Neo Beat
Neyin yanındaysanız ben karşısındayım, inanmadıklarınıza inanıp inandıklarınızaysa inanmıyorum
Sistemin bize empoze etmeye çalıştığı yargılara inanmıyorum, #yoldaprojesi özgürlüktür!
Do you believe in r’n’r? Can music save your mortal soul?
Bu dünyada gerçekten inandığımız iki şey var: Rock and Roll
Beat kültürü boş yaşamaktan ziyade, serbest yaşamayı arzular. Bunu ayıramayanların Beat kültürünü anladıklarına inanmıyorum

İnanmaya; inanmıyorum .
İnansam inandığıma, inanmasam inanmadığıma inanmıyorum
Sadece ve sadece inanmıyorum bu açık değil mi?
Uzun zamandır inanmıyorum ama neye inanmadığımı hatırlayamıyorum.
Artık kimseye inanmıyorum.
İnanmıyorum diyenlere inanmıyorum ho ho ho
Olduğunuzu sandığınız kişiye inanmıyorum
İnanmıyorum tüm inananlara. Onların inandıklarına…
Biz kendimize inanmıyoruz.
“Kendime inanmıyorum” diyenlere inanamıyorum
İnanmamaya inanmıyorum.
Bir şeye inanmıyorsan, inanmadığına inanırsın.
İnancım kalmadı, inanmıyorum.
İnsanın kendisine inanmasına -bazen- inanmıyorum
İnsanlara inanamıyorum
Prensip olarak inanmıyorum.
Ben kısaca “inanmıyorum”
Bağzı şeylere inanmıyorum
İnanılmaza inanmıyorum
İroni yapmaya inanmıyorum
Ay inanmıyorum!
Ne demek inanmıyorum? İnanacaksın arkadaşım!

Müzik olmadan yolda olunabileceğine, birilerinin sizi sonsuza dek umursayacağına inanmıyorum; yol dışında. Yol sonsuzluktur.
Bir şiirde, bir şarkıda buluşamadığım insanların varlığına inanmıyorum
Sen aslında çok duygusal bir çocuksun” dediğinde -her seferinde- sana -gerçekten- inanmıyorum.
Duygularınızı yaşamanız için cesaretiniz olduğuna ve bir gün gerçekten mutlu olabileceğinize inanmıyorum
Zincirlere vurulmuş bir beynin, zincirlere vurulmuş bir bedenden daha özgür olabileceğine inanmıyorum.
Ve inanmıyorum kalpleri sarmalayan özgürlük hissine. Oysaki sadece ipimizi biraz uzun bırakmışlar.
Hepimiz aynı pisliğin lacivertleriyiz. İnanmıyorum son model özgün yaşam tarzına.
“Önceki ve bugünkü tarzlarımın birbirinden daha üstün ya da başarısız olduğuna inanmıyorum.’’
Mevcut herhangi bir sistemle tüm bireylerin özgür ve eşit olduğuna veya olabileceğine inanmıyorum.
Kapitalizme, liberalizme, anı yaşacılara, adanmış çilecilere, iyilik biriktirenlere, acıyanlara, azizlere ve beş para etmez kahramanlara inanmıyorum.
Direnmeden insan olunabileceğine inanmıyorum. Direniş varoluşsaldır.


İnanmıyorum duvarlarımızı yıkmadan önümüzü görebileceğimize, bütün evren yurdumuzken, kendimizi tek bir yere hapsederek özgürleşeceğimize…
Hepimizi aynı kalıba sokabileceklerine inanmıyorum
Bize bahşedilmiş en büyük hediyelerden olan bu insanları; tanımayanlara, sevmeyenlere prensip olarak inanmıyorum
Şiiri ayağı düşürenlere, modern sanat zırvalarına, muz kabuklarına, hiç yürümeden yoldayım diyenlere, müzikle sevişmeyenlere inanmıyorum
Geri kalmışlara, yoksunlara, sonradan görme olana, yolda kalmışlara, hayatında bir kez olsun otostop çekmemiş olanlara inanmıyorum
Hiç yolda kaybolmadan, arayıştan bahsedenlere ve Taksim’in Kadıköy’ün sahaflarındaki entelektüel fetişistlere inanmıyorum
“Ben çok çılgınım” mottosuyla boktan club şarkılarında tavşan gibi zıp zıp zıplayanlara inanmıyorum
4 lavuk 10 dansçının yaptığı rezaletin müzik olduğuna inanmıyorum
Koreografik danslara inanmıyorum/sevmiyorum/samimi bulmuyorum…
Henüz dans etmeyenlerin varlığına inanmıyorum
Siz bize sanat, kârdır dedikçe; biz size sanatkârdır demeyeceğiz. Mülkiyet sevdası kokan icraatlarınıza inanmıyorum
R. Downey Jr.’nin 9 yaşında esrara başladığı bir evrende sağlıklı sosyo-psikolojik tepkimelerin varlığına ve var olabileceğine inanmıyorum.


Charles Baudelaire’in sevgisizlikten yazdığına inanmıyorum. Nefret ve öfke onu katıksızca seviyorlardı, o da onları.
Hayatın gerçekten bir anlamı olduğuna inanmıyorum
İnsanlığın somut bir gerçeklik olduğuna, gerçek bir insanın var olduğuna inanmıyorum.
Brautigan ava çıkarken avlayacağı güzel beyinlerin farkında değildi.
Yoko’nun John Lennon’a aşık olduğuna inanmıyorum
Darth Vader’ın selfie çektiğine inanmıyorum
Jim Morrison’ın öldüğüne inanmıyorum
Tom Waits ve Iggy Pop’un öleceğine inanmıyorum
Syd zaten ölmedi. İnanmıyorum!
Akustik gitar arkada, önde duygusal bir şarkı söylediğini sanan kadın ve dinleyenler; hiçbirine inanmıyorum. Joan Baez varken bu ne cüret!


Amy Winehouse’un yüksek doz uyuşturucu ve alkol kullanımından dolayı öldüğüne inanmıyorum
Diego Rivera’nın göz kapaklarının bana yarı açılmış antep fıstığını anımsatmasına inanmıyorum
Punk’ın öldüğüne inanmıyorum
Orta Doğu’da bir gün barış olacağına ve kinin, nefretin yerine sevginin, karşılıklı saygının kazanacağına maalesef inanmıyorum
Barış için savaşanlara inanmıyorum
Bazı insanlar o kadar kindar ki, inanmıyorum
Vahşetin normal olduğu bir evrene inanmıyorum
Dünya üzerinde adalet olduğuna inanmıyorum
Devletlerin hak eşitlik özgürlük getirebileceğine inanmıyorum
Dünyanın güzel bir yer olduğuna inanmıyorum.
Dünyanın yaşam için var olduğuna inanmıyorum


Sınırlı dünyada sınırsız düşünce olmadığı sanrılarına inanmıyorum
Fikir özgürlüğünün olduğuna, hatta birçok özgürlüğe inanmıyorum
Parayla gelen şeylerin mutluluk getirebileceğine inanmıyorum
Satın alınabilen hiçbir şeye inanmıyorum.
Popüler kültürün fahişesi olmuş insanların özgün düşünce ve zevkleri olduğuna inanmıyorum
İyiyim desen de iyi olmadığını anlayan insanların olduğuna inanmıyorum.
Uğruna ölecek ve öldürülecek bir şey olduğuna inanmıyorum
Boğazına kadar nefret, kin ve para dolmuş şişman kodamanlara, onların sadece sanayi ve beton olmuş dünyalarına inanmıyorum
Tüm sınırlara, devletlere, kapitalist sisteme, pragmatist düzene ve herhangi ideolojiye inanmıyorum.
Para insan ile çatışıyorken, hiçbir zaman, adaletin sağlanabileceğine inanmıyorum
Geleneğin bataklığına saplanmış cahilleri kendilerine benzeteceklerine, gitgide onlara benzeyen üniversiteli halkçılara(!) inanmıyorum.
Siyasetçilere ve siyasetin kendisine inanmıyorum.
İnanmıyorum zihinleri “ÖZGÜRLEŞTİRME”DEN sona ulaşacağımıza
Ve inanmıyorum umutsuzca davranırsak geleceği göreceğimize…
İdeal bir düzenin varlığına veya var olabileceğine, bütün insanların mutlu bir şekilde yaşayabileceğine inanmıyorum
Şiir kitaplarının sararmış yapraklarındaki kokunun biteceğine inanmıyorum
Narsistleşmiş benliğine hapsolup kendi yaptıklarını göz ardı edip bir başkasını eleştiren “canlı”ya inanmıyorum


