Çirkin, iğrenç birinin hiç görülmeyecek aşkı.
10/10
·559 syf.··
2026 5. kitabı
·
101 günde okudu
·
Okunma: 03 Mayıs 2026 01:19
Victor Hugo, Notre Dame’ın Kamburu’nda bizi iki ana tema üzerinden test eder. İlki bilimin korkutucu yıkıcılığı hakkında, ikincisi ise aşkın acımasız yıkıcılığı hakkındadır. Ben de sırasıyla size bu iki ana tema hakkında, kendi okuma deneyimimle harmanlayıp birkaç şey yazacağım. Öncelikle değerli zamanınızı bana ayıracağınız için şimdiden teşekkür ediyorum. İlk temaya başlayalım o zaman. Hugo bu temada bize “kitap yapıyı öldürecek” der. Neden böyle bir şey der, ne demek ister, dediğinizi hisseder gibiyim. Hani çoğumuz eski yapıların o muhteşem görkemine, ihtişamına, güzelliğine, el işçiliğine hayran kalır ve şuan neden böyle yapılar yok diye hayıflanıyoruz ya, işte Hugo bu temada bizim bu soruya daha o zamanlardan yanıt verir. Hugo’ya göre neden o eski muhteşem, insanın ruhunu açan yapılar şimdi yok? Ya da neden şimdi eskisi gibi gotik bir mimari oluşturamıyoruz? Çünkü ana sebep bilim. Yani bilginin hızlı bir şekilde kolektifleşmesi. Ne alaka dediğinizi duyar gibiyim. Alaka şurada: matbaanın icat edilmesi ile birlikte bilgi artık taşa veya herhangi bir mimari yapıya nakşedilmesi gereksizleşti. Çünkü matbaa sayesinde bilgi hızlı bir şekilde çoğaldı. Artık eskiden olduğu gibi bilgiyi taşa veya bir mimariye değil, direkt kitaplara işleyip daha hızlı bir şekilde çoğaltıyoruz. Şimdi diyeceksiniz ki kitaplar mimarinin olduğu dönemlerde de vardı. O zaman neden mimari yok olmadı? Çünkü o zaman kitaplar azdı ve tek bir merkezdeydi, bilgi yavaş işleniyordu, her yere yayılmıyordu. Bu yüzden herhangi bir savaş veya istila durumunda bu merkezde yer alan bilgi, yani kitaplar yok oluyor veya büyük tahrip görüyordu. O zamanlar buna çözüm olarak kitapların içindeki bilgiyi mimariye işlemek ve o bilgiyi savaşlara, istilalara karşı daha sağlam, güvenilir hale getirmek çok
Notre Dame'ın KamburuVictor Hugo · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202242,2bin okunma
《 KOLERA GÜNLERİNDE AŞK 》
Puan vermedi·448 syf.··
Beğendi
·
2026 22. kitabı
·
15 günde okudu
·
Okunma: 02 Mayıs 2026 19:27
Kolera Günlerinde Aşk, adından da anlaşılacağı üzere, bir kısmı kolera hastalığının olduğu dönemde geçen aşk hikayesini anlatıyor. Kolera salgını, bu yarım asırlık aşk hikâyesinin arka kısmında bir dekor olarak kullanılıyor. Aşk ise yıllar geçse de bitmeyen bir duygu olarak anlatılıyor. Peki yaşanılanlar gerçekten aşk mı? Bence değil... Neden olmadığını anlatayım. Aşk, sevgiye giden yolda çıra gibi tutuşturucu işlevi gören bir duygudur ama tek başına yeterli değildir. Aşkla başlayan serüven, iki insanın birbirinin doğasına uygunluğuyla sevgiye dönüşür ve bu köklü duygu, çiftlerin hayat yolculuğunu besleyen bir yakıt olur. Sevgi, aşkın fırtınasından sonra sığınılan bir limandır. Sevgi, "biz" olabilmektir, Küçük