• 128 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    Kutadgu Bilig adlı manzum eserin özgün bir eser olup olmadığı ya da Çin, Hint, İran, Arap kültürlerinden esinlenip esinlenmediğine dair yerli ve yabancı yazar ve araştırmacıların görüşlerine yer vermesinin yanısıra; önemli beyitleri özgün biçimi ve günümüz Türkçesi ile ele alıp ayet ve hadislerle ilişkisini inceleyen bir çalışma.

    Bu kitaptaki muhtelif görüşler ve Kutadgu Bilig'in Türklerin İslamiyet ile yeni tanıştığı bir dönemde yazıldığı göz önüne alındiginda, eserin özgün bir eser olduğu düşüncesi çok uzak gelmiyor. Kutadgu Bilig ile ilgili detaylı bir inceleme yapmaya yeterli zamanı olmayan ancak eser hakkında fikir sahibi olmak isteyenlerin kolayca ve çok kısa bir süre içinde okuyabileceği bir kitap.

    Eser içeriği genel olarak birey bazında sahip olunması gereken özellikler ve kaçınılması gereken hal ve durumlar ile ilgili.

    Ben elektronik kitap formatında iki saatten kısa bir sürede okudum ancak günümüz Türkçesine çevrilmiş beyitleri detaylı olarak inceleyecek olursanız bu süre uzayabilir.

    Bu kitap, Yusuf Has Hacib'e ait olan Kutadgu Bilig adlı eserin ne kadar önemli olduğunu bana birkez daha hatırlattı ve bende şu düşünceyi uyandırdı; öyle veya böyle, millî hassasiyeti olan her okurun kitaplığında Kutadgu Bilig'e de yer verilmeli.
    Sonuç olarak, gercekten dikkate değer bir çalışma olmuş.
  • 440 syf.
    Bitti...

    İçimde hissettiğim duyguyu tarif edemiyorum.

    Aklımın koridorlarındaki kelimeler resmen birbiriyle çarpışıyor ve bir araya gelip cümle oluşturamıyor.

    Kürşat Başar'ın okuduğum ilk kitabı. Bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine okudum. Aslında tam anlamıyla tavsiye de değil. O birkaç kere okumuş. Benim de ilgimi çekti. Çünkü ben bir kitabı ikinciye okuyacak sabra sahip değilim. Nedendir bilmiyorum. İkinciye üçüncüye okuduğum kitap sayısı bir elin parmaklarını geçmez.

    "Başucumda Müzik" te bir aşk öykü anlatılıyor. Yasak bir aşk...

    Yaptığım arastirmalarla(Google) gerçekten böyle bir aşk yaşanmış. 1960 ve birkaç yıl öncesinde başlayan bir aşk. Dönemin siyasilerinden biriyle yaşanan gözü kara bir aşk...

    Kitabın anlatıcısı aynı zamanda bu aşkın kadın kahramanı. Adını bilmiyoruz.

    Çok güçlü bir karaktere sahip bir kadın. Ne istediğini bilen, kuralları ve toplumsal baskıyı umursamayan, özgürce kendini ifade edebilen bir kadın.
    Öyle bir aşk ki ikinci kadın olmak onun için hiçbir şey ifade etmiyor. O sevdiğine kavuştuğunda bütün dünyayı, zamanı unutup o anda yaşıyor.

    İkilemde kaldığım çok anlar oldu.
    Bilemiyorum...

    Ama aşkın şiddetini kesinlikle hissedeceğiniz bir kitap.
    Benim için nerdeyse her satırın altı çizilecek kadar güzeldi.
    Yazarın üslûbunu beğendim. Beni etkiledi.

    Bir de en çok etkilendiğini nokta arkadaşlık. Kadın kahramanımızın arkadaşıyla olan bağı. Böyle bir arkadaşlık günümüzde yok. Ya da bana rast gelmedi.