Evrenin bir parçası olduğumuz düşünüldüğünde insanoğlunun doğal kaynakları mülk edinebilmesine inanmıyorum
Namustan bahseden heriflerin, kadınlara yiyecek gibi baktıklarını görünce o heriflerin namuslu olduklarına inanmıyorum
“Ne bakıyorsun be?” deyip güzel bacaklarıyla gövde gösterisi yapana da ben inanmıyorum.
Hiç porno izlemedim diyen insanlara inanmıyorum
Seks için ön sevişmenin gerekli olduğuna inanmıyorum
Kendi yolumdan çıkıp başkasının patikasında sıkışıp kalmak istemiyorum. Bu yüzden aşkın özgürlüğüne inanmıyorum
Bu siktiğimin evlatlarının sevdiğine inanmıyorum
Bu orospu çocuklarının aşklarına inanmıyorum
İnanmıyorum masamıza içkileriyle gelen kadınlara
İnanmıyorum Tanrı’nın beni yakmak için can attığına, kadın olmakla yargıladığına ve sizlere bunun için izin verdiğine…
Bizlerin her hangi bir ırkı, dini, dili olduğuna inanmıyorum
Yeryüzünde din olduğuna inanmıyorum. Asıl ve tek din paradır.
Bazı insanların bir tanrıya inanabileceğine, bir insanı sevebileceğine ve adını sormadan bir misafire kapısını açabileceğine inanmıyorum


Devletlerin, bayrakların ve kalıplaşmış tüm düşünce yapılarının dünyaya barış getireceğine inanmıyorum
21. yy.da para hırsını “kader” diye yutturmaya çalışan siyasetçilere, patronlara, holding ceolarına inanmıyorum
Sadece biraz düşünebildiğimizi sanıyoruz ve silahlar icat ediyoruz diye kendimize “üstün hayvan” dediğimize inanmıyorum
Hayallerini gerçekleştirmek için okulda öğretilen lüzumsuz şeylerin gerekli olduğuna inanmıyorum
Sisteme dahil olmadığını düşünen insanlara inanmıyorum ; inanmayı gerçekten isterdim ama olmuyor.
Anlamsız cümlelerin sahiplerini, dayatmaları, karşı tarafı, ’duvarı’ biliyorum ve hiçbirine inanmıyorum.
Aile kavramının kutsal olduğuna inanmıyorum
Marjinal gözükme uğruna durmadan hiç bilmediği şairlerin şiirlerini paylaşan ergenlerin samimiyetine de inanmıyorum
Onlar için o da bir başlangıç. Paylaşsınlar, nefret yerine yeter ki şiir olsun.
Onca makyajla ve kravatlı kostümlerle dürüst, samimi, iyi niyetli işler yapıldığına inanmıyorum

Yalnız yaşanılmayacağına ve hayatımıza giren insanların gerekli olduğuna inanmıyorum
Ahlaki değerlere inanmıyorum
Sadece arkadaşız, o kızı asla becermem diyen erkeklere inanmıyorum
Hiç mastürbasyon yapmadım diyen kızlara inanmıyorum
Prensip olarak insanlara, insanlık diye yalanlarının altında inleyenlere inanmıyorum. Hayat tam bir porno.
Hayatın anlamının insan ilişkilerinde olduğuna inanmıyorum
Adına insan dediklerimiz çirkinleşmiş olabilir, ama anlamın yitirildiğine hala inanmıyorum
Her insan kılıfının bir insan olduğuna, balıkların her şeyi bildiğine, bir aborjin ruhunun ölebileceğine, yolu gride arayanlara inanmıyorum
Halkın gözünde şişirilmiş, efsaneleştirilmiş balon insanların hiç bir lafına inanmıyorum
ben iyiyim diyenlere inanmıyorum
Fikirlere ideolojilere ve bunların yönettiği bir dünyaya inanmıyorum
Mahremiyetin ve masumiyetin bu denli yıpranmasına inanmıyorum
Şu an dahi inanmayışlarına inandıkları için, insanların bir şeylere gerçekten inanmadığına inanmıyorum.
İnanmıyorum yanılgısına da inanmıyorum.

LSD’siz dünyanın gerçekliğine inanmıyorum
Aşka inanmıyorum
Aşksız bir hayata inanmıyorum
Sevişmenin yalnız bir bedensel tatmin olduğuna inanmıyorum
Diğerlerine acıdığı için kendini duyarlı sananlara inanmıyorum
Kendimden başkasına inanmıyorum
İnanmıyorum (GENEL)
Müdafaa edilecek normal bir hayat kaldığına inanmıyorum
Bir gün eriyip akacak o yüzündeki maske. O gün aynada gördüğün yüzü tanıyabileceğine inanmıyorum
Evde süslü püslü makyajlı poz veren kız arkadaşların sabah sabah kahvesiz olmuyor demelerine inanmıyorum
“Kafam düşünceler yüzünden il izni alabilecek kadar kalabalıkken” söylediklerimin beni tam olarak yansıtabileceğine inanmıyorum

Sonsuzlukların ölçüleri olduğuna ve bir sonsuzluğun diğeriyle kıyaslanamayacağına inanmıyorum.
Kötülük yapmaya yetecek güçleri olmadığı için zaten mecbur oldukları iyiliği kendi seçimleriymiş gibi gösteren zayıflara inanmıyorum
Dogmatik bilgilerle algılarını sınırlayan bir canlının, zihin denilen enstrümandan doğru sesleri çıkarabileceğine inanmıyorum.
Faşist bir insana laf anlatabileceğime inanmıyorum
” Ooo pity pity care’em all so pity, tear is the last thing gymnastic ” orjinali buymuş artık çocukluğuma da inanmıyorum
Devlete, ahlaka ve normlara inanmıyorum.
Aşk’a bir türlü inanamıyorum.
Beni, benden daha fazla mutlu edebilecek birinin varlığına inanmıyorum .
Yan yana gelmekle birlikte olunacağına inanmıyorum, ruh lazım.
Düştüğüm dar çukurdan çıkabileceğime ve her şeyin bir gün biteceğine inanmıyorum
Hayatımda bıraktıkları şeyler yalnızca boktan yaralar olmasına rağmen, iz bıraktığını düşünen insanlara inanmıyorum
‘Seviyorum’lara inanmıyorum, bir insanın bir insanı sevebileceğine inanmıyorum ve en çok da bu kadar sevgisiz olabileceğime inanmıyorum.
Yeni yetme, gösteriş budalası, popülizm düşkünü insanların kurduğu yapmacık samimiyetlere inanmıyorum.
Eski basım koleksiyoncularının, elitist partilerde yüksek sesle söyledikleri ‘aşka inanıyorum’ çığlıklarına ve şampanyalara inanmıyorum
En iyi savunma hücumdur diyenlere inanmıyorum (İtalya Milli Takımı)
Halkımın bu kadar ayakta uyuyabileceğine gerçekten inanmıyorum.
Kendilerini toplumsal otoritenin temsilcileri gibi gören anne babaların ebeveynliklerine inanmıyorum.
Yarının bugünden daha güzel olacağına inanmıyorum
Çıkarcı gösteriş budalası ikiyüzlü âdemler… Boş beleş sorunlarınıza da şikayetlerinize de gösterişinize de inanmıyorum.


