Seni sevdim, seviyorum. Seni anlayarak seviyorum.
Bunu bugün söylüyorum sanma.
Ben sevmem böylesi lâflar etmeyi.
Hele, hiç sevmem mektup yazmayı.
Seni seviyorum diyorum, anlıyorsun değil mi? Bu, benim için zor bir itiraf.
Çünkü, ilgi duyduklarım, bugüne dek, hiç uzağımda olmadılar.
İlk sensin benden uzakta.. İlk sana yazıyorum, 'seviyorum' diye..
Oysa, tahmin edersin ki, buna hiçbir ihtiyacım
yok.
Edebiyatta, ''Kitabımı bitirmem için bana 220 milyoncuk lazım,'' diyemezsiniz. Eğer kitap, en kötü koşullarda dahi olsa, yazılmamışsa bu onun pek yazılacak gibi bir şey olmadığını gösterir. Kitap yazılacaksa, en uğursuz koşullarda bile yazılır. Yazamamaya bahane edilen vakitsizlik, çok işinin olması filan, bunlar hemen hemen hiç doğru değildir. Sinemacılar için aynı gereklilik yoktur. Onlar konu ararlar. Önemli farklılıklardan biri de bu. Onlar hikâye ararlar. Hikâye önerilir; ya bir roman, ya da işin uzmanları tarafından yazılmış bir senaryo olur bu. Çoğunlukla böyle olur. Öneriler ölçülüp biçilir, ayrıntılı birer dökümü çıkarılır: üç cinayet, bir kanser, bir aşk, artı şu, şu oyuncular. Sonuç: 700 000 seyirci. Her şey bilgisayara geçirilir. Film yapılır. Sonuç: 600 000 seyirci. Fiyasko.