    Şuna da dikkat çekmek istiyorum. Başar, bir kadının düşüncelerini ve hislerini çok ince ayrıntısına kadar kaleme almış bir erkek yazar.
    Bana Zweig i hatırlattı :)

    Kendisi kitabın başında şunları söylüyor:

    "Bazen kendimizi bir hayalin içinde sanırız ama aslında yaşadıklarımız gerçek. Bazen de her şeyi gerçek sanarken aslında yalnızca hayal gördüğümüzün farkına varmayız. Bu kitapta yazılanların hepsi gerçektir. Ama aynı zamanda hepsi yalan. Çünkü onu ben yazdım."

    Buyurun işin içinden siz çıkın.
    İyi okumalar...
  • 302 syf.
    ·12 günde·Beğendi·10/10
    Zamanın değerini ve modern zaman sömürgesini anlatabilecek daha iyi bir kitap olmazdı. Michael Ende muazzam metaforlar kullanmış hayranlık uyandırdı doğrusu.
  • 64 syf.
    ·2 günde·Beğendi
    Kitapta en sevdiğim öyküler “Acıya Demir Atmak” ve “Ah Minik Kuşum” öyküleri oldu. Kitaptan çıkardığım en büyük ders insanın geçmişini sevmesinin,geçmişiyle gurur duymasının ne kadar önemli olduğunu anlamak oldu.
    “Geçmiş yılları ahlar oflar çekerek gözden geçirirken bir de bakıyorsun ki günleri saatleri pamuk gibi didiklemeye başlamışsın”
    Bilmem ki keşkesiz bir hayat mümkün müdür? İnsan her gününü son günü gibi yaşıyorsa zamanı iyi değerlendiremediğinden pişman olabilir mi?
    Aynı zamanda kitapta geçen “korkmaktan korktuğumu ve nasıl nefret ettiğimi de bilirsin” cümlesini çok sevdim. Çünkü vicdanı rahat olan bir insanın hiçbir korkusu ve endişesi olmaması gerektiğini bir kez daha hatırlattı bana.
    Kitapta en sevdiğim alıntı:
    “Çünkü sen kendini yenileyemeyecek kadar güçsüz kalırsan ölürsün” alıntısı oldu.
    Kitaptaki en son öykü olan “Ah Minik Kuşum” öyküsünde yazar mutsuz bir evliliğin kadındaki etkilerini çok dokunaklı anlatmış. Ah Minik Kuşum öyküsünde kadın mutsuz evliliğini kuşu Meltem’e anlatıyor. Evlendikten sonra kocasının dünyasındaki bütün renklere kir bulaştırdığını anlatıyor.Nefret ediyorum aydınlık hayatlara karanlıklarını bulaştıran insanlardan. Neden iyi insanların neşeli ve renkli hayatlarına karanlıklarını bulaştırıyorlar? Kendi karanlıklarında boğulsun hepsi...
    Yani öyküleri zaten çok fazla severim. Bu öykü kitabını da çok çok sevdim.
  • "Bu, bana Ardenler Taaruzu'nda Almanya'nın ABD'den teslim olmasını istediği zamanı hatırlattı," dedim. "Sanırım bu ateşkes teklifine, General McAuliffe'in o teklife söylediğini söyleyeceğim: Defol."
  • Polonyalı yönetmen Krzysztof Kieslowski bütün filmlerinde insanın görünmeyen içlerine doğru bakar. Ölüm yaşlılık kaygı ve nefret duygularının gündelik yaşamda nasıl karşılıkları olabileceğine, insanda nasıl göründüğüne kafa yormuş bir yönetmen. Görsel dilin müzik eşliğinde bir şölene dönüştüğü bir filminden söz edeceğim; ‘‘Üç Renk Üçlemesi’’nin (Three Colors Trilogy) kimilerine göre en iyi bölümü olan Mavi filmi (1993). Bir kadının yalnızlıkla nasıl baş edebileceğine dair öznel bir çıkarsama. Bir trafik kazasında çok sevdiği, aynı zamanda dünyanın en önemli bestecilerinden biri olan eşini ve kızını kaybeden Julie, bu dayanılmaz kaybın ardından yaşama nasıl tutunacaktır?