“Hiçbir yere ait olmayanları iyi tanırım. Her yere aitmiş gibi davranırlar.”
İnanmıyorum 20 yıl okumanın 30 yıl kapitalistlerin köpeği olmanın hayat olduğuna
Tarih kitaplarına ve muktedirlere inanmıyorum.
Yaşamak için buradayız ve o adamların silahlarına, savaşlarına ihtiyacımız yok.
Evrenin bir parçası olduğumuz düşünüldüğünde insanoğlunun doğal kaynakları mülk edinebilmesine inanmıyorum.
Toplumun yarattığı aşka, baskının yarattığı dine, bu yazın hit müziklerine inanmıyorum
Geleceğe, ahlaka, siyasetçilere, adalete, eşitliğe, hümanizme, kadere ve arabeske inanmıyorum…
Mutlak olanı ararken mide bulandıran yalanları savuran insanlara inanmıyorum
Aktivistlerin tırt eylemlerine, adalet sisteminin adil olduğunu savunanlara, siyasi partilerin bir işe yaradığına inanmıyorum
HER one night stand gecesinde bunu ilk kez yaşıyorum diyenlere inanmıyorum.
En büyük korkusu tek başına var olabilmek olan, acınası halde sığınacak liman arayıp bulduğunda adına aşk diyenlere inanmıyorum
En çok da dört duvar arasından çıkmayıp hayatın anlamını kavramışlık taslayan 21. yüzyıl insanına inanmıyorum.


Okuduğuma, duyduğuma inanmak için çok çok gerilere gitmek lazım.
Eğitim sisteminin eğitmek için yapıldığına ve duvardaki diplomaların zeka seviyesiyle doğru orantılı olduğuna inanmıyorum
Kapitalist düzenin kariyerist işleyişini eleştirip kendi içinde kariyerist ve konformist kalan kişilere inanmıyorum
Sanalda kapitalizmi kötüleyip reelde Starbucks’tan çıkmayan burjuvalara da…
Paraya endekslediğiniz hayallerinizin hiçbirinin gerçekliğine inanmıyorum
İlk önce sistemi eleştiren, bir süre sonra o sisteme dahil olan insanlara inanmıyorum
Deniz yutmuş çocukların hayatını kurutan dünyanın masumiyetine inanmıyorum
Özgürlük diye böğürmeyi seversiniz hepiniz en çok; oysa ben çevresinde çokça böğürme ve duman bulunan büyük olaylara inanmıyorum /Nietzsche
Sanat manifestolarına, bir değerin üstünde oluşan ölüm mottolarına, şiddetin serin lanetli rüzgârına inanmıyorum
Bulunduğu zamanla, yaşadığı hayatla yetinen, kapılarını aralamayan, tabularını yıkamayan insanlara inanmıyorum
Bunun son bira olacağına ‘Bu gece öleceğim’ deyip ölmeyeceğine inanmıyorum.


Hayatımın geri kalan ilk gününün bu gün olacağına inanmıyorum
“Hiç intihar etmeyi düşünmedim” diyenlere inanmıyorum
O kızın seni benden daha çok sevebileceğine inanmıyorum kısaca.
Bilgeliğin, cehaleti yenebileceğine inanmıyorum. Cehalet erdemdir.
‘’Ben de tam seni arayacaktım’’diyenlere inanmıyorum, hatta gülüyorum.
Deprem oldu diyorlar inanmıyorum.
Sınava çalışmıyorum diyen kankama inanmıyorum. Yüksek alıyor!
Kazanın doğurduğuna inanmıyorum
Big Yellow Taxi Benzin’de bir limonataya nasıl 17 lira verdiğime inanmıyorum
Karpuz kabuğundan gemiler yapmayanlara inanmıyorum
O orospu çocuğu “beşeri münasebetler” hocasının dediği gibi kumaş pantolon paçasının 25 cm olması gerektiğine inanmıyorum
Kullanım kılavuzlarına ve prospektüslere inanmıyorum.

 

I don’t believe in magic! I don’t believe in Hitler! I don’t believe in Kennedy! I don’t believe in Kings!
Hey Jude’un sonunda bittiğine inanmıyorum.
Gizli mektuplar barındıran çekmecelerin varlığına artık inanmıyorum
Feministlerin küfür etmediğine inanmıyorum
aatıf Chahechouhe’nun Atıf Şeyşu olarak okunmasına inanmıyorum
Samuel Eto’o ‘nun bittiğine inanmıyorum
Yha inanmiyorum kzzııaam Berke Cansuya çıkma teklifi etmiş:)
Bir saattir bu hashtage bir şeyler yazmak için nöronlarımın ter akıttığına ve kendimi neden bu kadar yazmak zorunda hissettiğime inanmıyorum.
Hashtaglere #inanmıyorum
‘’Kahretsin, zaten nihilizme inanmıyorum ” diye çığlık çığlığa Nietzsche’yi anarken anladım tüm gerçeği!
Kafka’ya hak vererek, ölümün olduğu bir dünyada daha ciddi bir şeyin olabileceğine inanmıyorum
Yetişmem gereken bir ölüm, kaçmam gereken bir hayat var.
Onların inandığı gibi inanmıyorum, onların yaşadığı gibi yaşamıyorum, onların sevdiği gibi sevmiyorum, onların öldüğü gibi öleceğim.
Bütün bunlar gerçekten yaşanmış olabilir, ama hiçbir şeyi değiştireceğine inanmıyorum ..

Bu şiir 200’ü aşkın “Beatnik”in katılımıyla #inanmıyorum hashtagi üzerinden canlı olarak bir gecede yazılmıştır ..

"sana kinim vardır elbet senden başka kimim var
kimim kimsem yok değil kesilmedi zürriyetim
kesilmedi hiç nefesim koştumsa da ateşle
su olsun diye yazdım bana kimler sus desin
konuşan özneyim işte, isteyenin mezarına tüküren
kin kimi öldürürmüş belki yaşarız böylece
kahpenin dümeniyle yaşamanın seyrinde
namerde mert der miyiz ölsek onun yerine

beleş bir iş değil beni kendine düşman edişin
bu cüreti sevmişsin pahasını bilmeden
bilmemek bilmekten iyidir hani
kıymetin bilinsin diye seçtiğin
üstüme elbiseler biçtiğin kan ve terden
uymadı üzerime söküldü teyellerim
beni gördüğün kadardı gözlerin
gördüğün kadar değil dünya ve içindekiler
bu faslı ağırdan geçelim

sana ne verebilirim kinimden başka
ey kendini ele verdikçe acıkan yenilgi
ey doğruluğun eksik cümlesi
ey cümbür ey cemaat ey bir hatip cümlesinde
körler sağırlar meclisinde cümlenize ey
ey demeyi kes nereye gitsen bu belâya musallat
o korkunç pençesinde açlığın

harcı âlem bıraktığın kalbini merak edersen
götürüp londra’nın ortasına bıraktım
ne bülbül ne çocukluk ne keder."

Zeynep Arkan

medine, Yoldaki Mühendis'i inceledi.
09 Nis 19:46 · Kitabı okudu · Beğendi

Çoğu zaman karanlıktan ötürü yazamıyorum. Beni yazmaya iten etken ise direnişin kalemini tutma ve buradan dahi olsa direnişe ve İslam’a hizmet etme isteğidir.
 Bu yüzden şartlar ne olursa olsun, bu can bu bedende olduğu müddetçe direnişime devam edeceğim. 
Olurda ruhum bedenimi terk ederse şehit; yok bedenimde kalmaya devam ederse yine şehit olurum. Ama ilkinden farklı olarak ‘Yaşayan Şehit’ olurum…” Abdullah Galib Bergusi (2. kitabından alıntı ) Yanlışıyla doğrusuyla, dopdolu bir hayat. sen duruyorsun, ama koşan birileri var. Sen susuyorsun, konuşan birileri var. Sen boş beleş takılıyorsun, yorulan birileri var. Sen köşene çekilip etliye sütlüye karışmam bana ne diyebiliyorsun, ama aynı zamanda senin olan dava için ölen birileri var.Her Müslümanın içinde Kudüs sevgisi vardır, az veya çok. Şiddetli veya pasif Hayalin hayalimiz Derdin derdimiz... Bize bergusi gibi kahramanlar lazim İslamiyetin senin gibilere ihtiyacı var Rabbim gücüne güç katsin...

