Peyami Safa’nın bu eseri, yalnız ve hasta bir çocuğun ızdırabını, çocukça aşkını ve kıskançlığını; mesut olmak isteyen genç bir kızın temiz sevgisini; inanmak arzusu bütün benliğini saran bir insanın kuruntularını ve çıplak hastane duvarları gerisindeki hıçkırıkları anlatır.”
Peyami Safa’dan okuduğum ilk kitap ve içindeki alıntılar yaşanan tüm olaylar beni çok etkiledi. Kısa bir kitap ve bir solukta bitiyor. Okunması gereken güzel bir eser. İyi okumalar dilerim.
~
“Bazan etrafımızda o kadar esrarlı bir hadise olur ki ince teferruatına kadar bunu sezeriz, fakat hiçbir şey idrak etmeyiz; ruhumuzun içinde ikinci bir ruh her şeyi anlar, fakat bize anlatmaz, böyle korkunç işaretlerle bizi muammanın derinliklerine atar ve boğar.
“Öyle bir yaşta idim ve öyle bir mizaçta idim ve çocukluğumda o kadar az oyun oynamıştım ve aldatmasını o kadar az öğrenmiştim ki, yalan bana suçların en ağırı gibi geliyordu; ve bir yalan söylendiği zaman insanların değil eşyanın bile buna nasıl tahammül ettiğine şaşıyordum. Yalana her şey isyan etmelidir.Eşya bile.”
Bitememiş eserlerin ilginç bir cazibesi var. Yazarın aklında kim bilir neler vardı da olmadı diye düşünüyor insan; doldurulamayan boşluklar kendi aklınızda tamam olmaya çalışıyor. Franz Kafka’nın Dava adlı romanını romanın tamamlanamadığını bilmeden okudum. Zira uzun bir kitabın tamamlanamamış olduğunu düşünememiştim. Kafka’nın bu bitmemiş romanı, bitmemiş haliyle bile aynı Dönüşüm gibi vurucu ve çok düşündürücü bir roman.
Tıpkı Gregor Samsa’nın bir gün böcek olarak uyanması gibi, bu roman da Josef K. adlı karakterin bir sabah tutuklanmasıyla başlar. Bir suç işlemiştir Josef K. -ne olduğu belli değil-; davası vardır -kimin tarafından yargılandığı belli değil-. Romandaki düz, direkt dil, durumun abesliğini iyice ortaya çıkarıyor. Oradan buraya, buradan şuraya dolanan cümleler yok. Çok uzun paragraflar var; ama dolandırmalar az. Romanın ilk yarısı bu dava meselesini anlamak, görmek üzerine kurulu. Franz Kafka bu anlaşılmazlığın altından başarıyla kalkıyor. Bürokrasinin dönmeyen çarkları insanın içini karartır bir halde anlatılıyor. O bitmeyen paragrafların neyin simgesi olduğunu yavaş yavaş anlıyorsunuz.
Ortada korkunç bir anlamazlık varken herkesin de aynı derece bir kayıtsızlığı var. Bu noktadan itibaren sembolik düşünme işin içine girmeye başlıyor: Bu dava dedikleri bu hayat mı? Biz aslında tıpkı romandaki gibi bilmediğimiz bir suçtan ötürü ceza mı çekiyoruz bu hayatta? Bu hayatın anlamsızlığı mı mesele? Tüm bu anlam kaygısı ortada koskocaman dururken romandaki karakterler gibi kayıtsızlık yapıyor olmamız çok büyük sıkıntı değil mi? Hatta daha da kötüsü, herkes bu anlamsızlığın farkında ama umursamıyor ve sadece sistemden ne kadar çok alabildiğine-veya ne kadar az kaybedebildiğine- mi bakıyor? Bu tür sembolik düşünce tarzıyla okunduğunda roman çok daha değerli bir
Batının dejenere olmuş kültürüne hayran olmuş, yozlaşmış insanlarımız İnsanlarımız batının sadece ahlaka aykırı yaşam biçimine yeme, içme, giyinme ve eğlence hayatına özenmekte bunu yaparken de dininden, töresinden; milli, manevi, ahlaki değerlerinden kopmakta, insanlığını da kaybetmekte ve bunalımlara da düşmektedir. İnsanların kendine olan saygısını yitirmemesi ve ruhsal dengesini koruması için kendi toplumunun geleneklerinden kopmadan yaşaması batılı olmayı yaşantı biçimi olarak değil ilme ve bilme sahip çıkmak olarak anlamalıdır.
Romanda Behiç ve ailesi için söylenen şu sözler ana fikir hakkında büyük ipuçları verir “ ... Siz benden değilsiniz, Türk ve Müslüman cemiyetinden değilsiniz, bu memlekete, izini belli etmeyen kör yılanlar gibi sokulmuşsunuz...”(s.186)