    Filmin renginin neden mavi olduğunu hissedebiliyor insan. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir hayatta, gökyüzü ve su gibi akan bir özgürlük de, kuşku ve yalnızlıkta insan için. Kazadan önce ilkin küçük kızın mavi renkli mendili uçar arka camdan. Film boyunca rengin mavi olması sıcaklıktan çok gerçekliğin duygusunu vermek için olabilir. Kaykayla yolda kayan bir genç direksiyon hâkimiyetini şu ya da bu sebeple kaybedip bütün gücüyle ağaca çarpan ve un ufak olan arabayı görmüş ve sadece kadının sağ kaldığını anlamıştır. Fakat iyi bir eş ve baba olan müzisyenimizin son sözlerini de işitir, ailesini eğlendirmek için anlattığı bir fıkrayı tamamlamaktadır son nefesini verirken. Julie’nin yaşamındaki çölleşmeyi, arzunun çekilip gidişini, dünyaya yabancılaşmayı, zaman ve mekânın erimesini tek bir diyalog olmadan hissettirmek… Sinemanın manası da sihri de bu olsa gerek. Fakat Julie, ilk bakışta bize oldukça uzak, acıyı içine atıp tırnaklarını kalbine batıran bir kadın profiline alışkın olan kültürümüz için yadırgatıcı. Bağırıp çağıran hastanenin camlarını kıran birine o kadar da aşina değiliz. Hapların hepsini yutmaya kalkışmak da intiharın ağır dinî sorumluluğu yüzünden pek olası değil bu diyarlarda. Arkadaş ya da akraba tek bir yakınının yanında olmayışı ise tek başınalık nimetini öne çıkaran modernliğin zalimane külfeti olarak görülebilir.
    Mavi dipsiz yalnızlık
    Kadının özgürleşmesi ile eşinden kalacak hiçbir mülke müdanasının olmaması arasında kuvvetli ilişki var. Özgürlük, çalışmadan yaşamını sürdürme lüksüne sahip kadınların işi yönetmene göre. Bir de inkâr ve kabullenme salınımında acıyı gizleme ve hiçbir insanla paylaşmama hâli var ki bunun ancak yüzme havuzunda dışa vurulabilmesi de yalnızlığın modern bertarafı.
    Julie cenaze törenini hastane yatağında izleyebiliyordu ancak. Dünyanın en önemli bestecilerinden biri olan büyük müzisyen elim bir kazayla hayatını kaybetmiş, hiç kimse böyle bir ölümü kolayca kabul edemez mealli tören cümleleriyle defnedilmekte. Patrice AB’nin ortak marşı olarak kullanılmak üzere çok büyük bir proje müziğini bestelemiş ve son rötuşlarını yapmakta iken hayat bitivermiştir. Bugüne kadar bestelediği müziklerin çoğunda Julie’nin desteği vardır hatta bizzat bestelemektedir kimi müzik çevrelerine göre. Bu konuda gazetecilerin sorularını cevaplamaz Julie.
    Kocaman eve bir başına döndüğünde bir karşılayan vardır elbet; özgürlük sosuna bulanmış mavi, dipsiz bir yalnızlık. Burada da Julie genel geçer davranış kalıplarından ayrılır. Böyle durumlarda kadınlar bütün anıları eşyaları izleri titizlikle saklayıp bir sandığın içine özenle yerleştirirler. Julie ise şömineyi yakar ama ısınmak için değil. Kızının bütün eşyalarını, birlikte yaptıkları son resimler ve doğum gününde alınmış bebekler de dâhil, her şeyi ateşe atar. Kocasının izlerini siler yaşamından, kendisine teslim edilen Avrupa’nın beklediği o büyük bestenin yazılı olduğu kâğıtlar da dâhil.
