Soğuk bir Petersburg sabahında, kalabalığın içinde varlığı neredeyse kimseye değmeyen Akakiy Akakiyeviç ile yürümeye başlıyoruz. O, büyük sözlerin, büyük kavgaların, büyük iddiaların insanı değil; mürekkep kokulu masasına eğilmiş, harflerin arasında kendine daracık bir hayat kurmuş sessiz bir memur. Onun dünyasında macera yok gibi görünür ama asıl mesele de burada başlar: Bazen en küçük hayatlar, en büyük acıları en sessiz şekilde taşır. Akakiy’in yıpranmış giysisi sadece eskiyen bir eşya değildir; yoksulluğun, görünmezliğin ve insanların acımasız bakışlarının üstüne dikilmiş kumaş hâlidir.
Yeni bir kıyafet diktirme fikri, onun hayatında sıradan bir ihtiyaç olmaktan çıkar, neredeyse küçük bir kurtuluş törenine dönüşür. Akakiy para biriktirirken sadece kumaş satın almaya çalışmaz; biraz sıcaklık, biraz saygı, biraz da “ben de buradayım” deme hakkı arar. O yeni giysi omzuna konduğu an, sanki dünya onu ilk kez fark eder. Çalıştığı yerdeki insanlar değişir, bakışlar değişir, konuşmalar değişir. Fakat bu fark edilişin acı tarafı şudur: İnsanlar Akakiy’i insan olduğu için değil, dışındaki kabuk değiştiği için görür. Sonra o kabuk çalınır ve geriye yalnızca üşüyen bir beden değil, yeniden silinmiş bir ruh kalır.
Hikâyenin en sert tarafı, Akakiy’in hırsızlardan çok insanlardan darbe yemesidir. Yardım istemek için gittiği makam sahibi, adalet dağıtan biri değil, sesini büyütmekten insanlığını küçültmüş bir duvar gibidir. Küçük memurun karşısında devlet, merhametli bir kapı değil; soğuk, yüksek ve yankısız bir merdivene dönüşür. Bu yüzden metin sadece bir yoksulluk anlatısı değildir; insanın toplum içinde nasıl silindiğini, değerin nasıl kıyafete, mevkiye ve yüksek sese bağlandığını gösteren ince ama acımasız bir aynadır.
Sonunda ortaya çıkan hayalet havası, basit bir korku