• Düşlerimin nedeni ve anlamına ilişkin ilk ipucunu elde ettiğimde liseyi bitirmiş genç bir adamdım. O güne dek düşlerime hiçbir anlam verememiş, neden bulamamıştım. Ama üniversitede ruhbilim okudum, evrimin ne olduğunu anladım; birçok ussal durumu ve deneyin açıklamasını öğrendim. Sözgelimi, boşluğa yuvarlanma düşü, açıklamasını öğrendiğim ilk deneylerden biri, herkesçe bilinen, hemen hemen herkesin görmüş olduğu bir düş.
    Bu, öğretmenimin anlattığına göre, ırksal bir anıymış; çok çok eskilere dayanan, ağaçlarda yaşamış atalarımıza dek uzanan bir anı. Düşme, yaşamlarını ağaçlarda sürdürenler için her an var olan bir tehlikeymiş. Birçoğu düşerek yaşamını yitirmiş; hepsi de göz alabildiğine yükselen ağaçlardan düşerek birçok kez bu tehlikeyi yaşamış, ancak bir bölümü yere varmadan dallara tutunup, kurtulabilmişlerdir.
    Böyle son anda önlenen korkunç bir düşme olayı, yine öğretmenimin anlattığına göre, şoka yol açarmış. Bu tür bir şok da beyin hücrelerinde molekülsel değişimlere neden olurmuş. Bu değişimler sonraki kuşakların beyin hücrelerine ulaşır ve kısaca, ırksal anılar oluşurmuş. Bu nedenle sizler ve ben uyurken ya da uyuklarken boşluğa düşüyor ve yere çarpmamıza çok az kala uyanıyorsak eğer, ağaçlarda yaşayan atalarımızın başından geçen o korkunç düşüşleri anımsıyoruzdur yalnızca. Bunu sağlayan da kalıtım yoluyla bize ulaşan beyin hücrelerindeki molekülsel değişimlerdir.
    Bu hiç de olağandışı değil, en az içgüdü kadar olağan. İçgüdü olarak nitelendirilen de zaten kalıtım yoluyla bize ulaşan alışkanlıklardır, hepsi bu. Sırası gelmişken belirtmek gerekir ki, sizin, benim, hepimizin iyi bildiği boşluğa yuvarlanma düşlerinin hiçbirinde yere çarpmayız. Çünkü yere çarpmak yok olmak demektir. Ağaçlarda yaşayan atalarımızdan yere çarpanlar hemen o anda ölmüşlerdir. Doğru, yükseklerden düşüşün yarattığı şok, beyin hücrelerine ulaşmıştır, ne var ki hemen öldükleri için oluşan molekülsel değişim kendilerinden sonraki kuşaklara ulaşmamıştır. Sizler ve ben yere çarpmamış olanların torunlarıyız; bu nedenle bizler gördüğümüz düşlerde boşluğa düşer, ancak yere çarpmayız.
  • Pek kıymetli eski sevgilim Safinaz!

    Son zamanlarda Pavlov’un köpeği gibi hissediyorum. Telefonum her çaldığında ya da kapım tıklandığında, senin geldiğini zannederek endorfin salgılıyorum. Fakat kapıdaki, genelde aidat isteyen apartman görevlisi ya da bekar olduğum için vebalıymışım gibi davranan ve belki de son arzum olarak gördüğü etli nohudu getiren, alt komşum Güvercin teyze oluyor. Ayrıca en sevdiğim klasiklerinden biri olan Sefiller’deki sefil, Tutunamayanlar’daki tutunamayan ve Erken Kaybedenler’deki erken kaybeden gibi de hissediyorum. Ve tüm bu manasız metaforların içinde en çok Pavlov’un köpeği olmak hoşuma gidiyor. Çünkü sen köpeklere bayılırsın. Mahalledeki her sarı köpeği Golden zannettiğinden yere çöküp sevmeye kalkarsın. Zamanında saçımı okşadığın gibi, şefkatle.

    İlişkilerdeki en yaygın hatayı yapıp hayatımın odağına koymuştum seni. Alman sosyolog Habermas toplumun aydınlanması için kamusal alanların zaruretinden bahsederken, kahvehanelere gitmeyi dahi bırakmıştım. Kamusal alanım senin yanındı artık. Sıra dışı sandığım politik fikirlerimi ve kültürel tespitlerimi yalnızca seninle paylaşıyordum. Çiftleşmeye hazır bir Hint ineği kadar huzurluydum. Fakat en başından beri, minyatür kamusal alanımız tatmin etmedi seni. Sen balta girmiş ormanları, doğal kaynakları tükenmiş cenabet kıtaları dolaşmak, yolculuklara çıkmak istiyordun. Bu arzunu gidermek için kredi kartlarımı aşındırıyordum bense. Uçak bileti almaktan dimağım kurumuştu ama umurumda değildi.

