Geçmişin Parmak İzleri Sanki hayatta kalmakla ölmek arasında askıda kalmışsın da kimse ipi çekmeye cesaret edemiyor. Bir fotoğraf karesinde unutulmuş gibi... Gözlerden düşmüş bir mektup gibi... Birinin unuttuğu değil, hiç kimsenin hatırlamadığı gibi.
Vasalisa Hikayesi (Kitabı okuyacaklar görselleri atlasın.)
Kurtlarla Koşan Kadınlar (Kitabı okuyacaklar görselleri atlasın.) İyi ki farkında olmadan 2 yıl beklemişim. Çünkü anlatımlarını kolaylaştıran ve ağırlığını çok hafifleten alanlarla ilgileniyordum. 2 yıl öncesinde okusaydım çoğu kısmı askıda kalırdı ya da derin olsa da daha yüzeyde kaldığım için sıkıcı ya da boğucu bulabilirdim :"Ya bu kadın ne anlatıyor, bir kemikten çıkardığı anlama bak, sıradan hikayelerin son damlasına kadar dalınca ne olacak yani nesi gerekli?" boş boğazlığını yapardım. Ağırdan ilerleyen, aşırı terim dolu anlatılara hiç tahammülüm yoktu... Hikayenin anlamlandırılmasını okumadan önce kendim el atmak istedim: zaten dopdolu bir de bu kazanımı da okurken edinsem fena olmaz. Her kitap kendine göre değil, bilincimize göre açılım yapar. 🤍🖤 O yüzden kitaplara yaptığımız çoğu yorumlar aslında kendimizin yansıması: Tıpkı altını çizdiklerimiz ve onların bizi götürdükleri yerler gibi. Sadece kitaba ait oldukları için değil, içimize ve hayatımıza ait oldukları için önemli veya değerliler. Belirleyici biziz... O yüzden bu kitabın öykü analizlerini boş geçmeyin. O karakterler sizin hayatınızda nelerle örtüşüyor ya da sizde uyandırdığı anlamlar neler, bulun. En azından mesajları ne kadar alabildiğinizi ya da ne kadar doğru almış olduğunuzu görürsünüz. Görevlerden birkaçına pek anlam bulamadım: bulduklarımı beğenmedim hatta komik buldum. (: Cadı: bilinmezliğin korkunçluğunu ya da bilgeliğin güzellik algısıyla pek ilgilenmediğini gösterir gibi. :P Bilgeliğin kapısına gidilmemesi için çirkin ve korkunç bir algı olarak sunuluyor da olabilir. Zıtlıkların bir aradalığıyla kafa karıştırıcı. Ayrıca bilge ya da bilen veya şifacılara eskiden cadı dendiğini öğrenmiştim. Bilge kadınlardan korktukları kadar aşağılık ve şrfsiz olmaktan korksalardı Dünya bugün böyle acımasız ve berbat
1000Kitap
Reklam
yazmaca
bazen işte deli saçması bir şekilde hücum eder yazmazsan çıldırtır bu his, öyle diyor bir arkadaşı arkadaş çok var, çok var da kafa açıyor bazısı...insanın içini okuduğunu sandığından beri derinleşemiyor, insanlara da nesnelere de.. ilişki kurmak demek, iç içe geçmek demek oluyor, bu örüntüyü/şemayı yıkamıyor.. Hayal kurulan bir dağda en tepesinde askıda bir bulut, bulutun üstünde bir baykuş dese, demesin bu bir baykuş değil çünkü... kedilerce diye bir kelime olmaz ve/fakat ne de güzel tınlıyor, kedilerce seviyorum seni diyor, o diyor yani...o... üçüncü tekil şahıs bu hikayenin kahramanı ve yazarı diye cümle yazıldığı an, açıklama oluyor; açıklama gerekmez, anlaşılmak lüksünü rafa kaldırdı gitti.. şimdi karıştı, başı sonu yok neydi ya o kitap, sesli mesli bir adı olan, tıpkı onun anlatımı...neydi, neydi, unuttu gitti... kör mü bu kedi kör mü kadın kör mü adam dinlemeye mecali kalmamış, kağıtlar buruşuk ve sarımsak kokusu tüm mutfakta...bu bira onu içtiği gibi değil, bu yemek soğuk yenmez ve bu sen mi ve bu o mu...sorma.. Tam da böyle Karışık, düzensiz, ön görülemez, ritimsiz ve de özgür...
