İBDA'yı Okumaya Nereden Başlamalıyım?
“İBDA’yı okumaya nereden başlamalıyım?” Bu soruya genellikle dilin ağırlığı, eserlerin zorluğu veya hangi kitabın daha kolay anlaşılacağı açısından cevap aranır. Elbette bunlar bütünüyle önemsiz değildir. Çünkü İBDA dili ilk temas eden okuyucuya ağır gelebilir; kavramlar yoğun, cümleler girift, göndermeler geniş, meseleler sembollerle iç içedir. Fakat soruyu soranın öğrenmek istediği şey çoğu zaman yalnız bu değildir. O, aslında şunu sormaktadır: İBDA’nın vermek istediği ilk ders nedir? İBDA nasıl okunmalı? İBDA’yı nasıl doğru anlayabilirim? Buna karşılık, İBDA Külliyatı’nı okuyup anlama meselesi de yalnızca “şu kitaptan başla, sonra bunu oku, ardından buna geç” şeklinde liste sırasıyla çözülecek bir mesele değildir. Çünkü İBDA’nın da okuyucusundan talepleri vardır. Başlangıçta ilk öğrenilmesi gereken şey, kitap isimlerinden önce okuma tavrıdır. İBDA, roman gibi tüketilecek, akademik makale gibi fişlenecek, ideolojik broşür gibi ezberlenecek, tasavvuf risalesi gibi sadece zevk edilecek bir külliyat değildir. Çünkü İBDA okumak, malûmat toplamak değildir. İBDA okumak, düşüncenin merkezini değiştirmek, kavramlar arasındaki nisbeti görmek, meselelere İslâm’a muhatap anlayış zaviyesinden bakmayı öğrenmektir. İBDA okumak, bir dilin içine girmek, kavramların birbirine nasıl bağlandığını görmek, aynı meselenin farklı eserlerde nasıl yeniden açıldığını takip etmek, her kitabı kendi mevzuu içinde okurken bütünle irtibatını kaçırmamaktır. Külliyatın zorluğu da, bereketi de buradadır. Bu külliyata hangi kitaptan başlanacağı kadar, hangi tavırla başlanacağı da önemlidir. Hattâ daha doğru söylersek, tavır yanlışsa doğru kitaptan başlamak bile okuyucuyu doğru yere götürmeyebilir. **Bu yüzden meseleye “önce en kolay, en akıcı kitabı okuyun” diye cevap vermek
Tefekkürât
CUMHURİYET EDEBİYATINA TOPLU BAKIŞ (I)
Hikâye, roman ve şiir çevresinde “Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatına Toplu Bakış”… Ve “bakış”ın sözkonusu olduğu her yerde “bakılan”dan başka, “bakan göz” ve “ışık unsuru”nun mevcut olması, bütün Büyük Doğu-İBDA’cıların haberdar olduğu bir malûm… Bunun yanında bir malûm daha var ki, şu: “Bakmak başka, görmek başka, anlamak yine başka!…” Demek ki, bakmanın gâyesi görmek ve görmenin muradı da anlamakta düğümlü olunca, bahsi geçen üç unsuru yerli yerine oturtmanın zarureti bedahet hâlinde meydana çıkıyor. “Bakan göz”, Büyük Doğu-İBDA Fikriyatına nisbet kurma iddiasında ve şairlik hevesinde bir edebiyat aşığı; “bakılan” Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatı; “ışık” ise elbette dünya görüşümüzün mevzu ile ilgili terkibî hükümleri… İBDA’nın tarih muhasebesinden ilhâmla ve seçtiğimiz alan çerçevesinde, adı geçen dönemle bir hesaplaşmanın peşinde olduğumuzu belirtmeye hâcet var mı? -H. Y, "CUMHURİYET EDEBİYATINA TOPLU BAKIŞ – 1 (Giriş)", akademyadergisi.com, 19 Haziran 2006-
Edebiyat
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Necip Fazil Ustad ile hasbihal ediyoruz…
•(Estetik), yani güzellik, bedî ölçüsü... Onun hem hazinesi bizde, hem de en yoksunu yine biziz. Ne acı.... • «Allah güzeldir ve güzeli sever!» hadîsi İslâm (estetik) ölçülerinin tohumunu verır. Bu tohumu yetiştirmek ve geliştirmek, cemiyet bahçesini onun fidanlanı, agaçları ve çiçekleriyle ziynetli bir fidelik haline getirmek şart... Şeriate aykıri olmayan her güzel şey İslâmın malıdır. • Bedî idraki, içinde akıl ve mantığın pek az, seziş ve bedahet hissinin pek çok olduğu bir mevhibe... • Allah onu ruhumuza öylesine nakşetmiştir ki, âdetâ doğru ve iyinin en dakik terazisi ve nizam âleti olarak kalbimizde ayrı bir göz teşekkül etmiştir. Necip Fazıl Kısakürek İman ve İslâm Atlası
1K