    Hatırlamazsın ama bir sabah sürpriz yaparak seni götürdüğüm Kleopatra kumsalında, belki para eder diye kum doldurmuştum ceplerime. Çok değerli kummuş güya, koleksiyoncusuna iyi fiyata satılırmış. Veledin birine güvenliği oyalamasını söylerken sergilediğim tuhaf davranışlar dikkatini çekmişti. “Niçin benimle yüzmüyorsun? Yoksa Alman kadınları mı kesiyorsun?” diye kızdığın vakit, ceplerimin ağırlığından neredeyse şortum düşecekti. Ama sen halden anlamazsın ilgi arsızı, empati yoksunu Safinaz! Akşama kadar ayrılmak istemediğin o pahalı kumsalın ismi niçin Kleopatra, biliyor musun? Çünkü Kleopatra dokuz dili akıcı konuşan bir kraliçeydi. Peki sen kaç dil konuşabiliyorsun? Gönül dilinde yeterliliğin var mı mesela?

    Terk edişinin ikinci ayında icra memurları dayandı kapıma. Kararlıydılar, Holosko artı bir miktar nakit vermezsem beyaz eşyalarımı götüreceklerini söylediler. Sorun etmedim, zaten hepsinin modası geçmişti. Sosyolog Simmel, “modanın zafer anı, aynı zamanda ölüm anıdır” der. Söz gelimi geyikli taytlar burjuvadan alt tabakaya kadar ulaştığında, gözden düşmüştür. Moda daima devrim yapmalıdır ki üst sınıf kendini özel hissetsin. Bok rengi kravatlı icra memurları tüm demode eşyalarımı götürürken, Simmel’in tespitini yeniden düşündüm. Ne kadar haklıydı. Ben de bir beyaz eşyaydım aslında. Ve beni elde ettiğin o duygusal an, aynı zamanda ölüm anımdı ki modası geçmiş bir adamdım artık. Peki söyle aşk faşisti, gülünce cenazeye benzeyen o herifin modası ne zaman geçecek? Takriben kaç mevsimde çıkar insanların üst modelleri? Peki benim üst modelim de tam çubuk çekecek mi bitmeyen dertlerini?

    Terk edişinin üçüncü ayında hayatımı sorgulamaya, nasıl bir erkek olduğumu düşünmeye başladım. Kitaplardan birinde Alman filozof Schmeider erkeklerin avcı ve toplayıcı olmak üzere ikiye ayrıldığını söylüyordu. Avcılar, kadınları bir müddet kovaladıktan sonra kısa süreli ilişkilere ikna edenlermiş. Toplayıcılar ise, avcıların üzdüğü kadınları bulan ve çoğu zaman onlarla evlenenlermiş. Avcı değilim, avlanmayı beceremem. Bardan kadın kaldırmışlığım ya da tek gecelik ilişki yaşamışlığım yoktur. Toplayıcı da sayılmam esasında ki ağaçtan düşmüş bir meyve olduğunu kabul etmeyecek kadar mağrursun. O halde neyim ben? İlişkiler Damien Rice’ın eşsiz şarkısındaki gibi, “what am I darling?” noktasında tıkanıyor işte. Neyiz biz Safinaz? Bir insanın hiçbir şeyinden her şeyi olmaya terfi etmek zaman ve efor gerektirirken, tersi tek gecede nasıl mümkün oluyor? Ve sen ayrılığımızın ikinci gününde, tazelediğin makyajınla alışverişe nasıl çıkabiliyorsun? Cevap ver diyeceğim ama zat-ı alinden gelecek bir mektuba hazır değilim. Zaten anlamam da yazdıklarını. Kleopatra olsa dokuz dilde cevap verebilirdi ama seninle tek bir ortak lisanımız kalmadı, hepsini tükettik. Bu yüzden okuduktan sonra çöpe atman en doğrusu.

