Daha önce hiç gotik edebiyat eseri okumamıştım. Gotik edebiyata ilk adımımı Operadaki Hayalet ile attığım için çok mutluyum. Bir arkadaşımın önerisiyle Operadaki Hayalet’i okumaya başladım. Kitapta aşk, tutku ve delilik birbirine karışıyor. Okurken, “Erik gerçek bir canavar mı, yoksa sadece sevilmek isteyen bir adam mı?” diye sormadan edemiyorsunuz. Erik benim için yaşadıkları ve hissettikleriyle kalbimi inciten, insanlığın en yalnız yerinde yaşayan bir adam olarak kalacak.
Cam Şato’ya büyük beklentiyle başladım ve biraz hayal kırıklığıyla ilerledim. Konu güzel, hikâye akıcı. Anlatım üçüncü şahıs bakış açısından ve oldukça tanıdık, güvenli bir tarz. Cümle yapısı basit ama bunu bir eksiklik olarak görmedim. Aksine, bu sadelik bilinçli seçilmiş olabilir;
daha kompleks bir dil olay akışını bölüp sahnelerin ritmini düşürebilirdi. Duygusal geçirgenlik dozunda.
Aşırı yoğun değil ama okuru duyguda tutmayı başarıyor. Fakat çok ciddi bir problem var: editöryal süreç.
Kitabın neredeyse dörtte birinde yazım ve imla hataları,
yer yer çeviri kaynaklı, anlamı bozan kelime seçimleri var.
Bazı cümleleri anlamak için ikinci kez okumak zorunda kaldım. Bu kitabın değil, açıkça yayın sürecinin hatası.
Ve ne yazık ki okuma deneyimini ciddi şekilde zedelemiş.
Hikâyenin temposu fena değil ama olay örgüsü yavaş ilerliyor. Sürükleyici anlar var, fakat genel yapı ağır ağır açılıyor.
Sonuç olarak:
Potansiyeli yüksek, dünyası merak uyandırıcı, anlatımı güvenli. Ama editöryal hatalar kitabın etkisini belirgin şekilde düşürüyor. Devam kitaplarında bu aksaklığın düzeltilmiş olacağını umuyor ve seriye devam ediyorum.
Cam ŞatoSarah J. Maas · Dex Yayınları · 20244,955 okunma
Bir kitabın büyüklüğünü bazen satış rakamları değil, yazarının ölümünden sonra insanların ona nasıl veda ettiği gösterir.
Emile Zola öldüğünde cenazesine gelen işçiler “Zola!” diye bağırmıyorlar. “Germinal! Germinal!” diye bağırıyorlar. Çünkü artık o kitap bir romandan çıkıp bir sembole dönüşmüş oluyor. İşçilerin sesi, öfkesi ve umudu haline geliyor. Bunu öğrendiğimde kitabı ve özellikle de kitabın adının anlamını merak edip okumaya başladım.
Kitap boyunca yerin altında çalışan madencileri okuyoruz. insanların bir günlük ücret uğruna ömürlerini verdiği bir düzen… Bir noktadan sonra insanların neyi neden yaptığını değil, neden başka türlü yapamadığını düşünmeye başlıyorsunuz. İşte o noktada Germinal yalnızca bir roman olmaktan çıkıyor. İnsan, haklı olmakla kazanmak arasındaki farkı görüyor. Çünkü bazen insanlar haklıdır ama güç onlarda değildir. Ama kitabın en güzel tarafı umutsuzluğun içinde bile umudu saklaması. Bunu da kitabın isminden anlıyoruz; Germinal, Fransız Devrim Takvimi’nde baharın başladığı, toprağın altındaki tohumların filizlenmeye başladığı ayın adı. İlk bakışta bu isim kitapla çelişiyor gibi görünüyor. Çünkü roman boyunca karanlık, açlık, ölüm ve yıkım görüyoruz. Ama Zola’nın anlatmak istediği şey tam da bu. Toprağın üstünde her şey kaybedilmiş gibi görünse de, toprağın altında bir şeyler büyümeye devam ediyor. Zola’nın en büyük başarısı ise bunu bir propaganda metnine dönüştürmeden yapması.
