(9 yaşında)
Luna'nın beni önemsediği için böyle davrandığını söylüyordu. İtiraf edecek değildim ama ben de onu önemsiyordum.
Omzuma dokundu. Başka bir sayfaya geçtim.
"Açık elini çenenin yanında ileri geri sallamak kaltak demekmiş. Dostum, baban sana bunu öğrettiğimi öğrenirse beni öldürür."
Omzuma sert bir tokat atıp tırnağını etime batırdı. Cümlemin ortasında ona baktım. "N'oldu?"
"İyi misin?" diye sordu işaret dilinde.
İşaret dilini pek kullanmazdı. Luna konuşamıyor değildi, konuşabiliyordu ama konuşmak istemiyordu.
Teknik olarak konuşabiliyordu yani. Şimdiye kadar bir şey söylediğini hiç duymamıştım. Ama annemle babam konuşabildiğini söylüyorlardı. Onun derdi sesiyle değildi. Dünyaylaydı.
Luna'yı anlıyordum. Ben de dünyadan nefret ediyordum.
Yalnızca farklı şekillerde ediyorduk.
Omuz silktim. "Evet."
"Arkadaşlar birbirlerinin küçük şeyler yüzünden üzülmesine izin vermez," dedi elleriyle.
Cumada hoca ne anlattı biliyor musun? O muhterem zat, kızı Fatıma'nın evine bakan duvarına bir pencere açtırmış onu her gün görebilmek için. Neden, çünkü kızı onun hazinesiydi. Böyle demişti babam.
Ne zaman yağmur yağsa ve ne zaman sonsuza kadar kaybedilmiş bir zaman ve mekân için akıl almaz bir özlem hissetsem ön verandaya çıkıp yağmurun içinden sokağa bakar ve babam orada olacak diye hafif bir ürperti hissederdim. Onun yüzüne daha yakından bakmak için bir sandalyenin üzerine her çıktığımda, onun, dünyanın hayatı boyunca bulunduğu- farklı yerlerinde hâlâ yaşadığını düşünürdüm.