    Beni artık sevmediğini, modamın geçtiğini ve Alman filozoflardan tiksindiğini biliyorum. Bilgisayarımı ellerinden zor kurtardığım icra memurları gittiğinden beri, ben de senden nefret ediyorum. Duvardaki sivrisinek kadar değerin yok gönlümde. Egzoz dumanını, Amerikan Başkanını, ambulans sesini, donmuş yağ lekesini, Ağustos güneşini, karafatmaları, vuvuzela sesini, çöp konteynırlarını, lağım farelerini, İngiliz kraliyet ailesini ve hatta koalisyon özürlü politikacıları bile daha çok seviyorum. Evde eşya kalmadığından yankı yapıyor sesim, tahassür kokan duvarlar dahi ismini zikrediyor, çenemi kapıyorum ama susamıyorum.

    Terk edişinin otuz yedinci ayında, barınaktan dişi bir köpek edindim ve ismini Safinaz koydum. Sırf sifonu çekebildiğim ve yemeğimi elle yediğim için ondan, dolaylı olarak senden üstün hissediyorum. İğrenç ismine rağmen iyi anlaşıyoruz ama nedendir bilinmez, her kapı çalındığında Pavlov’un köpeği misali salya akıtmaya başlıyor. Benden evvel kapıya koşup heyecanla bekliyor. Bu özelliğini kimden almış, emin değilim.

    İkinci mektubumu sonlandırırken yeni bir havadisi müjdelemek isterim. Sana yazdığım ve hatta yazamadığım bütün mektupları uzun vadede kitaba dönüştürmeyi düşünüyorum, çünkü bir kadını unutmanın en kolay yolu onu edebi esere dönüştürmektir.

    Hoşça kal.

    İSMAİL PİŞER
  • Öykü sevenler için, değişik, yeni, tuhaf bir öyküm.

    Zil çaldı. Uzun zamandır sesini duymadığım kuşun ötüşüyle irkildim oturduğum tekli koltukta. Hazır koltuk demişken, bütün günümü, hatta neredeyse tüm zamanımı bu koltuk üzerinde miskince oturarak geçirdiğimi söylemem gerek. O kadar amaçsız, o kadar umutsuz olduğumu ancak böyle tarif edebilirim. Bir tekli koltuk üzerinde ömrünün kalan kısmını tamamlamaya çalışan işe yaramaz bir adamım.

    Kalktım. Açmaya doğru yöneldiğimin kapının zili, ben yanına varana kadar bir kez daha çaldı. Uzun zamandır çalmayan zilin bu kadar ısrarla çalmasına sinirlenerek sert bir şekilde kapıyı açtım. Yıllarca öfke ve sinirle beslenen cildimin kırışıklığı kapıyı açmamla birlikte şaşkınlıkla düzleşti.

    Üç adet küçük kız çocuğunun kapımın önünde “iyi bayramlar” diye attığı çığlıkla bugünün bayram olduğunu fark ettim. Bir süre aptal bir ifade ile yüzlerine bakarak hafiften gülümsedim. Her zaman kız çocuklarını sevmiştim. Ama canlı bir kız çocuğunun nasıl bir şey olduğunu bile unutmuştum. Bu küçük şeytanların karşımda öylece durmaları ruhsuz ve bitkin bedenimi biraz olsun heyecanlandırmış, mutlu etmişti.

    “Kız çocuklarını çok seviyordum.”

    Aptalca gülümsememe devam ederken bayramların nasıl bir şey olduğunu ve böyle durumlarda neler yapıldığını birden hatırladım. Kapıda duran üç küçük yaramaza “bekleyin çocuklar” diyerek içeri geçtim. Nerede olduğunu hatırlamadığım cüzdanımı bulmakta biraz zorlandım. Zira evimin her köşesi, kafamın ve kalbimin içi gibi fazlasıyla dağınıktı. Cüzdanı buldum. Üçüne de aynı kağıt parçasından vermek en mantıklı olanıydı. Çok adaletli, çok mantıklı adamdım.

    Çocukların yanına geri döndüm. Birbirlerine bakarak gülüşüyor ve aynı zamanda anlamsızca zıplıyorlardı yepyeni elbiseleri içinde. Enerjilerine imrenerek baktım. Geldiğimi görünce birden durdular. Elimde duran kağıt parçalarına yöneldi anında üç çift göz. Ne olduğunu, daha doğrusu miktarının ne olduğunu fark ettiler ve o üç çift gülümseyen göz daha da büyüyerek açıldı. Birbirlerine tekrar bakarak gülümsediler elleriyle ağızlarını kapatarak. Ruhsuz bir adam olmama rağmen onları öyle görünce ben de aynısı yaptım ve gülümsedim. Beni o halde görünce biraz utandılar ama daha çok gülmeye başladılar.