Hesna, Mutlu Olma Sanatı'ı inceledi.
02 Nis 21:39 · Kitabı okudu · 4 günde

# Dikkat: İnceleme, mutluluk içerebilir.

Hani çok bilinen bir efsane vardır:
Tanrılar mutluluğu saklamak istemişler, diye başlar. Neden saklamak istemişler onu da anlamış değilim ya, canları çok sıkılmış olsa gerek. Ya da biz yarattık biz kayırmayalım, diye mi düşündüler artık :)
Her neyse... Tanrılardan ilginç ve yaratıcı cevaplar gelmiş. Biri ormanın derinliklerine biri de denizin dibine saklayalım, demiş. Aralarından en mantıklısı çıkıp, insanların kendi içlerine saklayalım, oraya bakmak hiç akıllarına gelmez, demiş. Bak sen şu işe...

Ondandır. Tüm kişisel gelişim kitapları, hani o meşhur meditasyon, yoga zımbırtıları da hep bunu söyler. İçinize yönelin. İçinizdeki mutluluğu dışa verin efendim. Bir ooommm daha alalım, kesin bu sefer çıkacak.

Hemen burada şu videoyu izleyip gelelim. Kısacık bir şey, 30 saniyecik, zararsız. Zira incelememizin daha iyi anlaşılması için gerekecektir:)

http://youtu.be/exh10VoN1FM

İşte Bertrand Russel tüm bu tezi çürütüyor. Diyor ki, kesinlikle içinize yönelmeyin. İnsan delirir yahu... Kendi kendine konuşmak gibi bir şey. İnsan kendini bu kadar kurcalamamalı. Ne varsa dışarda var. Tamamen dışa yönelmemizi öğütlüyor. Dışsal uğraşlar edinmemizi hatta bir iki tanenin bile yetmeyeceğini attırabildiğimiz kadar bu uğraşları fazlalaştırmamızı söylüyor. Tabii ki kendimizi ve çevremizdekileri olumsuz etkilemediğimiz ölçüde... Yani benim dışa yönelimim bu şekilde deyip, damacana damacana alkol tüketmemeliyiz ya da yolda yürürken gözünün üstünde kaşın var diyerek birine keyfi olarak zarar vermemeliyiz. Bunlar da mutsuzluk getirecektir.

Bakın dünya üzerinde ne kadar edebiyat ve sanatla uğraşmış insan varsa hemen hemen hepsi mutsuzluk hezeyanına kapılmıştır. Çünkü edebiyat da sanat da insanın kendi içine yönelmesiyle mümkündür. Oysa bir bilim adamı öyle midir? Sürekli kafası dışarıdaki işlerle meşguldur. Öyle ki, oturup varoluşsal sancılarını düşünecek ya da karısıyla kavga edecek vakti bile yoktur.

Aynı mantığı çocukların yetiştirilme süreci için de uyguluyor Russel. Eğitimci olduğumdandır, çocuk gelişimine ayrı bir ilgim var. O sebeple bu konuya da kısacık değinmek istiyorum. Özellikle son dönemlerde anne-babalar çocuklarını mutlu etmek için onlara olmadık aktiviteler, janjanlı yiyecekler, sürekli dışarıda geçirilen sözde eğlenceli vakitler sunmaktadır. Oysa bizler doğanın bir ürünü olarak daha sakin bir hayata programlıyızdır. Bu şekilde büyütülen çocuk tahammülsüz olur. Düşünmeye, yaratmaya fırsatı olmaz. Dikkati dağınık olur. Ona kendi kendine de bir şeyler yapabileceği, sabredebileceği, can sıkıntısıyla baş edebileceği zamanlar ve fırsatlar yaratılmalıdır. Çünkü en değerli, en yaratıcı tohumlar sakin bir hayatın içinde filizlenecektir.

Russel, matematik ve mantık üzerine uğraşmış bir filozof olduğu için her şeye akıl yürütmeyle yaklaşıyor. Kendisi bile şu zamana kadar intihar etmediysem daha fazla matematik öğrenmek istediğim için demiştir. Varın gerisini siz düşünün.

Bunlar benim kitaptan cımbızla çekip aldığım düşüncelerim. Normalde kitapta daha birçok konuda birçok güzel örnek var. Öyle kişisel gelişim kitaplarındaki gibi boş beleş tavsiyeler yok. Daha mantıklı, daha yere basan deneyimler için denemelisiniz, der giderim.

Mutlu okumalarınız olsun. <3

Şevkets, İngilizce Bilmeden Hepinizi I Love You'yu inceledi.
 28 Şub 21:29 · Kitabı okudu · 4 günde · Puan vermedi

Kitap, ortak bir tiyatro için Amerika'ya giden Ferhan Şensoy'un başından geçen olayları anlatıyor. Dilin kullanım ustalıklarını görmek için bile okumak yeterli.
Giriş kısmında, Amerika'ya gitme aşaması çok hareketli ve sürükleyiciydi.
Amerika'da yaşanan olaylar; yedim, içtim, yattım ve bundan defalarca tekrar ettim şeklinde. Kitabın gelişme kısmındaki olayları pek doyurucu bulmadım.
Kitabın son kısmında ise, uçakta yaşadığı rahatsızlık, içimde burukluk oluşturdu. 92 yapım kitabı okurken "Amanın, inşallah Usta'ya bir şey olmaz" dedirtti bana.

XVI - Cazbantlı Boğa Ölümleri bölümü için, bilgilendirici ve ilgi çekici bulduğumu belirtmem gerekir.

***Ferhan Şensoy, dili müthiş kullanıyor. Sanki bir dilbilimcisi, kelime operatörü. Keşke TDK bu anlamda kendisinden yararlanabilse...
Kadirşinas bavul, gel dikiz ki, Hoşgeldin William, Selamün-hello, fuckını fikiim,,,


-Ön pöü!
Frenkçe'de "biraz" demek olan bu sözcüğü demeyi biliyorlar, ancak bildikleri burada son buluyor, ondan sonra onların uzun ve geniş bilememeleri başlıyor.
(bilgi yayınevi , sayfa:16)

Karım dışarıda kaldı, ben içerde, polis dışarısıyla içerisinin arasını belirleyen noktada...Ben, madensel şeylerim bip etsin, iki gözüm önüme aksın, makinasından geçtim...
(bilgi yayınevi , sayfa:19)

Kartvizitiniz var mı? Hayır, yok! Hayatta hiç kartvizitim olmadı. Bunu hıyarca buluyorum...
(bilgi yayınevi , sayfa:26)

Yemek dağıtımı başladı uçağımızda. Önce birinci sınıflar, sonra biznes sınıflar, sonra sıradan yolcular, en son biz sigara içen adiler.
(bilgi yayınevi , sayfa:28)

İşte böyle bir şey Amerika, herkes dolara aşık. Dolar orospunun biri, herkesi aldatıyor herkesle!
(bilgi yayınevi , sayfa:38)
Karımın mektubunu postalamanın derdindeyim. Zaten kimbilir kaç günde ulaşacak İstanbul'a, bir iki gün daha postalıyamazsam, giderken elden götürürüm, duygusundayım.
(bilgi yayınevi , sayfa:40)

