Gerçekçi bir gözlemle bakarsak, mevcut sivil toplum yapılarının ve meslek örgütlerinin çok büyük bir kısmının bu kimliksel kutuplaşmayı aşamadığını, hatta tam aksine o kutuplaşmanın birer kopyası haline geldiğini söyleyebiliriz. Türkiye'deki barolar, tabip odaları, mühendis odaları ya da sendikalar gibi güçlü meslek örgütleri, uzun zamandır kendi alanlarının profesyonel sorunlarından ziyade ülkenin makro-siyasi kavgalarının birer cephesi gibi faaliyet gösteriyor. Bu yapıların kendi iç seçimleri bile genellikle hak siyaseti üzerinden değil, sivil siyasetteki ittifakların (ulusalcı, muhafazakar, sol, milliyetçi kliklerin) birer güç provası şeklinde geçiyor. Durum böyle olunca, devlet aklı için bu yapıları yönetmek, bölmek ya da marjinalleştirmek son derece kolaylaşıyor. Bürokratik hafıza, sivil alanı kendi haline bırakamayacak kadar deneyimlidir. Eğer bir meslek örgütü ya da sivil yapı çizgiyi aşıp kitlesel bir hak arayışına girişecek olursa, devlet aklı onun içindeki fay hatlarını (etnik, mezhepsel veya ideolojik hassasiyetleri) tetikleyerek yapıyı kendi içinde kavgalı hale getirmeyi çok iyi bilir. Çoklu baro düzenlemesi gibi yasal müdahaleler veya kurumlara kayyum atama pratikleri, bu yapıların homojen bir sivil güç olmasını engellemek için geliştirilen araçlardır. Ancak tablonun tamamı karanlık değil. Klasik meslek örgütleri ve hantal sendikalar kutuplaşmanın pençesindeyken, daha mikro ölçekli, ideolojik bagajı hafif ve doğrudan "somut soruna" odaklanan yeni nesil sivil inisiyatifler ezberi bozabiliyor. Anadolu'nun farklı köylerinde toprağını veya suyunu korumaya çalışan insanlar, merkezdeki ideolojik kavgalara bakmaksızın çok güçlü ve partiler üstü bir hak siyaseti üretebiliyor. Büyük depremler veya kriz anlarında sivil toplumun gösterdiği o refleksif örgütlenme