    “Kız çocuklarını çok seviyordum.”

    Hepsini tek tek iki yanağından da öperek bayram harçlıklarını verdim. Ne büyük adamdım öyle. Kendimle gurur duyuyordum. Bu miskin ve ruhsuz adam uzunca zaman sonra insanlık için bir şeyler yapıyor ve kendini iyi hissediyordu.

    Kızlardan, ortada duran ve sanırım diğerlerinden bir ya da iki yaş büyük olan bana tekrar baktı.

    “Teşekkür ederiz.” dedi ve diğerleri de ona eşlik etti.
    “Rica ederim evladım, ben teşekkür ederim geldiğiniz için.” dedim. Evet, bunun için onlara kesinlikle teşekkür etmem gerekiyordu. Diğerlerinden büyük olan devam etti.
    “Amca, sen neden hiç dışarı çıkmıyorsun?”
    “Çıkıyorum evladım, ara sıra çıkıyorum, neden sordun?” dedim yalan olan cevabımı karşı bir soruyla geçiştirmek telaşıyla.
    “Bilmem.” dedi inanmayan bir ifade ile. “Ben sizi hiç dışarı çıkarken görmedim de…”
    “Akşamları çıkıyorum, siz evde oluyorsunuzdur o saatlerde, görmemeniz normal.” dedim inandırma çabama gülümsememi eklemeye çalışarak.

    Pek fazla uzatmadan omuzlarını silkti ve diğerlerine baktı. Hep bir ağızdan, kapıyı ilk açtığımda söyledikleri gibi “iyi bayramlar” diyerek koşar adımlarla asansöre doğru gittiler. Kısa bir an arkalarından baktım. Bu koşuşturmalar bana çok eskide kalan bazı anıları hatırlattı. Canım sıkıldı ve kapıyı sertçe kapattım.

    “Kız çocuklarını çok seviyordum.”

    Suratım asık bir şekilde tekli koltuğuma geri döndüm. Bir anda neden böyle olmuştum anlayamadım. Canım sıkılmıştı. Kaşlarımı çattım. Buruşan cildim her zamanki halini ciddiyetiyle yeniden aldı. Parmaklarım, alnımın ve gözlerimin etrafındaki çizgiler üzerinde gezinirken, pencereden dışarıyı izleyerek derin ve fazla manalı düşüncelere daldım.

    Uyandım. Düşüncelerle boğuşurken, yine tekli koltuğumda sızmış kalmışım. Başım inanılmaz derece ağrıyordu. Mutfağa gittim. Bir bardak su ve ağrı kesici aldım. Tek seferde yuttum ve tüm suyu içtim. Gözlerimin önünde hala o üç kız çocuğunun gülümsemesi vardı. Ufak bir gülümseme ile gerildim.

    Büyük derin dondurucunun kapağını açtım. Aylar öncesinden öldürüp dondurduğum kız çocuğunun acı ve korkuyla hala açık olan gözlerine bakarak gülümsedim.

    “Kız çocuklarını çok seviyordum.”

