Asfaltın kılcal damarlarından sızıyor kirli, ağır Haziran dumanı,
Kuşlar gökyüzünün tavanına yapışmış birer gölge gibi, hareketsiz.
Temmuz, çiğ ışığıyla sokakları ameliyathane masasına çevirirken,
Neon kalabalığın içinde, yüzüne bakmayı unuttum.
Herkes dışarıda yazın sarhoş edici korosuna katılmış, şarkılar söylüyor,
Güneş, kendi çürümesini gizlemek isteyenlerin üstüne parlak örtü seriyor.
Oysa odamda, loş ve darmadağın koridorda,
Zamanın dişleri arasında un ufak olmuş bir yabancıyım artık.
İçindeki çocuksu sahneleri yeşertmek için yeni yazlar arıyorsun,
Gözlerinde hâlâ eski, korunaklı bahçelerin illüzyonu var.
Bense avuçlarımda jilet kesikleriyle kentin en hırçın sokağında duruyorum;
Bilirsin, dünyamda çiçekler saksılarda değil, hafızanın enkazında kurur.
Sana yalandan gökyüzü inşa edip, seni sahte maviliğe hapsedecek değilim.
Kavurucu günlerin ortasında, tenimiz birbirine her değdiğinde,
Kıvılcım yerine pişmanlığın dilsiz küllerini döküyorum yatağa.
Herkes dışarıdaki parıltılı nisanlardan, gamsız ağustoslardan bahsetsin varsın,
Takvimlerin yalanına inanacak kadar saf değil yaralı dilim.
Aynı yangından sağ çıkıp, küllerini kıskandım;
Şimdi ağır, nefes aldırmayan temmuz sıcağında bile,
İçimdeki gizli dehlizlerde keskin buz tabakası büyütüyorum.
Güneş dışarıda dünyayı yıkarken, içimdeki büyük nehir kurudu,
Yatakları çatladı sadakatin, kelimelerim kurak toprakta can çekişiyor.
Sana süslü yalanlar, yaldızlı teselliler, ucuza mal edilmiş umutlar borçlu değilim.
Kendi karanlığımdan damıttığım dürüstlüktür göğsümde taşıdığım hırs;
Sözü dolandırmadan, kanayan yaranın tam ortasına basarım parmağımı.
Dışarıda güller pervasızca açabilir, sokaklar renklerin istilasına uğrayabilir,
Ama aramızdaki kırılma noktası, derin uçurum kapanmayacak.
Maskelerin sıcaktan eriyip yüzümüzden