Demek ki Aztek'ler türk ve asıl isimleri Aztürkler.
(bilgi yayınevi , sayfa:52)

Kadının söylediğinin dörtte üçünü anlamıyorum, dörtte birini varsayımla ingilizceye çeviriyorum sıcaktan bunalmış kafamda.
(bilgi yayınevi , sayfa:59)

İnsanın hiç bir yere yazmadan kafasında düzenleyebileceği en ilkel şeyleri, küçük küçük bölüm başlıkları biçiminde alt alta yazıp elde o kaatlarla dolaşmanın adı çalışmak! Dinlenmenin adını, çalışmak koymuşlar!
(bilgi yayınevi , sayfa:84)

Kahvemi içtim, gelen giden yok. Benden başka hiç kimsenin, buraya kahvaltıya gelmemesi, benim bir şeyi yanlış anladığımı gösteriyor elbette, ya da Kafkamatik yorumla, benden başka herkes kahvaltıyı unutmuş olabilir.
(bilgi yayınevi , sayfa:89)

E, bu amerikalıların işi bu; nerde beleş, orda emperyalistleş!
(bilgi yayınevi , sayfa:113)

Bizde tiyatronun karton şapka fiyatına olması hıyarca. Üstelik bu durumda bile, tiyatro çok pahalı diye gelemiyoruz, diyenler var. Oysa tiyatroya gelip giderken, taksiye daha çok para veriyorlar. Başrolde taksi şoförü, biz onun saz takımı oluyoruz.
(bilgi yayınevi , sayfa:125)

Bir margarita, bir margaritaya, bre margarita, gel seninle margaristanda, bir margarin dükkanı açalım mı durumu...
(bilgi yayınevi , sayfa:164)

Başım ağrıyor. Çok erken ağrımaya başladı bu baş da.
(bilgi yayınevi , sayfa:165)
Şu benim çişi yapar mısınız?
(bilgi yayınevi , sayfa:169)

Garip bir yer Amerika. Sandığımdan daha kelek. Kuzeyi daha başkadır mutlaka. Benim gittiğim çok özgün bir yer, ama Amerikalılık aynı. Amerikalılık, diye bir şey var. Bunun ulusla, dinle, ırkla ilgisi yok. Dolarla ilgililer. Ortak dil, yeşil dolar.
(bilgi yayınevi , sayfa:172)

Dünyanın hiç bir yerinde bu kadar karşılayıcısı yoktur kimsenin, bu bize özgü. Yolcu başına on altı karşılayıcı düşüyor. Hiç yolcusu olmayıp, bu uçaktan nasıl tipler inecek diye bakmaya gelen var. Oranın barına içmeye gelen var. Hostesin arkadaşı var, pilotun eniştesi var, polisin kayınçocu var. Bir mesire yeri havalimanı.
(bilgi yayınevi , sayfa:174)

Uluma (Howl)
“Uluma” (Howl) sadece Beat edebiyatının değil, o güne kadar yazılmış tüm lirik edebiyatın en gaddar dille yazılmış ancak bir o kadar da etkileyici, gözlerimizi kimi zaman yuvalarından çıkaran, kimi zaman ise yaşlarla dolduran şiiridir. Uluma terbiyesizce yazılmıştır, bir Columbia Universitesi mezununa hiç yakışmayacak cinsten dizelerle doludur, Ginsberg kendine hakim olamaz ve ikide bir küfür eder, ama nasıl etmesin ki? O günlerin Amerikasının bugünlerin dünyasından pek de bir farkı yoktur elbette. Hala çalan çırpan devler ve sefaletle boğuşan cücelerin, şehir eşkiyalarının, ölüm korkusunun, yoksulluğun, uyuşturucunun, umutsuzluğun ve gerçek olmayan aşkların var olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Ginsberg 50’lerin Amerikasını bir parça daha karıştırmak adına, Kerouac, Burroughs, Ferlinghetti, Synder ve Bob Dylan’ı gibi isimleri bir masaya oturtmuştur ve sonra hep beraber bir yolculuğa çıkmışlardır. Aslına bakarsanız bu dönemin şairleri, belki de geçtiğimiz yüzyılın en popüler ve sesleri en yüksek çıkan şairleridir. Ginsberg Dylan’la sahneye çıkıp şarkı bile söylemeyi denemiştir. Aynı zamanda şiirin asla bir arada ulaşamayacağı derecede büyük bir kalabalığa fikirlerini sunma ayrıcalığını da Dylan’la olan dostluğu sayesinde başarmıştır.

( Terbiyem bozulur diyenler aşağıda şiirin bi bölümü var tercih sizin )

I

gördüm kuşağımın en iyi beyinlerinin çılgınlıkla yıkıldığını, histerik çıplaklıkla açlıktan geberdiğini,

zenci sokakların şafağında gördüm onları bozuk kafalarıyla mal ararken,

gecenin makinesinde yıldızlı dinamo ile eski cennetsel bağ için yanıp tutuşan melek kafalı hipsterler,

yoksulluk ve paçavralar ve sahte gözlerle şehirlerin üstünde yüzen sıcak suyu olmayan ucuz odaların doğa üstü karanlığında yükseğe doğrulup sigara içerken jazzı seyredenler,

Yaradan’ın cennetinde zihinleri apaçık olanlar aydınlatılmış ucuz çatı katlarında ve yeraltlarında Muhammed’in dolaşaduran meleklerini görenler,

Arkansas ve Blake-ışığı trajedisi arasından parlak ifadesiz halüsinatif gözlerle bilgi savaşının üniversitelerinden geçip gidenler,

akademilerden delilik ve ahlaksızlığa düzdükleri methiyeleri kafatası üzerindeki pencerelerde yayınladıkları için tekmeyi yiyenler,

parasını çöp sepetlerinde yakarak ve dehşeti duvardan dinleyerek tıraşsız odalarda don gömlek sinenler,

apış arasındaki marihuanayla Laredo’dan dönerken New York’da içeri tıkılanlar,

ucuz otellerde ateş yiyenler ya da Paradise Alley’de terebentin içenler, ölüm, ya da geceden geceye gövdelerini arafta bırakanlar,

düşlerle, ve uyuşturucularla, uyandıran kabuslarla, alkol ve sik ve sonsuz taşaklarla,

ürperen bulutların emsalsiz kör sokakları ve Canada ve Paterson’un kutuplarına doğru sıçrayan aradaki zamanın hareketsiz dünyasını aydınlatan aklın şimşeği,

geçitlerin peyote dayanışması, arkabahçe, yeşil, ağaç, mezarlık sabahları, çatı katlarında şarap kafası, kafaları iyi olduğu esnada çıktıkları zevk gezilerinde mahallelerin dükkanlarının vitrinlerinde trafik ışıkları gibi yanıp sönen neonlar, güneş ve ay Brooklyn’in sert kışının alacakaranlığındaki ağacın titremesi, esrar külünün laneti ve aklın yüce ışığı,

hayvanat bahçesi ışığının iç karartıcı parlaklığında boğazları paramparça ve kasvetli beyinleri örselenmiş,

benzedrine boğulmuş halde rayların ve çocuk seslerinin gürültüsü arasında titreyerek

