“Gelmiş geçmiş en iyi günlerdi, gelmiş geçmiş en kötü günlerdi; hem bilgelik çağıydı hem ahmaklık; hem inancın devriydi hem şüpheciliğin; hem Aydınlık hem Karanlık bir mevsimdi; umudun baharı, umutsuzluğun kışıydı; hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu; hepimiz ya doğruca Cennete gidecektik ya da tam aksi istikamete…”
Dünya edebiyatının en iyi giriş cümlelerinden birine sahip Dickens’ın ölümsüz eseri ‘İki Şehrin Hikayesi’. Romanın son sayfalarını araladıkça bu giriş cümlesinde ki zıtlıkları, çelişkileri, sağı ve solu, yukarıyı ve aşağıyı (Aristokrasi ve Halk, İngiltere ve Fransa, Devrim öncesi ve sonrası) çok net çizgilerle anlayabiliyoruz.
Charles Dickens’ın en büyük tarihi romanı olarak bilinse de İki Şehrin Hikayesi; tarihin yanı sıra aşkı, şiddeti, dramı bilhassa açlığı, sefaleti, hırs ve intikamı olabilecek en iyi kurgu ve en iyi betimleme ile okura anlatan bir roman.
İki Şehrin Hikayesi, haksız yere 18 yıl mahkum edilen ve ölü olarak bilinen Doktor Manette’in, kızı Lucie ile kavuşmasıyla başlar. Olayların devamında romanın esas karakterleri devreye girer; Charles Darney, Sdney Carton… Devrim öncesi cereyan eden olaylar devrim sonrasında yaşanılacak olayların zeminini oluşturur. Darney, aristokrat bir soyun mensubu olmakla beraber bunu reddeden halk yanlısı bir karakter iken Carton, kendi kendini yıkmış buna rağmen başarılı ve nüfuzu olan bir avukattır. İki karakteri aynı noktada buluşturan ise Lucie’ye olan aşkları olur.
Romanda yer alan olayların ve karakterlerin merkezinde Devrim yer alsa da kurgunun gidişatı bu koşulsuz, saf sevginin bir yansımasıdır. Bu bağlamda romanda dikkat çeken en önemli noktalardan biri karakterlerin sahip olduğu kişisel özelliklerini okuyucuya sanki bugünün dünyasında var olmuş canlı bir varlık izlenimini oluşturacak kadar