Yaşam ile ölüm arasındaki ince çizgide gidip gelmiş bir başyapıt.Yazar,kelimeleri o kadar özenle serpiştirmişki...Alışık olmadığım şimdiki zamanla yazılmış,bu bana fikirlerini yazmadan uyumadığını gösteriyor.Bakış açısını o kadar iyi aktarmışki ölüm,yaşam,yalnızlık ve sevgi gibi birbirine aykırı kelimelerin manası arasında bizi oradan oraya sürüklemiş.Vurgulu bir vasiyetname niteliği güdüyor öte yandan.
Arkasından ucu görünmez karanlıklara sürükleyen bir havası var sanki-karanlık tonları ve hava kapalı-
Yazar,alışık olduğumuz bu aykırı kelimeleri, aslında onları anlamaya ,kavramaya, ne kadar uzak olduğumuzu bize sorgulatırken; sadece kabuktan ibaret ifadelerin -anlam olarak- duyulmaya alışılmıştan öteye gidemediğini vurguluyor.Bunun gerçekliği altında ezilecek gibi oluyoruz.
Kim tanımlayabilirki ölümü zaten kesin olarak ; yok olmak mı, sonsuz olmak mı yoksa döngünün bir parçası olmak mı ?
Yanı sıra bir sürü iç çekiş ve kasvetin olduğu, bu eseri elinden bırakmak istemiyor insan.
Öyküleyici anlatımla sunulmuş fakat ansızın betimlemelerle ve sıralı cümlelerin yoğunluğu ve iç çekişlerin farklı bir şöleniyle, bize sunulduğu entellektüel bir örgü katıyor işin içine.
''Duygular, duygular, duygular. Bırak kentleri, bırak yapıların görkemini, yoksulluğunu, bırak yolları, istasyonları, insanları, yabancıları, sevdiklerini, çocukluğunu, ölen uzaklardaki insanlarını, bırak, bırak, bırak içinde seni kemiren seni bırak. Bak nerelere varıyor gökyüzü. Hangi zamanlara, hangi sonsuzluğa.. ''
Bazen gitmek istersiniz ya!
Bilinmeyen yollara , şehrin bütün ışıklarını söndürmek istersiniz ya! Yıldızlara bir adım daha ulaşabileceğinize inanarak...
Ağlamaklısınız belkide, eksik bir yanınız var ama ne ? işte tam bu anda Tezer düşüyor yollara, eksikliğimizi suratımıza çarparak, eksikliğini