İyiliği sayarak değil, saçarak yapmak
"İyiliği sayarak değil, saçarak yapmak" hem çok zarif bir düşünce hem de toplumsal dönüşümün anahtarı... Hesap kitap yaparak yapılan iyilik, aslında bir nevi "ticaret" gibi olur; karşılık beklenir veya bir limit koyulur. Oysa saçılan iyilik, nerede yeşereceğini bilmediğimiz tohumlar gibidir. Birine gülümsemek, birine kapı tutmak veya içten bir teşekkür etmek bile o yayılma dalgasını başlatabilir. Bu felsefeyi hayatın içinde nasıl daha görünür kılabileceğimize birkaç başlıkta bakalım: Neden Saçarak Yapmalıyız? Beklentisizlik özgürleştirir, iyiliği saymadığınızda, "Ben ona şunu yaptım ama o bana şunu yapmadı" hayal kırıklığından kurtulursunuz. Sizin küçük görüp saçtığınız bir nezaket, başkasının en karanlık günündeki tek ışık olabilir. O kişi de aldığı bu enerjiyi başkasına taşır, bu yaklaşım ise kelebek etkisi oluşturur. İyilik nadir görülen bir olay olmaktan çıkıp, havaya ve suya karıştığında toplumun doğal bir parçası haline gelir. Böylece toplumsal normalleşmeye kapı aralar. Alman düşünür Goethe derki; "İyilik, insanları birbirine bağlayan altın zincirdir." İyiliği saymamak, aslında zihinsel bir "bolluk bilinci" yaratır. Bu yaklaşımın psikolojik ve toplumsal derinliği de vardır: Saymanın Getirdiği Yük ve Saçarak Yapmanın Hafifliği: İyiliği saydığınızda bir "çetele" tutarsınız. Bu da sizi farkında olmadan bir alacaklıya dönüştürür. Saymakla iyiliğe limit koyarsınız. "Ben bugün üç kişiye yardım ettim, görevim tamam." İyiliği saçarak yapmak ise limitleri kaldırır. "Girdiğim her ortamda nasıl bir değer bırakabilirim?" Ve daha da önemlisi saçarak yaptığınızda, iyilik sizin bir eyleminiz değil, kimliğiniz haline gelir. "Görünmez İyilik" Prensibi:
Aziz İstanbul
Aziz İstanbul, seni insanlar tüketiyor. Yığınla kalabalık rızık peşinde, Vicdanlar askıda, akıl sarhoş. Gönüller tükenmiş, bedenler alışık. Gürültü buraların en popüler bestesi, Tarih küskün, martılar barışık. Dolmuşlar yorgunluk türküleri söylüyor asık suratlara. Seyirlik manzaralar; Mesela Kız Kulesi, Ulu Topkapı, Boğaz ve niceleri... Dindirmiyor yüreğimizdeki susamışlığı, Yansımıyor gönül perdemize tarihin tozlu sayfaları. Bilmiyorum, zamanın ahirinde pencerelerimiz mi karanlık, Yoksa İstanbul mu nazlı, inan bilmiyorum. Bu şehir; İsmini şiirler yazılan, Ruhuna hasret olunan, Fethi için kutlu çağrının yapıldığı Aziz İstanbul. Özledim seni, yanındayken dahi özledim, özledim... Şair: Murat Demirli
Şiir
Hafta sonu modu açıldı :) sıcak kahve, yeni kitap, planlar askıda🥳
Reklam
Reklam