Grev başarısız olabilir. İnsanlar ölebilir. Maden yeniden çalışmaya başlayabilir. Ama artık hiçbir şey eskisi gibi değildir. Çünkü bir kez filizlenen fikirleri yeniden toprağa gömmek mümkün değildir. Sanırım Zola’nın cenazesinde işçilerin “Germinal!” diye haykırmasının sebebi de buydu. Onlar bir kitabın adını değil; kendi umutlarını, mücadelelerini ve geleceklerini
Çok merak ederek okumaya başladım ama bana çok ağır geldi. Yazarın emeğine sağlık, bayağı bilgilendirici lakin bazı şeyler sürekli tekrar ediyormuş gibiydi. Belki konunun daha iyi anlaşılması için olabilir. Benim gibi bu konu hakkında az bir bilgiyle ilk olarak bu kitabı okumak beni baya zorladı. Bazı takıldığım cümleler de oldu. Genel olarak hızlı değil de sindire sindire okunacak bir kitap.
İncir ağacı kısmı için başladım pişman olmadım. Sadece o kısma bakarak kendimle çok ilişkilendirmiştim ama çok başka bir dünya varmış :) Akıyor gidiyor çok rahat bitecek bi kitap.
Sırça FanusSylvia Plath · Kırmızı Kedi Yayınevi · 201917,2bin okunma
Bu kitabı yıllar önce alma sebebim Oğuz Atay dünyasına ilk adımdı. Ama şimdi okumaktaki amacım bambaşkaydı.
Ben bu kitaba edebi bir merakla başlamadım; tek bir amacım vardı: mühendislik yolunda ilerleyen oğluma rehber olabilecek, ruhuna dokunacak büyük bir insanı tanımak. Sonradan hayretle öğrendim ki Oğuz Atay da bu eseri tam olarak bu yüzden, genç mühendislere ve öğrencilere örnek olsun diye kaleme almış. Kitabın yazılış amacı ile benim bir anne olarak okuma amacımın yıllar sonra böylesine güçlü bir tevafukla örtüşmesi, bu yolculuğun sıradan olmayacağının ilk işaretiydi.
Mustafa İnan’ın yoksulluk, açlık ve hastalıklarla geçen o çelimsiz çocukluk yıllarını okurken, karşımda bir tarihi figür değil, adeta korunmaya muhtaç bir evlat buldum. Bir okurdan çok koruyucu bir anneye dönüştüm satırlarda. Babasının “Senden bir şey olmaz” diyen o sert kırgınlığına inat, zamana uzanıp “Üzülme, sen olağanüstü bir çocuksun” demek, elinden tutup onu doktora götürmek, o küçük çocuğu sarmalayıp doyurmak istedim.
Kitap boyunca beni çarpan şey onun akademik dehası ya da unvanları olmadı; karakteri oldu. Çalışkanlığından ziyade yardımseverliği, insanlığı ve kibirden uzak o asil duruşu zihnime kazındı. Dünyanın en parlak üniversitelerinde, konforlu ve çok daha uzun yaşayabileceği bir hayat sürmek varken; o zorluğu, imkânsızlığı ve ülkesini seçti. Kendini bu toprağın çocuklarına adadı. Onu büyük yapan şey sadece bir bilim insanı olması değil, bu adanmışlığıyla sergilediği muazzam “iyi insan” portresiydi.
Hoca ile öğrenci arasındaki o aşılmaz mesafeleri yıkan, bilgiyi saklamak yerine öğrencileriyle bir arkadaş gibi paylaşan bir öğretmen… Bilgiyi aktarma biçimi, o bilginin kendisinden bile daha büyüleyiciydi. Anılarda sürekli yol gösteren, destek olan bu figür, içimde o kadar büyük bir