Prens'te bahsedilen "Ölene kadar sorumlusun gönül bağı kurduğun her şeyden." cümlesinin sorumluluğunu sözler ve eylemlerle göstermektir. Sorumluluk bir mülk arzusu mudur? Tabii ki hayır. Aşkın bir mülkiyet arzusu oluşuna inat sevgi, bir özgür bırakma ve olduğu gibi kabul etme sanatıdır. Aşkın körlüğü geçtiğinde, gördüğünü tüm gerçekliğiyle kabul edebilme iradesidir. Bu kitapta ise aşk, sevgiye dönmeye çok hazır bir şekilde ilerlerken, kızın babasının sınıfsal bakışı neticesinde engellenir. Kız karakterimiz Fermina Daza, babasının uygun gördüğü Dr. Juvenal Urbino ile evlenmek zorunda kalır ve kalbinde kalan sevgi tohumunu tamamen öldüremese de öyle bir kalbine gömer ki, bu konuyu kendine bile unutturduğuna inanır. Evlilik boyunca hayatını bu çizgiden çıkarmaz. Erkek karakterimiz Florentino Ariza ise aşkını kalbine gömer ama bir an olsun Fermina Daza'yı unutmaz. 51 yıl, 9 ay ve 4 gün boyunca duygusal olarak kalbinde her zaman Fermina Daza bulunur. Ama yaşamı ve eylemleri bu duyguyu doğrulamaz. Çünkü bu süre boyunca birçok farklı kadınla birliktelik yaşar,
Edebiyat & Roman
Kolera Günlerinde AşkGabriel Garcia Marquez · Can Yayınları · 202011,3bin okunma
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
Üçüncü Sır
Puan vermedi
"Şu hadsiz kâinâtı şenlendiren, bilmüşâhede (gözle görünen), rahmettir. Ve bu karanlıklı mevcûdâtı ışıklandıran, bilbedâhe (açıkça), yine rahmettir. Ve bu hadsiz ihtiyâcât içinde yuvarlanan mahlûkâtı terbiye eden, bilbedâhe, yine rahmettir. Ve, bir ağacın bütün hey’etiyle (yapısıyla) meyvesine müteveccih (yönelen) olduğu gibi, bütün kâinâtı insana müteveccih eden ve her tarafta ona baktıran ve muâvenetine (yardımına) koşturan, bilbedâhe, rahmettir. Ve bu hadsiz fezâyı ve boş ve hâlî âlemi dolduran, nurlandıran ve şenlendiren, bilmüşâhede, rahmettir. Ve bu fânî insanı ebede namzet eden ve ezelî ve ebedî bir Zâta muhâtab ve dost yapan, bilbedâhe, rahmettir." Ey insan, madem rahmet böyle kuvvetli ve cazibedar ve sevimli ve mededkâr bir hakikat-ı mahbubedir. "Bismillahirrahmanirrahîm" de, o hakikata yapış ve vahşet-i mutlakadan ve hadsiz ihtiyacatın elemlerinden kurtul ve o Sultan-ı Ezel ve Ebed'in tahtına yanaş ve o rahmetin şefkatıyla ve şefaatıyla ve şuaatıyla o Sultan'a muhatab ve halil ve dost ol! Evet kâinatın enva'ını hikmet dairesinde insanın etrafında toplayıp bütün hacatına kemal-i intizam ve inayet ile koşturmak, bilbedahe iki haletten birisidir: Ya kâinatın herbir nev'i kendi kendine insanı tanıyor, ona itaat ediyor, muavenetine koşuyor. -Bu ise yüz derece akıldan uzak olduğu gibi, çok muhalâtı intac ediyor. İnsan gibi bir âciz-i mutlakta, en kuvvetli bir Sultan-ı Mutlak'ın kudreti bulunmak lâzım geliyor.- Veyahut bu kâinatın perdesi arkasında bir Kadîr-i Mutlak'ın ilmi ile bu muavenet oluyor. Demek kâinatın enva'ı, insanı tanıyor değil; belki insanı bilen ve tanıyan, merhamet eden bir zâtın tanımasının ve bilmesinin delilleridir. Ey insan! Aklını başına al. Hiç mümkün müdür ki: Bütün enva'-ı mahlukatı sana müteveccihen muavenet ellerini uzattıran ve senin
