Üstün Başarı #okudumbitti
Acar Baltaş’tan okuduğum ilk kitaptı ve açıkçası yazarın sade, anlaşılır ama bir o kadar da sağlam duran kalemini çok sevdim. Üstün Başarı, isminden dolayı ilk bakışta sadece ders çalışma ya da sınavlara hazırlanma kitabı gibi görünebilir; ama aslında bundan çok daha fazlası.
Kitap başarıyı yalnızca yüksek notlar, iyi okullar ya da parlak kariyerler üzerinden anlatmıyor. İnsanın kendi potansiyelini tanıması, onu hayata geçirmesi, öğrenmeyi sürdürebilmesi ve bunu yaparken ruhsal dengesini de koruyabilmesi üzerine çok güzel bir yol haritası sunuyor. Bu yönüyle hem öğrenciler hem anne babalar hem de kendini geliştirmek isteyen herkes için okunabilecek bir kitap olmuş.
En sevdiğim tarafı, “hadi motive ol, her şeyi başarırsın” gibi havada kalan cümlelerle ilerlememesi oldu. Daha gerçekçi, daha uygulanabilir ve insanı suçlamadan düşündüren bir dili var. Erteleme, odaklanma, sınav kaygısı, öğrenilen bilgiyi kalıcı hâle getirme, hedef belirleme gibi konulara değinirken insan ister istemez kendi alışkanlıklarını da sorguluyor. Ben okurken bazı yerlerde “Evet, ben bunu biliyorum ama uygulamıyorum” diye düşündüm.
Özellikle öğrenmenin sadece masa başında geçirilen saatlerden ibaret olmadığını göstermesi çok kıymetliydi. Duygusal denge, olumlu tutum, anlam duygusu ve kişinin kendini tanıması da başarının bir parçası olarak ele alınmış. Bu bakış açısı kitabı kuru bir çalışma rehberi olmaktan çıkarıp daha bütüncül bir kişisel gelişim kaynağına dönüştürüyor.
Anlatımı akademik terimlerle yorucu hâle gelmeden ilerliyor. Sanki alanında çok deneyimli biri karşınıza oturmuş da size sakin sakin “Bak, başarı böyle bir şey; acele etmeden, kendini tanıyarak ve doğru yöntemlerle ilerleyebilirsin” diyormuş gibi. Bu samimi ve güven veren tonu çok sevdim.
Bence
Üstün BaşarıAcar Baltaş · Doğan Kitap · 2026321 okunma
Cumhuriyet döneminin tanınmış yazarlarından Orhan Kemal'e ait romanımız Baba Evi ve Avare Yıllar olarak iki bölümden oluşmakta. Türk edebiyatında çocukluktan gençliğe geçişi en iyi anlatan eserlerden biri olan bu kitabımızın toplam sayfa sayısı iki yüz yirmi bir. İlk bölümü oluşturan ''Baba Evi'' ise doksan yedi sayfa.
Kitap girişi Orhan Kemal'in hayatına ve eserlerine ayrılarak yazar hakkında ön bilgilendirme yapılmış. Orhan Kemal edebi hayatına şiirle başlamış ancak şiirin yanında deneme niteliğinde olan düzyazılar da yazmaktaymış. Orhan Kemal’in çalışmaları arasında bir roman denemesi bulan ve çok beğendiğini belirterek ona “Bırak şiiri miiri birader; hikaye yaz, roman yaz sen” diyen Nazım Hikmet'le olan tanışıklığının da bin dokuz yüz kırk yılında Bursa Cezaevinde olduğunu bu bilgilendirmelerden dolayı öğreniyoruz.
Kitabımızın ilk bölümünde yer alan eser adı Baba Evi...
Otobiyografi türündeki bu eserde kimi zaman biyografik öğelerden de faydalanılarak; toplumda saygınlığı bulunan, statü sahibi, ataerkil bir ailenin konakta yaşadığı günler anlatılır.. Önsözde yazar Adana kahvehanelerinden birinde Küçük Adamı tanıdığını sohbet sırasında onun hayatından etkilendiğini ve yazmaya karar verdiğinden bahseder. Küçük Adamın hikayesidir kitapta anlatılan ancak Orhan Kemalin hayatını az çok bilenler kurgusal karakterlerin yanında kendi hayatından derin izler taşıdığını rahatlıkla görebilirler.
Baba evinin anlatımı Çanakkale savaşlarının devam ettiği dönemde küçük adamın doğumunun dedesi tarafından askeri görevde olan babaya telgraf çekilerek haber edilmesiyle başlar. İlerleyen sayfalarda Osmanlı’nın son demlerinde zaman zaman görevi dolayısıyla başka şehirlere gitmek zorunda kalan otoriter, despot bir yapıya sahip babanın çocuklarının okumasını, onların saygın bir meslek
Baba EviOrhan Kemal · Everest Yayınları · 20082,757 okunma
Hani Avrupa'nın en prestijli sanat galerilerinden birinde sergilenen bi muz tuvali vardır ya, Murakami de günümüz edebiyat dünyasında o muz portresini temsil eden kişidir diye düşünüyorum. Yani insan bir kitabını okur ve bu lafı derse belki önyargı, belki de anlayışsızlık diye yorumlanabilir, buna okeyim. Ama aynı yazarın diğer kitaplarını okuduktan sonra da da aynı şeyi derse burada cidden düşünülmesi gereken bir şey vardır.
