Spoiler içerir!
Saramago'nun okuduğum ilk kitabıydı ve okumaya başlar başlamaz dikkatimi ilk çeken yazarın kaleminin ne kadar kuvvetli olduğuydu. Üslubu, betimlemeleri, duyguları aktarış biçimi, zihninizde yeni kapılar açma becerisi gerçekten çok etkileyiciydi. Kendinizi kitabın içinde bulmanızı, o anı yaşamanızı ustalıkla beceriyor. Kitabın akıcılığı muazzamdı, okumaya başladığımda hiç elimden bırakmadan yarısını geçmiştim bile.
Kitabın konusuna gelecek olursak; hiç bir rahatsızlığı olmamasına rağmen aniden kör olan bir adam ve bu körlüğün bulaşıcı bir şekilde önce bu adamın etrafındakilere daha sonra tüm şehre yayılmasını anlatıyor. Şehir diyorum ama ilginç bir durum var o da bu olayların hangi ülkede veya şehirde geçtiği belli değil hatta kitapta ki hiç bir karakterin ismi yok. Karakterleri ilk kör, doktor, doktorun karısı gibi tanımlamalarla size tanıtıyor. Konumuza dönecek olursak, yaşadığımız şehirdeki tüm insanların aniden kör olduğunu düşünürsek ortaya nasıl bir kaos ortamının çıkacağını hepimiz az çok tahmin edebiliyoruz. Bu kaos ortamında insan, insan olarak kalabilir mi acaba diye sormadan edemiyorsunuz. Bu zorlu hayat içerisinde görme yetisini kaybetmiş insanların birbirlerine yardımcı olup, en azından hayatı biraz kolaylaştırmalarını, bu yeni durumla birlikte mücadele etmelerini bekleyebilirsiniz fakat tam aksine insanlar öylesine kendilerini kaybediyor ki dehşete kapılıyorsunuz. Gözleri görse de görmese de insanların ne kadar kötü olabileceğine birkez daha şahit oluyorsunuz. Tabiki tüm insanlık tarihi boyunca olduğu gibi, tüm bu kötülükler içerisinde kitapta da bir iyilik meleği ortaya çıkıyor ve insanlığa yardım elini uzatıyor. İlk kör olan insanları karantina altına aldıkları boş bir hastanede yaşanan olayları gördükçe aslında bugün yaşadığımız