SözlerBediüzzaman Said Nursî · Yeni Asya Neşriyat · 20106,9bin okunma
10/10
·500 syf.··
Beğendi
·
2026 25. kitabı
·
9 günde okudu
·
Okunma: 22 Nisan 2026 12:13
Bir Ülkenin ve bir aşkın keşkesi... Sema Soykan’ın o güçlü Cumhuriyet kadını ruhuyla kaleme aldığı "Keşke", sadece tozlu raflarda kalan bir aşk hikayesi değil; 1940’tan 1980’e uzanan, Türkiye’nin kalbinin attığı o çalkantılı yılların aynası. ​Hikaye, genç bir doktor olan Sabia’nın hastanedeki 203 numaralı odanın gizemli kapısını aralamasıyla başlıyor. Bu oda, keşkelerin ve iyikilerin birbirine karıştığı, sırlarla dolu bir dünya. Hastanede yatan ama aslında hasta olmayan Nedret Hanım ve onun geçmişi, Sabia’yı kendi köklerine, hiç tanımadığı babasının izine ve yarım kalmış dev bir aşka götürüyor. ​Kitabın sayfaları arasında ilerlerken kendinizi Köy Enstitüleri’nin o aydınlık sabahlarında buluyorsunuz. Hasan Âli Yücel’lerin, İsmail Hakkı Tonguç’ların emeğiyle yeşeren tarımdan sanata, edebiyattan üretime bir ülkeyi ilmek ilmek işleyen o eğitim meşalelerinin hikayesi bu. Fikret ve Sabia öğretmenin bu kutsal çatıda başlayan aşkı, maalesef darbelerin, muhtıraların ve siyasal kargaşaların gölgesinde kalıyor. ​Yazar #SemaSoykan kalbi vatan sevgisiyle dolu bir neslin gençliğini, anaların evlat acısını ve bir ülkenin makus talihini anlatırken bu eseri çok özel birine kendi babasına ithaf ediyor. Babasına armağan ettiği bu satırlarda, hem kişisel bir vefayı hem de toplumsal bir hafızayı bizlere sunuyor. ​Yanlış anlaşılmalar ve zorunlu fedakarlıklarla ayrılan yollar, yıllar sonra Fikret’in miras bıraktığı o anlamlı isimli dergide kesişiyor (Keşke).Yarı kurgu, çoğu gerçek olaylara dayanan bu romanı okurken, ülkemizin geçtiği karanlık yolları ve o cefakar öğretmenlerimizin emeğini gözyaşları içinde hissedeceksiniz. ​Aslında buraya sayfalarca yazmak, bu kitabı size saatlerce canı gönülden anlatmak isterdim... Ama bazı duygular anlatılmaz, ancak hissedilir. O yüzden size tek bir
KeşkeSema Soykan · Alfa Yayınları · 20212,024 okunma
10/10
·500 syf.··
2026 315. kitabı
Uğultulu Tepeler bitti. Ve ben uzun zamandır bir kitaba böyle kapılmadım. Bayıldım. Hatta açık söyleyeyim, belki de en sevdiğim kitap oldu. Ama bu sevgi öyle rahat bir sevgi değil. Okurken huzur bulmadım, aksine içim daraldı, sinirlendim, yer yer ‘bu kadar da olmaz’ dedim. Buna rağmen bırakamadım. Çünkü bu kitap insanı memnun etmeye çalışmıyor, olduğu gibi duruyor. Heathcliff… Gerçekten hayatımda bu kadar kötü bir karakter görmedim desem abartmış olmam. Ama onu kötü yapan şey sadece yaptıkları değil; bunu bilerek yapması. Ve ben böyle birine saygı duymam. Acı çekmiş olabilir, tamam. Ama bu, başkalarını yakma hakkı vermez. Herkes