    Geçmişe tutunmanın boşluğu yerine önü arkası görünmeyen sonsuz bir yalnızlığı deneyimlemeye hazırdır. Bu durum Iraklı sanatçı Talal Mahmud’un bronz heykelini hatırlattı bana; geçmiş ve anılar keskin paslı fakat eğimli bir bıçak gibi yukarı doğru uzanırken, her yönüyle büyük tehlikeler içerirken, acıtacağı kesin olmasına rağmen, insanın kendini çarmıha gerer gibi ona boylu boyunca sarılışı. Filmde ise tam tersi var. Yaşanmış her şeye arkanı dönüp gitmek… Peki geçmiş, ondan geçip gitmekle geçip gider mi? Bu kadar kolay mıdır geçmişin defterini dürüp arkana bakmadan yürümek?
    Herkes zerre zerre yine yalnız
    Gözünden bir damla yaş çıkmadı Julie’nin. Evin işlerini gören yılların emekçisi Marie bu yüzden çok ağladığını söyler, o ağlamadığı için. Avrupa filmlerinde bizdekinin aksine ağlamaz, dövünmez insanlar, gözyaşı çok azdır ve insanlar serinkanlılıkla karşılamış gibi görünür yaşananları. Kalpler, duygular sürekli kontrol altına alınmış ve aklın denetimine verilmiştir sanki. Jülie avukatına, hizmetçi ve bahçıvana ömür boyu yetecek bir hesap açtıktan sonra geri kalan yaşadıkları ev de dâhil bütün gayrimenkulü satması talimatı verir. Ne var ki kiraya çıktığı küçük apartman dairesinin kilerinde onu karşılayan bir fare ailesi hiçbir şeyin kolay olmayacağının ilk sinyalidir. İşte en çok burada başlıyor benzerliğimiz. Kadınların yalnız yaşarken baş etmede en çok zorlandıkları şeylerin başında gelir fareler ve haşereler. Hırsızlarla, yalnızlıklardan yararlanmaya çalışan gelişmemiş erkek taifesi de ayrı bir evrensel kâbus. Bu heyulalar hemen her kültürde belli dozlarda sıkıntı, kaygı, tereddüt ve acı vermeye devam ediyor.
    Julie’nin hayatına girip çıkan insanlar, avukatı, kocasının yakın arkadaşlarından biri, aynı apartmanda yaşayan ve eve erkek arkadaş getirip durduğu için komşular tarafından imza toplanarak atılmak istenen bir kız ve evin sokağında flüt çalan evsiz. Sonra tek başına gidilen kafeler, yapayalnız içilen kahveler, telefonla gelen, paketi haşır haşır açılıp hüzünle yenen yemekler arasında tam bir Avrupa hüznü.
    Ne iş yapıyorsunuz sorusuna “hiçbir şey” diyen ve artık yaşamın anlamını kaybetmiş gibi görünen Julie, tesadüfen öğrendiği gerçekle yeni bir aydınlanma yaşar. Kocasının yıllardır bir sevgilisi olduğunu öğrendiğinde yükselttiği üzüntü ve acı kulesi tuhaf biçimde yıkılır. Bu insan insanın hem şifası hem de cehennemidir, önermesini haklı çıkaran bir parıltı. Neredeyse Necip Fazıl’ın dizelerine ulaşır Julie: “Bütün insanlığı dövsen havanda/ Herkes zerre zerre yine yalnız.”Didem Madak ona şöyle derdi belki Ah’lar Ağacı’ndan Ve şimdi şöyle dua ediyorum Tanrı’ya:
    Olanlar oldu tanrım
    Bütün bu olanların ağırlığından beni kolla!
    Kaybolmak istemiştim bir zamanlar
    Kapının arkasında yokum demiştim
    Ve divanın altında da.
    Bulamazsınız ki artık beni,
    Hayatın ortasında.
