Kitabın arka kapağındaki tanıtım yazısı tam özetlemiş on öykülü bu kitabı. Kapaktaki fotoğraftan bir sandalye çekip otursak hiç de eğreti durmayız bu hikayelerde anlatılanlarla.
Bir şiir kitabı gibi yeniden yeniden okunabilir. Barış Bıçakçı güzelliği, bu kadar sade bir anlatımla bu kadar çarpıcı olmayı başarması. Çocukluk hâllerini o saflığı bozmadan anlatması. Öyle tanıdık geliyor ki anlattıkları bi şekilde öyle yaşamış, öyle hissetmişsinizdir.
Alışılmışın dışında bir öykücü. Önceki kitaplarının da isimlerinin etkisiyle olacak ( İlahi Bugs Bunny Komedyası'na İki Ciltlik Metro Bileti ) ( Şu Çay Demleninceye Kadar ) mizahi, ironik bir sülupla karşılaşacağımı düşünmüştüm, hatta belki Afilli Filintalar'a selam eden bir taraf... Ama hayat çoğu zaman hayal kırıklıklarından oluşmuyor mu? :) Belki durum diğer kitaplarında öyledir de ben bu kitabına denk gelmişimdir. Kötü bir üslup mu peki? Asla değil. Savruk cümleleri yok. Öykülerinde ele aldığı konular da öyle çarpıcı değil. Ama yine de kendini okutmayı başarıyor. Bunda belki de öykülerinin birbiriyle kesişmesinin etkisi var. Kesişen öyküler evet, bir öyküdeki yan kişilerden biri diğer öykünün baş kişisi olarak karşımıza çıkıyor. Böylece kitap da bütünleniyor sanki, yani biraz öykü olmaktan uzaklaşıyor . Yine de her biri tek başına da okutturabilir kendini. Tadımlık okuma yapmadan edinmeyin derim ben yine de :) Kitabın sonunda " Birkaç Son Not" başlığının altında öykülerin doğuş hikâyelerine de yer vermiş yazar. Bir yazar buna neden gerek duyar bilemedim.
Bir arkadaşımın "Ankarasever biri olarak çok keyif alacağını düşünüyorum." diyerek elime tutuşturduğu bir kitap. Eve gelince bir iki sayfa çevirdim, fotoğraflarına baktım derken başlayıverdim kitaba. Biraz tereddüt ediyordum işin aslı, tarafsız olmayacağını düşünerek. Ama bir anı kitabından da bunu beklemek biraz haksızlık sanırım :) Bir insanın hayatıyla birlikte Türkiye'nin ilk yıllarını okumak keyifli oldu. Kafamda bir türlü oturtamadığım kronolojiyi netleştirdi. Ankara'nın ilk hallerine tanık etti. Serinin ikinci kitabını okumaya da teşvik etti.
İşte yine kitabıyla uyumsuz bir kapak daha. Evet öyküler renkli, şeker kutusu da var ama sarı muhabbet kuşuna Limon adını koyuvermek gibi kolaycı olmamış mı bu kapak?. Aradan bunca zaman geçmesine rağmen tazeliğini koruyan öyküler bunlar. Toplumun her kesiminden insanın yer aldığı, ustanın gözlem gücüne kaleminin lezzetini eklediği öyküler. "Şeker Kutusu"nun yolculuğunu, "Babafingo"da kasabanın işini bilen Senai Efendisini, "İnsan Sarrafları"nın nasıl yanıldığını, artık kimselerin oynamadığı "Gazoz Kapakları"yla çocukluğun saflığını, "Patron İçerde mi?" sorusunu yönelten bugün bile tanıdığımız gazateciyi, "Parti Adına" olunca değişen işleri, hesapları, "Morfin İğnesi"nde cezaevindeki veremliler koğuşunu(ki kendisi de verem hastasıydı), "İş"te uyanık bir girişimciyi, "Atlet Komple"de yüksek atmaları, "Dalga Katibi" ile devlet işlerinin değişmez işleyişini, "Siz kim?Yılbaşı Kim?"de hak sahibi olmak için neler gerektiğini, "Taksimdeki Ev"de bir garip bahtsızlığı, "Bonodan Battım"da olmayan paralarla dönen ticareti, "Kapat Çeneni"de değişmeyen sağlık hizmetlerini, "Selami Bey'in Şatosu"nda hayallerin nasıl değiştiğini dupduru anlatıvermiş.Bize de keyifle okuması düşmüş.
Şeker KutusuRıfat Ilgaz · Çınar Yayınları · 2017648 okunma