Catherine Earnshaw ile Heathcliff için “büyük aşk” diyor. Ben o aşkı öyle romantik bir yerden hiç alamadım. Bana göre bu, güzel bir şey değil. Sağlıklı hiç değil. Ama yok da diyemiyorsun. Çünkü kopmuyor. Ve galiba tam da bu yüzden bu kadar rahatsız edici. Şunu fark ettim: Bu ilişkiyi inkâr etmek kolay, ama açıklamak zor. O yüzden ben buna aşk demekten kaçmadım ama şunu da ekledim: Bu, aşkın en karanlık hâli. Edgar Linton ile Catherine tarafı bana daha gerçek geldi. Daha sakin, daha mümkün. Ama bu kitap zaten mümkün olanı anlatmıyor. O yüzden aklım orayı seçti belki ama içim diğerine takıldı. Ben bu kitapta romantizm aramadım, bulduğum şey çarpıcı bir gerçeklik oldu. İnsanların birbirine nasıl bağlanabildiğini, nasıl zarar verebildiğini ve buna rağmen nasıl kopamadığını gördüm. Sevmesi kolay bir kitap değil. Ama etkilenmemek mümkün değil. Bitti ama bende bitmedi.
Uğultulu TepelerEmily Brontë · Martı Yayınları · 201258bin okunma
10/10
·112 syf.··
Beğendi
·
2026 20. kitabı
Sayfa sayısı az olsa bile derin bir eser Sergüzeşt. Yazıldığı dönem düşündülüğünde birçok kişinin şahit olduğu hatta dile getirmediği bir konu hakkında kaleme alınmış: İnsan Ticareti. Özgürlük ve esaret kavramlarını incelikle nakış gibi işlenerek dönemin toplumsal yapısını tüm gerçekliği ile okuyucuya sunar yazar. Farsça macera veya serüven anlamına gelen Sergüzeşt, Dilber'in küçük yaşta Kafkasya'dan esir olarak İstanbul'a getirilip satılması ile başlıyor. Satıldığı yerde gördüğü eziyetler ve sınıf ayrımını yüreğinin derinliklerine hissetse de o konaktan kurtulmak için elinden geleni yapsa da köleliğinin sonucu olarak geri dönmek zorunda kalır. Çünkü onun kendi hayatı üzerinde hiçbir hakkı olmadığı bir kağıt üzerinde satıldığında küçük yaşta Dilber'e gösterilmiştir. "Fakat hiç ağlamıyordu. Ağlamak, uğradığımız felaketlere karşı vücudumuzda kalan son kuvvettin bir feryadıdır. Ağlayamadığımız zamanlar, bizde o kuvvetin de mahvolduğu vakitlerdir ki, onun yerini alan dokunaklı bir sessizlik en şiddetli acıyla dökülen gözyaşlarından daha yürek sızlatıcıdır." Yaşadığı fiziksel ve psikolojik şiddetlerden sonra satıldığı ikinci konakta hayatında daha önce tatmadığı bir duygu kalbinin en hassas köşesinde belirecektir: Aşk. Konağın yurtdışında ressamlık tahsili görmüş Celal Bey'e kalbinde filizlendirdiği aşk karşılık bulduğunda onları bekleyen gerçeklik ise herkesin yaşamını kökünden etkileyecektir. "Bu fâni güzergâhta ebedi olmaya layık ne kadar an ve saniyeler vardır. Gökyüzünde seherin renkleri, yeryüzünde yaldızlı bir sabah, çiçeklerden bir gelin odası, kuş sesleriyle alkışlanan ilk aşk busesi ebedi olmaya layık değil midir?" Birbirini seven iki genç için en büyük engel olan toplumsal normlar hayatlarının en güzel günlerini ellerinden aldığında geriye yarım kalmış bir
SergüzeştSamipaşazade Sezai · İş Bankası Kültür Yayınları · 202256,5bin okunma