    Sevgili bir avukatın yanında çalışan sekreterdir ve dünyaca ünlü müzisyenden hamiledir. “Seni seviyor muydu?” sorusuna aldığı olumlu cevap hürmetine evin satışını durdurup kadına bağışlar. Öyle ya kimi seviyorsa evi de onun olsun. Başkasını seven adamın bir eşyası değip dokunmasın ona. Ünlü müzisyen, sevgilisine karısının çok iyi bir kadın olduğunu, ona sonsuz güvendiğini hatta kendisinin bile ona güvenmesi gerektiğini söylerken yanılmamış. Julie için gerçek arınma da gerçek özgürlük de bir insana bağlı mutluluğun üzerindedir artık.
    Artık her insanı, her mekânı, her eşyayı görecek gözü ve zamanı var. Önünden geçip gittiğimiz bir evsize neyiniz var, diyebilir. Daha önce durup dönüp bakamayacağı nice şey… Gerçi bazı yalnızlar daha da nemrutlaşır. İnsana, özellikle de acize yoksuna iyice kapatır kendini, korunma adına. “Daima tutunacak bir şey bulmak lazım” dedi evsiz adam ona. O müziğe ve flütüne tutunmuştu. Bir seferinde kahvesini içerken yaşlı, şık fakat kemiklerindeki erime yüzünden artık neredeyse çöp kutusuna yetişemeyecek kadar küçülmüş yaşlı kadının bir cam şişeyi yerine atma çabasına tanık oluruz uzun süre. Kimse yardım etmez, çünkü herkesin acelesi vardır bu şehirde.
    Julie annesini en iyi huzurevine yerleştirir ve ziyaretine gittikçe onun hafızasının kızından hızla uzaklaşmasına tanık olur. Yalnızlaşmanın bir veçhesi de unutmaktır. İki ucu keskin bıçak gibidir bazı oluşlar, unutuşun hem nimet hem bela oluşu gibi. Unuttukça  ıssızlaşırız. Yerinden hiç kalkmayan annenin dünyaları ayağıma getiriyor dediği televizyonda, en çok kalbin zor dayanacağı aksiyon programlarını izlemesi de insan yaşamındaki zıtlıklara özlem ve arzulara güzel bir gönderme. Hiç kıpırdamayan insanın hayallerinin uzanabileceği yerlere göz kırpmak. Çok yükseklerde yürüyen ip cambazları, uçaklardan atlayan maceracılar, esnek iplere bağlı olarak uçurumlardan düşenler… Ölmüş kocasına selam yollayıp duran anneyle dertleşme ve durumunu idrak etmesini bekleme ihtimali de kalmamıştır artık.
    Yıllardır platonik olarak Julie’yi seven Patrice’in yakın müzisyen arkadaşı aşkını itiraf eder. Bestenin bir nüshasını saklamıştır. Julie yarım kalan eserin bitirilmesine yardım eder. Sevgiyle başlanmış her şeyi tamamlamıştır böylelikle. Evi vermiş, konçertoyu hitama erdirmiştir. Sevmediği ama sevgisini ve emeğini takdir ettiği adama istediğini vermeye gelmiştir sıra. Burada Cengiz Aytmatov’dan uyarlanan Selvi Boylum Al Yazmalım filmindeki benim hiç onaylamadığım maşeri vicdan çıkar karşımıza; sevgi emektir. Filmin bitiş şarkısını herkes istediği gibi onaylayıp reddetmekte serbest elbette:
    Sevgi sabırlıdır
    Sevgi her şeye inanır
    Sevgi şefkatlidir
    Sevgi asla son bulmaz
    Eğer peygamberlikte bulunabilsem, bütün sırlara
    ve bilgiye sahip olsam
    Eğer dağları yerinden oynatacak kadar inancım
    olsa ama sevgim olmasa
    Bir hiçim
    Ama peygamberlik ortadan kalkacak
    Bilgi sona erecek
    Bilgi ortadan kalkacak
    İşte böylece kalıcı olan iman ümit ve sevgidir
    Yıldız Ramazanoğlu, ‘’Yalnızlığın Mavi Yüzü’’, Bilimevi Kadın dergisi, Ekim-Kasım-Aralık 2018, sayı 7.