“Annem bugün öldü. Belki dün. Bilmiyorum.”
Bu cümle, romanın ana karakteri Meursault’nun hayata bakışını ve topluma yabancılaşmasını en yalın şekilde ortaya koyar. Annesinin ölüm haberini alan Meursault, cenazeye katılır; fakat davranışları, toplumun beklediği yas ve duygusal tepkilerden bütünüyle farklıdır. Hatta annesinin cesedi başında sütlü kahvesini içmesi, onun sıradan bir günü yaşarmışçasına serinkanlı ve mesafeli duruşunu simgeler.
Roman, aslında hayatın anlamını arayan ama bu arayışta sürekli bir boşlukla karşılaşan bireyin hikâyesidir. Meursault, duygularını abartmaz, toplumsal kalıplara uygun davranmaz ve hangi durumda nasıl hissetmesi gerektiğini önemsemez. Bu tavır, onu çevresinden ayırır ve “yabancı” kimliğini belirginleştirir.
Camus, Meursault’nun kendine ve dış dünyaya olan mesafesini son derece sade ama aynı zamanda derinlikli bir dille işler. Dışarıdan kayıtsız görünen bu karakter aslında dürüsttür; hissetmediği duyguları sergilemez. Annesinin ölümü, ilişkileri ve hayatındaki seçimlere karşı aynı nesnellikle yaklaşması, onun yaşam felsefesinin bir yansımasıdır.
Romanın sonlarına doğru Meursault, hayatın rasyonel bir anlam taşımadığını kabul eder. Ancak bu kabul, onu umutsuzluğa sürüklemez; aksine özgürleştirir. Ölümün kaçınılmazlığını kabullendiğinde korkularından arınır ve hayatın her şeye rağmen yaşanmaya değer olduğunu kavrar. Bu nokta, Camus’nun “absürd” felsefesinin en somut ifadesidir.
Yabancı, bireyin topluma yabancılaşmasını, anlam arayışının sonuçsuzluğunu ve hayatın absürd doğasını çarpıcı bir şekilde işler. Camus, Meursault aracılığıyla hem insanın varoluşunu sorgulatır hem de sahici bir yaşamın ancak hayatı olduğu gibi kabul etmekle mümkün olabileceğini gösterir. Bu yönüyle eser, yalnızca modern edebiyatın değil, aynı zamanda varoluşçu