BEŞİNCİ NOKTA: İnşikak-ı Kamer, kendi kendine bazı esbaba binaen vuku bulmuş, tesadüfî, tabiî bir hâdise değil ki; âdi ve tabiî kanunlarına tatbik edilsin. Belki Şems ve Kamer'in Hâlık-ı Hakîm'i, Resulünün risaletini tasdik ve davasını tenvir için hârikulâde olarak o hâdiseyi îka etmiştir. Sırr-ı irşad ve sırr-ı teklif ve hikmet-i risaletin iktizasıyla, hikmet-i rububiyetin istediği insanlara ilzam-ı hüccet için gösterilmiştir. O sırr-ı hikmetin iktiza etmedikleri, istemedikleri ve dava-yı nübüvveti henüz işitmedikleri aktar-ı zemindeki insanlara göstermemek için, sis ve bulut ve ihtilaf-ı metali' haysiyetiyle; bazı memleketin kameri daha çıkmaması ve bazıların güneşleri çıkması ve bir kısmının sabahı olması ve bir kısmının güneşi yeni gurub etmesi gibi, o hâdiseyi görmeye mani pekçok esbaba binaen gösterilmemiş. Eğer, umum onlara dahi gösterilse idi, o halde ya işaret-i Ahmediyenin (A.S.M.) neticesi ve mu'cize-i nübüvvet olarak gösterilecekti; o vakit risaleti bedahet derecesine çıkacaktı. Herkes tasdike mecbur olurdu, aklın ihtiyarı kalmazdı. İman ise aklın ihtiyarıyladır. Sırr-ı teklif zayi' olurdu. Eğer sırf bir hâdise-i semaviye olarak gösterilse idi; risalet-i Ahmediye (A.S.M.) ile münasebeti kesilirdi ve onunla hususiyeti kalmazdı. (Ondokuzuncu Mektub/Şakk-ı Kamer Mu'cizesine Dair) Mektubat - 209
ÜÇÜNCÜ NOKTA: Mu'cize dava-yı nübüvvetin isbatı için, münkirleri ikna etmek içindir, icbar etmek için değildir. Öyle ise dava-yı nübüvveti işitenler için, ikna edecek bir derecede mu'cize göstermek lâzımdır. Sair taraflara göstermek veyahut icbar derecesinde bir bedahetle izhar etmek, Hakîm-i Zülcelal'in hikmetine münafî olduğu gibi, sırr-ı teklife dahi muhaliftir. Çünki "Akla kapı açmak, ihtiyarı elinden almamak" sırr-ı teklif iktiza ediyor. Eğer Fâtır-ı Hakîm, inşikak-ı Kamer'i, feylesofların hevesatına göre bütün âleme göstermek için bir-iki saat öyle bıraksa idi ve beşerin umum tarihlerine geçse idi, o vakit sair hâdisat-ı semaviye gibi ya dava-yı nübüvvete delil olmazdı ve risalet-i Ahmediyeye (A.S.M.) hususiyeti kalmazdı veyahut bedahet derecesinde öyle bir mu'cize olacaktı ki, aklı icbar edecek, aklın ihtiyarını elinden alacak, ister istemez nübüvveti tasdik edecek. Ebucehil gibi kömür ruhlu, Ebubekir-i Sıddık gibi elmas ruhlu adamlar bir seviyede kalıp, sırr-ı teklif zayi' olacaktı. İşte bu sır içindir ki: Hem âni, hem gece, hem vakt-i gaflet, hem ihtilaf-ı metali' ve sis ve bulut gibi sair mevanii perde ederek umum âleme gösterilmedi veyahut tarihlere geçirilmedi. (Ondokuzuncu Mektub/Şakk-ı Kamer Mu'cizesine Dair) Mektubat - 208
KADERİN VARSAYIMLARLA İŞİ OLMAZ!..
Arkadaşım "fenâ ve fânî adamların güzel ve bâki sözleri olabileceğini" cennetmekân mürşidimiz Bediüzzaman Said Nursî öğretti bize. Bu minvâlde kalmak kaydıyla onlardan iktibâs yapmaktan çekinmeyiz. Hikmeti yitiğimiz biliriz. Nerede bulsak alırız. İşte, benim alıntım da, "Bad Boys 4" gibi hakikatte gayet "bed" bir filmden. Deniliyordu ki orada: "Kaderin varsayımlarla işi olmaz." İzâhından önce evvelini de anmalıyım belki. Zira hikâyesini işitmeyince hakîkatinin zemini de kavranmıyor: Bir sahnede "nasıl öleceğini bildiğini" iddia eden Martin Lawrance'e soruyordu Will Smith: "Sen şimdi "yüzünden vursam bile ölmeyeceğini" mi söylüyorsun?" O ise şöyle cevap veriyordu: "Hayır. "Kaderimde beni yüzümden vurman yok!" diyorum. Kaderin varsayımlarla işi olmaz." Peki kaderin "varsayımlarla" neden işi olmaz arkadaşım? Çünkü varsayım bilinemezliğin vücuduyla mümkündür. Yani cehâletle birlikte varolur. Herhangi bir şey hakkında varsayım ürettiğimizde orada "bilinemezlik" olduğunu da kabul ederiz. İster "sebep" ister "netice" hakkında olsun. İster "evvelinde" ister "âhirinde" bulunsun. Değişmez. Mukaddimesinde bir bilinemezlik tasavvur olunmazsa varsayım üretmek de mümkün olmaz. Kader hakkında varsayım ürettiğinizdeyse spekülasyonunuzun ucu ta gidip Allah'ın ilmine kadar dokunur. Hûda ya "sebeb"e yahut da "netice"ye dâir bir alanda bilemez olmalıdır ki ihtimâller konuşulabilsin. Hemen misallendirelim: **Bir matbaada çalıştığımızı farzedelim. Öyle ki, her faaliyet, tam bir kesinlikle takip edilsin orada. Hattâ her makinenin dakikada ne kadar iş çıkarabildiği bilinsin. (Şimdilerde dijitalleşme böyle bir imkânı her sektörde az-çok sağlayabiliyor diye biliyorum.) Böyle bir matbaada spekülasyona açık bir alan kalır mı? Tahminle iş yapılabilir mi? Hayır. Kalmaz.
Kaderi doğru anlamak