Onu unutmayı başarmış olmama rağmen içimde yanan ateşi asla tam olarak söndürememiştim. Sanki ufak ve kontrol altında kalmaya mahkum olmasına rağmen asla sönmeyecek bir kılavuz ateşi gibi, her zaman yanmaya devam etmişti.
Dağdan odun getiriyordum. Herkes ona odun diyordu; iki heceyle, odun işte, ateş veren şey... Ama ben onun ilk hecesiyle ilgilendim, ateş olan kısmına, gönüllerde aşkı tutuşturan alevli kısmına, 'od'a talip oldum. Herkes dağa odun için gittiğimi sanıyordu ama ben od için gidiyordum.
Gidiyor ve od üzerine kendimle konuşuyor, kendime konuşuyor, içimde onun alevini hissediyor, gönlümü onunla tutuşturuyordum.
Şu içinde yanıp durduğun ateş, benim ateşim mi? diye sordum, o, Bu yakıta değdi değil mi bu ateş? dedi. Ben, Bu ateş ışık mı veriyor, ısı mı? dedim. O, Yaşamının yıllarını veriyor, dedi. Ben de, Hepsini mi? Sonsuzluğa kadar mı?