Battery’den Bronx’a sonsuz bir gidiş için kendilerini yeraltında zincirleyenler,

gece boyunca Bickford’da loş ışığın altında dibe vurmuşçasına gömülüp kalanlar ve dışarı çıkanlar ve gün ortasında ıssız Fugazzi’de bayat bira içerek otomatik plak çalarda çatırtıları dinlemeye mahkum olanlar,

yetmiş saat durmaksızın konuşarak, parktan mekana, mekandan bara, bardan Bellevue’ye Belleuve’den müzeye, müzeden Brooklyn Köprüsüne

ayın ötesinde/ki Empire State’in pencere pervazlarından sarkan yangın çıkışından atlayan platonik belagatçilerin yitik bölüğü,

olayları ve anıları ve anekdotları ve görme zevkini ve hastane şoklarını ve cezaevlerini ve savaşları bağırıp çağırıp fısıldayıp kusarak konuşanlar,

yedi gün yedi gece harap olmuş anımsamalarıyla parıldayan gözlerle kaldırımların üzerini örten mağlup sinagog eti,

artlarında Atlantic City Hall’ün belirsiz resminin kartpostalını iz bırakıp

Zen New Jersey’i terk ederek hiçbir yere doğru gözden yitenler,

kederli Doğunun sıkıntı veren terlemesiyle Tanca’nın kemik gıcırdatanları,

Çin’in migreninden mustarip, iç karartan döşemesiyle Newark’ın boktan bir odasında esrarın etkisiyle pelte-k-leşenler,

geceyarısı demiryolu boyunca oradan oraya amaçsızca gidip gelen yurtsuzlar, hiç kalp kırmadan çekip gidenler, gece, yükvagonlarında yükvagonlarında yükvagonlarında sigaralarını yakanlar,

eroin için para sızdırmaya çalışarak dalavereyle, yalnızlık hissi veren çiftliklerinden geçenler büyükbabanın,

Kansas’ta kozmosun tinlerinde vızıldayıp ayaklarına değin titrediklerini hissettiklerinde Plotinus Poe St. John üzerine kafa yorup haç çıkarıp telepati, bop ve kabala ile uğraşanlar,

Idoha sokaklarından birbaşına geçip giderek düşsel Kızılderili meleklerle düşsel Kızılderili melekleri arayanlar,

parıldadığında Baltimor çılgına dönüp doğaüstü esrimeye dalanlar,

etkisiyle kış gecesinin ortasında sokak ışığının küçükkent yağmurunun

Oklahoma’nın Çin göçmeni herifleriyle limuzinlerde takılanlar,

Houston’da aylak ve aç cansıkıntısıyla yalnızlığın jazz seks ya da çorba için takılanlar

Amerika ve Sonsuzluk hakkında tartışmak için parlak İspanyolların peşinden gidip,

Afrika’ya giden bir gemiye çaresiz kapağı atanlar,

artlarınca Chicago’nun mekanlarında yakılmış şiirlerin külünden lav işçi tulumlarının gölgesi ve döküntülerden başka hiçbir şey bırakmayarak Mexico volkanlarında gözden yitenler,

Batı Kıyısı’nda F.B.I’ı soruşturarak sakallı ve kısa pantolonlu büyük barışçıl gözleri ve cinsellik kokan koyu derileriyle hatların ötesinde bildiri dağıtıp yeniden ortaya çıkanlar,

cigaralarını üstlerinde söndürerek Kapitalizmin ot tezgâhını protesto edenler,

Staten Island feribotu bastırdığında korkunç sesini Wall’un ve bastırdığında Los Alamos’un korkunç seslerini feryat ederek çırılçıplak soyunarak Union Meydanı’nda kıyakkomünist bildiriler dağıtanlar,

beyaz okullarında yerleşmiş çetelerin doğrulttukları makineler karşısında çıplak ve titrek ağlayarak yere yığılanlar,

düzüşmeksizin haykırarak sevişmekten, “zıkkım”lanmaktan ve oğlancılıktan başka hiçbir şey yapmadıkları için bir suçu olmayıp polisaraçlarında mest olmuş halde enselerinde dedektifler bitenler,

metroda dizlerine vurarak uğuldayanlar ve elyazmalarına bir göz atıp siklerini pantolonları üstünden sıvazladıkları için uzayıp gitmesi istenenler,

bi işleri olmadığından azizimsi motorculara götlerini siktirip zevk çığlığı atanlar,

meleksi insanlıklarıyla uçanlar ve uçuranlar, Atlantik ve Karayip aşklarını okşayan denizciler,

gülbahçelerinde, halk parklarının çimlerinde ve mezarlıklarda önüne gelen herkese özgürce spermlerini attırarak sabah akşam otuzbir çekenler,

durmaksızın hıçkırarak tükenenler, kıkırdayıp coşarken sarışın & çıplak bir melek artlarında belirdiğinde deşmek için onları palasıyla, bir Türk Hamamının odasında mahvolanlar,

aşkoğlanlarını kaderin şirret üç ihtiyar kaşarına, heteroseksüel doların tek gözlü kaşarına, dölyatağından göz kırpan ve kıçını kırıp oturmaktan,

dokuma tezgâhındaki aydınlanmış altın sarısı ipleri kırpmaktan başka bir şey yapmayan tek gözlü kaşara kaptıranlar,

doyumsuzca ve esriyerek çiftleşenler bir bira şişesiyle bir sevgiliyle bir sigara paketiyle bir mumla ve yataktan düşenler,

ve zemin boyunca yuvarlanıp salonu sürüklenerek devam edip duvarın dibine yaslanarak son amcık vizyonuyla nihayetinde kendinden geçenler ve bilincin son attırımından sıyrılarak gelenler,

günbatımında milyonlarca kızın amcıklarını akıtanlar ve sabah yeri gözleri kıpkırmızı olsa da gündoğumunun deliğini de sulandırmaya hazır olanlar, ahırlarda götleri alevlenenler ve göllerde çıplak olanlar,

sayısız çalıntı gecearabasıyla Colorado’da bir boydan bir boya orospulukla hayat sürenler,

N.C, bu şiirin gizil kahramanları, yarakadam, Denver’ın Adonis’i, yemek vakti arkabahçede sayısız kıza döşeyerek akıtanlar, sinemanın arka koltuklarında takanlar, sarsakça yan yana dizilenler, dağların tepelerinde mağaralarda bildik; sıska garson kızlarla ıssız yol kenarlarında oynaşanlar- elbiselerini yukarı sıyırarak & bilhassa kıyı benzin istasyonları tuvaletlerinde “tekbencilik” yapanlar & memleketin çokça ıssız yollarında; solgun demode büyük leş sinemalarında, düşlerini değişenler, ansızın Manhattan’da uyananlar ve kendilerini bodrum katlarından dışarı atarak, kalpsiz Macar şarabının tüketmişliği ve 3. caddenin demir düşlerinin dehşetiyle işsizlik maaşlarını almak adına, büroya dek tökezleyerek yürüyenler,

Tüm bir gece boyunca karla kaplı iskelelerde kan dolmuş ayakkabılarıyla yürüyüp, East River’da arzu dolu esrar odalarının kapılarında açılması için bekleşenler,

Hudson kanyonunun dik kayalıklarına kurulu evlerinde ayın savaş zamanı ışığına benzeyen projektörün mavi ışığında büyük intihar dramaları yaratanlar & başlarında defne taçlarıyla unutulacak olanlar,

Düşlerinde kuzugüveci yiyenler ya da Bowery nehrinin çamurlu sularında yengeç lüpletenler,
sarma kâğıdı ve kötü müzikle mal satıcılarının arabalarında sokakların romansına ağlayanlar,

Bir köşede oturup köprü altının karanlığında nefes alanlar, tavanaralarında klavsenle orgazm olanlar,

Teolojinin turuncu sandığıyla tüberkülozlu bir göğün altında alevlerle taçlanmış Harlem’de altıncı katta öksürüğe boğulanlar,

Gece boyunca sihirli sözlerle esriyip sallanıp yuvarlanarak bir şeyler karalayanlar, tan ağarmasının sarılığında anlamsızlığın şiirini yazdıklarını görenler,

