağdan gidiyordu. Daha hızlı giden soldan gitmeye mecburdu. Herhangi sebeple hızını kesmek isteyen araba sağ hatta geçiyordu. Tabiî bütün bunları önü ve arkayı kollıyarak yapıyordu. Almanlar’ın “Autobahn” (avtobân okunuyor) dedikleri bu anayollarda 120-150 kilometreyle gitmek cidden zevk oluyordu. Asfalt o kadar iyi dökülmüştü ki hiçbir sarsıntı olmuyordu. Şehrin içinde metro yapımına girişilmiş olduğu için birçok caddelerin yarısı trafiğe kapalıydı. Buna rağmen yine düzen sağlanmış, tıkanıklık önlenmişti. Trafik tıkandığı zaman 15-20 saniyeden fazla beklediğimizi görmedim. Bir de cumartesi ve pazar günleri bütün Almanlar kendi şehirlerinden başka bir yere gitmek âdetinde oldukları için arabasına atlayan
Onu görünce âşık olmadım, âşık olunca onu gördüm ben.
Sayfa 91 - Karakum Yayınevi·Kitabı okudu
O zaman tivitler tuvalet kapılarına atılıyor. Umuma açık helâlara girdiğinizde malum işinizi görürken çeşitli bildirim ve mesajları okumanız mümkün oluyordu.
Sayfa 40 - Karakum Yayınevi·Kitabı okudu