Ben şahsen Murakami'nin günümüz çarpık sanat ve edebiyat anlayışının bir ürünü olduğunu, o "ne yaptığını çok iyi bilen yazar!" sloganının altında da safi fos bir ezik olduğunu düşünüyorum. Murakami resmen amerikan "üstkimliği" psikolojisinin altına kendini yatırmış, komplekslerinin farkında olmayan, ezik bir temcit pilavcısı. Metinlerinde hep aynı konular ve kelimelerin altında da aynı zihniyet var: cinsellik, etik dışılık ve kompleks. Peki diyelim, belki bu aykırılıkları zekice birbirine bağlamıştır, bu kadar ünlü ve emin olunan bir yazar olduğuna göre bunları ustaca bir bağlamla sunuyordur diyorsunuz, "o seks ama aslında seks değil, rüya ama rüya değil, tecavüz ama tecavüz değil işte" lafları ve anlatılarının herhalde beklenmedik, alışılmışı bozan ve mutlaka mantıklı bir sebep sonuç ilişkisi vardır diyorsunuz, sayfalarca safi bu konular üzerinden dönen mevzuları okuyor duruyorsunuz, ama sonra bir bakıyorsunuz hiçbir bağlam yok. Yazar meğerse safi yazıp geçiyormuş. Olaylar bildiğin sebep sonuç ilişkisinden bağımsız. Hadi onu da sktir ettik diyelim, belki bize başka bir bağlam sunar diyorsunuz, yok. yazar onu da vermiyor .d sadece şu var "her şey inanılmaz elit, bak ara sıra çoh ilginç karakterlerle sizin iştahınızı da açıyorum, ara sıra yunan tragedyasına dokunduruyorum (sebep sonuç arıyosanız bu sayın iştee) filan..." Ya bu arada o ilginç
Bir yazarı okumakta ve anlamakta hiç bu kadar zorlandığımı hatırlamıyorum. Palomar’dan sonra bu okuduğum ikinci kitabı oldu, belki de yanlış kitaplardan başladım bilemiyorum. Görünmez Kentler’i de almış olduğum için okuyacağım, oradan da bir şey alamazsam sanırım tekrar okumayacağım bir yazar.
Şöyle bir his veriyor bana, ben çok şey biliyorum, bak böyle dolambaçlı cümleleri nasıl da kuruyorum, sen bunları anlamasan da olur ama anlayabilmelisin diyen bir yazar…
Seveni çok, kıymetli de bir isim, gömmek benim haddim değil ama ben Calvino ile çok istememe rağmen anlaşabilmiş değilim. Epey tecrübeli bir okur olduğum için de bunun suçluluğunu duymuyorum. Üzülüyorum diyebilirim.
Bu kitabını kurgu okumayı seven Tarot meraklılarının özellikle seveceğini ve daha iyi anlayacağını düşünüyorum. Kolektif bilinçdışının bir temsili olarak tarot kartlarını kullanıyor ve onlar üzerinden hikayeler anlatıyor. Fikir şahane ama gel gör ki hikayelerin içine girmek kolay değil. Belki minicik olarak siyah-beyaz verilen kart görselleri renkli ve daha büyük olabilseydi (ki böyle bir tasarımı koskoca YKY neden yapmadı anlamak zor) durum farklı olabilirdi.
İnsanın donması için illa karın altında kalması gerekmiyor, bazen hatıralar da insanı yavaş yavaş donduruyor. Soğuk sadece mekânın soğuğu değil burada; insanın içine, geçmişine, vicdanına, hatta aklına kadar işleyen bir şey. Kitabı okurken sürekli o ayazı hissettim. Sanki her cümlede biraz daha nefes buğulanıyor, insan biraz daha kendi içine kapanıyor.
Romanın merkezinde doğuda askerlik yapan Asil var. Nöbetler, kar, disiplin, yalnızlık, ölüm fikri ve insanın kendi zihninin içinde dönüp duran o karanlık sesler… Ama Ziyan sadece askerlik anlatısı gibi kalmıyor. Bir noktadan sonra geçmiş bugünün içine hayalet gibi sızıyor. Ziya Hurşit’le kurulan o yarı gerçek yarı sanrılı alan kitabı bambaşka bir yere taşıyor. Tarih dediğimiz şey de bazen böyle değil mi zaten? Bitmiş gibi duruyor ama bir yerden çıkıp insanın boğazına yapışıyor.
Bir de Asil’in bizi ister istemez Azil'e doğru yönlendiren tarafı var. Bunu sadece iki roman arasında bağlantı kurulmuş diye okumamak lazım. Günday’da bazı karakterler kendi romanlarında kapanıp kalmıyor; başka bir kitabın kapısını da aralıyorlar. Asil’in içindeki soğuk, yabancılaşma ve kendine bile uzak düşme hâli *Ziyan*da başka bir renge bürünüyor. Sanki Azil de başlayan karanlık, burada askerî bir ayazın içinde tekrar nefes alıyor. Bu bağlantıyı fark etmek, kitabı benim gözümde daha da ilginç yaptı.
Hakan Günday’ın dilini seven biri olarak burada yine o sert, karanlık, bazen insanın yüzüne tokat gibi çarpan cümleleri buldum. Adam bazı şeyleri süslemiyor; acıyı da, çürümeyi de, insanın içindeki karanlığı da doğrudan koyuyor önümüze. Ama dürüst olayım, bazı yerlerde o keskin tespitler hikâyenin önüne geçiyor gibi geldi bana. Günday okurken bunu bazen yaşıyorum: Cümle çok güçlü, fikir çok sert, ama bir noktadan sonra metin “bak şimdi sana ne
ZiyanHakan Günday · Doğan Kitap · 20196,3bin okunma
Suç ve caza kalk baban geldi. Raskolnikov hadi bi içeri bak ben içerde miyim , Ferit t , d , id , Ferid , Matmazel Nuriye , üzülme Nuriye teyze, ben sana asla Noralya demeyeceğim.