Salt bitkisel bir krallık düşleyip de çürümüş hayvanlar ciğer yahnisi yürek paça pancar çorbası ve Meksika pizzası pişirenler,

bir yumurta peşinden et kamyonlarının altına dalanlar,

saatlarını çatılardan fırlatarak zaman dışı sonsuzluğu seçenler & sonraki on yıl boyunca her gün çalar saat sesine uyananlar,
art arda en az üç defa bileklerini kesip de başarılı olamayan ve vazgeçip mecburen içinde yaşlanıp mızmızlanacakları bir antikacı dükkânı açanlar,

kurşuni dizelerin patlamaları & cepleri dolmuş modacıların kafa ütüleyen safsataları & reklamcılığın ibnelerinin nitrogliserin çığlıkları & zeki editörlerin fesatlığının zehirli gazında Madison Avenue’da uyduruk elbiseleri içinde yanarak tükenenler, ya da Mutlak Gerçek’in taksicilerinin sarhoşlukla çarpıp yere devirdikleri,

Brooklyn Bridge’den atlayanlar, bu gerçekten oldu ve yitik adımlarla yürüyenler Çin mahallesinin büyüsünde ruhları kendinden geçenler

yol boyu çorba & yangın kamyonları, beleş bira yok,

umutsuzluk içinde pencerelerden dışarı country söyleyenler, metro kapılarından fırlayanlar, pislik Passaic durağında atlayanlar, zencilerin üzerine atılanlar, tüm sokak boyu ağlayanlar, yalınayak şarapkadehi kırıkları üzerinde dans edenler, 1930′ların Avrupasının nostaljik tükenmiş Alman jazz fonograf kayıtlarını paramparça edenler, viskiyi tüketip inleyerek ıstırap içinde iğrenç tuvaletlerde çıkaranlar, kulaklarında inlemeler ve uğultusu devasa buhar kazanlarının.

geçmişin seyahatlerinin otoyollarından aşağı uçar gibi birbirlerini Golgotha’ya taşırcasına yol alanlar hapis-yalnız uyanık veya Birming- ham jazzın vücut buluşu,
sonsuzluğu bulmak için benim bir vizyonum ya da senin bir vizyonun ya da onun bir vizyonu var mı diyerek tüm ülkeyi arabayla yetmişiki saatte katedenler,
Denver’a yola çıkanlar, Denver’da ölenler, Denver’a geri dönenler & boşyere bekleyenler, Denver’ı bekleyenler & kuluçkaya yatanlar & Denver’da yalnız kalanlar ve sonunda Zamanı keşfetmek için uzayıp gidenler & şimdi Denver bu kahramanları için yalnızlıktan sıkkın,
Ruh bir saniyeliğine de olsa saçlarını halelendirene dek ışığıyla umutsuzca katedrallerde dizleri üzerine çökerek birbirlerinin kurtuluşu ışık ve sineler için yakaranlar,
parçalanmış zihinleriyle altın gibi kafaları yüreklerinde gerçeğin tılsımı cezaevinde imkansız suçlar için beklerken Alcatraz’a tatlı blueslar düzenler,
bir alışkanlığı yetiştirmek için Mexico’ya ya da Rocky Dağlarına Buddha’yı yumuşatmaya ya da oğlanlar için Tanca’ya ya da kara lokomotif için Güney Pasifik Hattı’na ya da Narkissos için Harvard’a mezarlıktaki papatya öbekleri için Woodlawn’a çekilenler,
radyoyu hipnotizmayla suçlayarak akılsağlığı davası açılmasını talep edenler ama delilikleriyle elleriyle kararları askıda bırakan bir jüriyle kalakalanlar,
New York Şehir Kolejinde Dadaizm sunumu yapanların üzerine patates salatası atanlar ardından tıraşlı kafalarıyla ve intiharın soytarı söyleviyle akılhastanesinin granit basamaklarında lobotomiye kuvvetle istek duyanlar,

ve bunun yerine kendilerine İnsülin ve Metrazol şok terapisi elektrikli su terapisi psikoterapi meşguliyet terapisi masa tenisi & hafıza kaybının somut boşluğu sunulanlar,
katatoni içinde kısasüreliğine duralarken şakası olmayan bir karşıkoyuşla yalnızca sembolik bir pinpon masasını devirenler,
yıllar sonra kandan peruklarını saymazsak geriye kel dönenler, Doğunun kaçıkkent koğuşlarında salt delirmişlerde zuhur eden kötü kader esriklik içerisinde parmakla(n)mak,

Pilgrim State’in Rockland’in ve Greystone’un kokuşmuş koridorları, ruhlarının gölgeleriyle ağızdalaşına girenler, geceyarısı aşkın topraklarında-dolmen setleri üzerinde- bir başına sallanıp yuvarlanarak, yaşam düşü bir kabus, vücutları ay denli ağır taşa dönenler,
nihayetinde anayla******, ve ucuz apartman dairesinin penceresinden fırlatılmış son fantastik kitap, ve sabahın 4ünde kapatılmış son kapı, ve cevaben şiddetle duvara çarpılmış son telefon, ve zihinsel mobilyası son parçasına dek boşaltılmış son döşeli oda, gömme dolapta tel askıya iliştirilmiş kağıttan sarı bir gül, ve bu düşsel bile olsa, hiçbir şey ama küçük umut dolu bir sanrı işte-
ah, Carl, sen güvende değilken ben de güvende değilim, ve şimdi sen gerçekten zamanın tüm pisliğinin içindesin-

ve bundan dolayı buz tutmuş sokaklar boyunca koşanlar, elips katalog metre titreşen düzlem kullanımının simyasındaki ani parıldamaya takıntılı,

hayal kurup bitiştirilmiş imgeler boyunca zaman ve uzayda somutlaştırılmış geçitler açanlar ve 2 görsel imge arasında ruhun başmeleğini kapana kıstıranlar ve doğadaki elementlerin özlerini birleştirip Pater Omnipotens Aeterne Deus’nun heyecanıyla coşup bir sıçrayışta bilincin ismini koyup çizgisini belirleyenler,

yoksul beşeri nesrin ölçü ve söz dizinini yeniden yaratmak için ruhlarında kafalarındaki çıplak ve sonsuz düşünüşün ritmini uyumlu kılacak ikrarı reddederek huzurumuzda dilleri tutulmuş ve zeki ve utançla titreyerek ayakta dikilenler,

Zamandaki kaçık serseri, ve kutsanmış melek, bilinmeyen, yine de ölümden sonraki zaman boyunca söylenecek ne varsa koyanlar ortaya,

Ve jazzın hayaletimsi giysisiyle orkestranın altın rengi nefesli borularının gölgesinde yeniden dirilerek doğrulanlar ve Amerika’nın çıplak zihninin aşk için çektiği ıstırapları, kentleri son radyosuna varasıya paramparça eden eli eli lamma lamma sabacthani çığlığıyla üfleyenler saksafonu
parçalanarak vücutlarından çıkartılmış yaşam şiirinin saf kalbiyle ki bin yıl afiyetle yenir.

II

Alüminyum ve çimentodan nasıl bir sfenkstir ki kafataslarını açıp parçalamış beyinleri ve imgeleri yiyip bitirmiş?

Molok! Yalnızlık! Pislik! Çirkinlik! Külkovaları ve elde edilemez dolarlar! Merdiven diplerinde çocuk çığlıkları! ordularda hıçkırarak ağlayan oğlançocukları! Parklarda gözüyaşlı ihtiyar adamlar!

Molok! Molok! Kabus Molok! sevgisiz Molok! Zihinsel Molok! Molok ezici yargıcı insanların!

Molok akıl almaz zindan! Molok kurukafa bayrağı çekilmiş ruhsuz hapishane ve elemlerin kurultayı! Yapıları yargı olan Molok! Savaşın sayısız taştan abidesi Molok! sersemlemiş hükümetler Molok!

zihni salt bir makine olan Molok! damarlarında kan yerine para dolaşan Molok! parmakları on ordu olan Molok! göğsü kendi cinsinin etini tüketen bir dinamo olan Molok! kenarlarından dumanlar tüten bir gömüt olan Molok!

Molok gözleri binlerce kör pencere! uzun sokaklarında ebedi Yahovalar gibi gökdelenler dikilen Molok! sis içindeki fabrikalarında düş kurup cavlağı çeken Molok! devasa bacaları ve antenleriyle kentleri taçlandıran Molok!

Sevdası sonsuz petrol ve taş olan Molok! ruhu elektrik akımı ve bankalar olan Molok! yoksunluğu dehanın sureti olan Molok! yazgısı cinsiyetsiz bir hidrojen bulutu olan Molok! Molok adı us olan!

Molok içinde yapayalnız oturduğum! Kendinde melekleri düşlediğim Molok! Molok Delirdiğim! Sikemiciyim Molok’ta! Aşksız ve erkeksizim Molok’ta!

Molok ruhuma çok önceleri giren! Molok içinde gövdesiz bir bilincim ben! Molok beni doğal esrikliğimden korkutan! Kendimden geçtiğim Molok! Uyandığım Molok! Gökyüzünden boşalan ışık!

Molok! Molok! Robot apartmanlar! görünmez banliyöler! hazine çatıkları! kör sermayeler! şeytansı endüstriler! hayaletimsi uluslar! mağlup edilemez tımarhaneler! granit yaraklar! canavarca bombalar!

Onlar Cennete kaldırırken Molok’u parçaladılar sırtlarını! Kaldırım taşları, ağaçlar, radyolar, daha bir dünya şey! zaten varolan ve hep içinde olduğumuz şehri Cennete kaldıranlar!

Vizyonlar! kehanetler! halüsinasyonlar! mucizeler! esrimeler! Amerikan nehrinde batıp gitti!

Düşler! tapınmalar! aydınlanmalar! dinler! bir gemi yükü duygu zırvası!

Kirişikırmalar! nehrin diğer tarafına! evirip çevirmeler ve çarmıha germeler! tufana kapılıp gitti! Yükselmeler! Anlık tanrı görümleri! Umutsuzluklar! On yılın hayvani çığlıkları ve intiharlar! Bellekler! Yeni aşklar! Kaçık nesil! Zamanın kayalıklarından aşağı!

Gerçek kutsal kahkaha nehirde! Gördüler her bir şeyi! vahşi gözler! kutsal haykırışlar! Çekip gittiler eyvallah deyip! Atladılar çatıdan! ıssızlığa! el sallayarak! yanlarında çiçeklerle! Nehre doğru! sokağa!

III

Carl Solomon! Seninleyim Rockland’da

benden daha kaçık olduğun

Seninleyim Rockland’da

fazlasıyla tuhaf hissettiğin

Seninleyim Rockland’da

annemin gölgesine öykündüğün

Seninleyim Rockland’da

on iki sekreterini öldürmüş olduğun

Seninleyim Rockland’da

o görünmez nüktedanlığınla güldüğün

Seninleyim Rockland’da

aynı korkunç daktiloda büyük yazarlar olduğumuz

Seninleyim Rockland’da

vaziyetin ciddileştiği radyodan bildirilen

Seninleyim Rockland’da

kafatasındaki melekelerin zeka asalaklarını artık içeri sokmadığı

Seninleyim Rockland’da

Utika’nın evlenmemiş kadınlarının göğüslerinden karnını doyurduğun

Seninleyim Rockland’da

Bronx’un kartal bedenli kadınlarının vücutlarında kelime oyunlarıyla eyleştiğin

Seninleyim Rockland’da

Cehennemin dipsiz kuyularında asıllı bir pingpong maçını kaybettiğinden deligömleği içinde feryatlar ettiğin

Seninleyim Rockland’da

katatonik bir halde takıldığın piyanonun başında ruhun masum ve ölümsüz olduğunu donanımlı bir tımarhanede asla imansız ölmemesi gerektiğini söylediğin

Seninleyim Rockland’da

elliden fazla elektroşokla ruhunun hac yolunda gerildiği çarmıhtan bedenine asla yeniden dönmeyeceği

Seninleyim Rockland’da

doktorlarını akıl hastalığıyla itham edip ulusalcı faşist Golgotha’ya karşı sosyalist İbrani devrimi entrikaları çevirdiğin

Seninleyim Rockland’da

Long Islang göğünü yarıp insanüstü kabrinden çıkararak yeniden dirilteceğin kendi yaşayan insan İsa’nı

Seninleyim Rockland’da

yirmi-beş-bin çılgın yoldaşla hep bir ağızdan Enternasyonel’in son kıtasını söylediğimiz

Seninleyim Rockland’da

Birleşik Devletleri öpüp sarmaladığımız çarşaflarımız altında o Birleşik Devletlerin alışkanlık yaptığı öksürüğüyle gece boyu bizi uyutmayacağı

Seninleyim Rockland’da

Seninleyim Rockland’da

rüyalarımda üzerinde bir deniz yolculuğunun damlalarıyla yürüdüğün Amerika’da bir Batı gecesinde gözyaşlarınla otoyol kavşağındaki kulübemin kapısına vardığın

San Francisco 1955–56

HOWL’A DİPNOT

Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal!

Dünya kutsaldır! Ruh kutsal! Ten kutsaldır! Burun kutsal! Dil, sik ve el ve götdeliği kutsal!

Her şey kutsaldır! Herkes kutsal! Her yer kutsaldır! Her gün sonsuzluk! Her adam melek!

Kaçık olduğu sürece dört büyük melek kutsal! Sen ve ruhum delinin kutsallığı kadar kutsal!

Daktilo kutsal şiir kutsal ses kutsal dinleyenler kutsal esrime kutsal!

Kutsal Peter kutsal Allen kutsal Solomon kutsal Lucien kutsal Kerouac kutsal Huncke kutsal Burroughs kutsal Cassady kutsal gizli hayvan sikiciler ve ıstırap içindeki dilenciler ve iğrenç insan melekler kutsal!

Kutsal tımarhanedeki annem! Kansas’taki atalarımın siki de kutsal!

İnleyen saksafon kutsal! Kutsal mahşerî bop! Cazcılar ot hipsterler barış & junk & sarma kutsal!

Kutsal gökdelen ve kaldırımların ıssızlığı! Milyonlarla dolan kafeteryalar kutsal! Sokakların aşağısındaki gizemli gözyaşı nehirleri kutsal!

Doyumsuz yalnızlık kutsal! Orta sınıfın büyük kuzusu, isyanın çılgın çobanı kutsal! Kim Los Angeles’ ı Los Angeles yapan!

Kutsal New York Kutsal San Francisco Kutsal Peoria & Seattle Kutsal Paris Kutsal Tanca Kutsal Moskova Kutsal İstanbul!

Kutsal zamanın sonsuzluğu kutsal sonsuzluğun zamanı kutsal boşluktaki saatler kutsal dördüncü boyut kutsal beşinci enternasyonel kutsal melekteki Molok!

Kutsal deniz kutsal çöl kutsal demiryolu kutsal tren kutsal görüler kutsal halüsinasyonlar kutsal mucizeler kutsal gözçukuru kutsal cehennem!

Kutsal bağışlama! Merhamet! İyilik! İman! Kutsal! Bizler! Bedenler! Kederli! Yüce!

Kutsal ruhun doğaüstü çokça gözalıcı yetenekli şefkati.

Berkeley ‘55


Allen Ginsberg

Boş, beleş ölümlerde gözüm yok.
"Öyle sev ki beni kadın, Aşk-ı Vatan'ım olmalısın.
ve ben şehitliği göze aldım uğruna, 'Sen' naaşımı koklamalısın"

zeyneppp, En Son Yürekler Ölür'ü inceledi.
17 Eyl 2017 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Yine bos beles bir kitap. Aaa ben kitap yazdim yazarim demek icin yazmis bence. Icinde etkileyici bir cumle dahi yok. Özgūnlukten uzak bilindik cumleler yine .Bir tane daha taklitci yazarcik