    Okan Kuzu
  • Altı Kere Ağırlaştırılmış Mühebbet Hapis cezamın otuz ikinci yılını bitiriyorum bu gün. Bu sabah gardiyan Fikret koğuşa girip beni çağırınca anladım bi şeylerin terso gittiğini. Ranzada yatıyorum, düşteyim. Kapı gürültülü, gıcırtıyla geri çektiler kapıyı. İçeri Fikret girdi. Göbeğinin altında ezilen kemerine elini koydu, anahtarlar parmağına takılı. Baba Haldun ziyaretçin gelmiş’ dedi. Önce ismimi tanımadım. Ziyaretçi gelmiş. Getirin ne diyosa söylesin gitsin deyecek oldum. ‘Ulan benim sevenim yok ki’ düşüncesi kafamın içinde şok etkisi yarattı. O an ranzadan ayaklarımı çıkarttım terlikleri ayağıma geçirdim. Doğru tuvalete koştum. Elimi yüzümü yıkadım, sakalları çizdim. En güzel gömleği giydim, tek ütülü pantolonumu giydim. Jilet gibiii. Çıktım dışarı, ‘hadi gidelim Fikret Gardaşım. Kim gelmiş biliyon mu ? sana dediler mi bişey ?’ diye sordum ama gavur inatlı Fikret laf eder mi! Demedi bişey. Gidince görürsün diye geveledi ne sorsam. Bi kapıdan geçerken dayanamadım durdurdum. ‘’Ulan alay mı ediyosonuz yoksa puştlar’ dedim. Tarih bir nisan falan olur belki beni kafaya alıyolardır. Bilemedim. Fikret ellerimden kurtardı yakasını, ‘Baba çocuk muyuz seni niye kandıralım, yürü bilmiyorum bişey, müdürün odasında seni bekliyolarmış bana bunu söylediler git baba haldunu getir dediler’ dedi. inandım bende. Bi demir kapı, bi demir kapı daha, sonra ardı ardına iki demir kapı. bi kat yukarı. bi demir kapı daha. yürü yürü bitmiyordu o koridorlar. biz adım attıkça sesler daha belirgin ve keskin geliyordu. bu bina da ne kadar çok kapı varmış dedim bi an içimden. ben sadece ikisini görüyormuşum. ikisinden çıksam kurtulurum buradan diyordum yıllarca, yanılıyormuşum. Bi kapı daha açılırken Fikret durdu. Baba Haldun, gözünü seveyim çok şey yapma tamam mı ‘ dedi. Bu kapıdan sonra müdürün odasına gireceksin’dedi. Sen gelmeyecek misin’ dedim. Gelmeyeceğini söyledi. Kapılar açıldı. Kapılar çalındı. Cezaevi Müdürünün odasına girdim. İçerde üç gardiyan bir de daha önce bu yerde görmediğim kadar güzel bir hemşire kadın vardı. Onu görünce dayanamayıp yılların verdiği bi hasretle, ‘’sevdiğim kadın daha güzeldi ama sana da yara sardılır’’ deyiverdim. gülümsedi. Söylemek istediğim şeyin içinde barındırdığı hasreti anlamıştı. niyetim hovardalık değildi bunu anlamıştı. hafifçe güldüm. ‘’Buyrun müdür bey benimle konuşacaklarınız varmış’’ dedim. ‘’Baba Haldun biz seninle hep konuşuruz, öteki dünyadan birinin sana söylecekleri varmış, önemliymiş. Savcılıktan izin alıp gelmiş özel görüşme yapmak için.’’-- ‘’Bunca yıldan sonra kim hatırlar beni müdür bey’’ dedim. ‘’Baba Haldun otur ben sana bi çay söyleyeyim bir kaç dakikaya burada olur, seni sayar severim biraz müsade ederim konuşursunuz bilmiyorum gelen kişinin neyin olduğunu.’’ dedi. Dikeldiğim yere kadar gelip koluma dokunup önümdeki sandalyeyi gösterdi. Otur der gibi başını salladı. oturdum önümdeki siyah deri kaplı koltuktan dönme sandalyeye. Sağda solda dekorlar var onları izliyom, e kimse konuşmuyo diye bende konuşamıyorum. Sonunda sessizliği bozmak için ‘’sizin askerlik ne zaman bitiyo’’ dedim gardiyanlara. ‘’Şafak 47 Baba Haldun’’ dedi yakışıklıca olan oğlan. Hemşire kıza aç kurdun yaralı kuzuya baktığı gibi bakıyordu ama müdürden çekindiği için bakamıyodu istediği gibi. Gülümseyerek ‘’Eee kızım sen nasılsın burda mı çalışıyosun sen’’ dedim. ‘’Yok haldun amca ben merkezdeki hastaneden geldim, müdür bey ambulans çağırtmış’’ deyince anladım bu müdür bir haltlar karıştırıyor. ‘’Kimmiş bu gelen müdür bey söyleyecek misin artık?’’ demek istedim, kapı çalındı. Kapıyı arkamda dikilen gardiyan açtı. İçeri iki ayak sesi girdi. Biri yorulmuş bi çift ayak. Diğeri narin bi topuk sesi. Yok gibi ama var. duyuyorsunuz. Dönüp bakamadım. O kadar korktum ki o an. Kimin geldiğini görmek istemedi gözlerim. Kafamı iyice eğdim. *Ben burada değilim’’Ben burada değilim* kendimi şu anda ranzamda düş kuruyor vaziyette bulmak istiyordum. Gözlerimi açtığımda önümde hala müdürün odasının acaip şatafatlı dekor eşyaları duruyordu. Hafif krem renkli bu masa benim koğuşta yoktu. Benim koğuşta iran halısı da yoktu. Buranın benim koğuşum ve bunların düş olmadığına emin olduktan sonra başımın arkasında dikelmiş kafamı kaldırmamı bekleyen ziyaretçilerimi hissettim. ‘’Kimsiniz?’’dedim kafamı yerden kaldırmadan. Birisinin ayakkabıları önüme doğru yürüdü. ‘’Benlen ne konuşacaksınız?’’ diye sordum. ‘’Sizinle nerden tanışık olduk biz?’’ diye sordum. Cevap vermedi ikiside. Kafamı kaldırmam için başımın arkasına baktıklarını hissediyordum. Başımı kaldıramıyordum. O on dakika da korktuğum kadar bütün ömrüm boyu korkmamışımdır. Kimdi bu insanlar! Benden ne istiyorlardı! ‘‘Haldun bey’’ dedi arkamda duran kadın. Bey mi? Bu kadın kiminle konuşuyor yahu diye sordum kendime. Bana bey deme ihtimali benim buradan salınma ihtimalimle aynıydı. ‘’Haldun bey, biz yetiştirme yurdundan geliyoruz.’’ Duyduğum şu altı kelime kulaklarımdan beynime ulaşana kadar dört kişiyi daha öldürürdüm de ellerim birbirini tutuyor. ‘’Benden ne istiyonuz gidip birilerini yetiştirin o vakit’’deyip tersledim. ‘’Haldun bey bilmeniz gereken bazı şeyler var.’’ dedi yine aynı kadın. ‘’Ben herşeyi biliyorum bilmediklerim bilenlere kalsın ben bildiklerime bildiklerim bana yetiyor’’ dedim. Konuşma burada bitiyor sanıyordum her defasında. Bu konuşmalar bittiğinde yine ranzama dönecektim, ranzama dönüp oğlumla maç yapmaya kaldığım yerden devam edecektim. Devlet memuru soğukluğundan ürperen kollarımı sıvazlayarak kan gönderdim. ‘’Haldun bey, buraya neden girdiniz?’’ diye sordu önüme dikelen güzel ayakkabılı kadın. ‘’Tatil için’’ dedim. ‘’Mühebbet yiyene devlet baba bakıyormuş, devletimin kollarına sığındım’’ dedim. Arkam da ki kadın ‘’Haldun bey otuz yıl önce o adamları neden öldürdünüz?’’ dedi *hiddetle*. ‘‘Canıma dokundular.’’ dedim. duru. ‘’Canınıza dokunsak bizi de öldürür müsünüz’’ dedi önümde dikelen güzel ayakkabılı kadın. Tıslamaya benzer bi fısıltıyla, ‘’o öldü’’ dedim. Ama onların duyacakları şekil de ‘’2 haziran 1987′de öldürdüm. Yani 32 yıl on bir ay 17 gün eder. otuz yıl değil’’ dedim. ‘’Haldun bey size neden baba diyorlar çok mu çocuğunuz var?’’ dedi arkam da dikelen kadın. ‘’ben hiç evlenmedim.’’ diyebildim anca. ‘’Kimseyi sevmediniz yani?’’ dedi önümdeki kadın. ‘’Siz bunları ne yapacaksınız? Bunları sormak için çok geç geldiniz’’ dedim ama inatla soruyorlar ve çok saçma hislerle içimi tıka basa, hınca hınç dolduruyorlardı. ‘’Haldun bey o adamları bugün olsa yine öldürür müydünüz’’ dedi arkamda ki kadın. Ayağa kalktım. kolumda ki yarığı göstererek. ‘’Ben o gün tereddüt ettim biliyo musun? Bu o tereddütten kaldı. Bugün olsa! şimdi olsa! o gün ki kadar uzun sürmez o itleri gebertmem. Yılların nefreti var içimde. şuramda. o nefret onları saniye içinde kül etmeye yeter.’’ dedim. ‘’Haldun bey sakin olun, size bunları sormamızı bizden isteyen biri oldu. Bittiğinde sizi onunla görüştüreceğiz. Sadece sorularımıza cevap verin ve bize yardımcı olun’’ dedi arkamda kalan güzel ayakkabılı kadın. ‘‘Tamam sorun o zaman, ne isterseniz cevaplayacam!’’ dedim çok emindim. Sordukları her şeyi cevaplamaya karar verdim. Az önce hışımla kalktığım yerime sakince oturdum ve güzel ayakkabılı kadını karşımda ki sandalyeye buyur ettim. ‘’#Haldun bey, neden size baba diyorlar? Çok mu çocuğunuz oldu?’’ dedi yine. ‘’*Hayır insanlara faydalı olmaya çalışırım, babalık yaparım. saygı duyarlar. ondan herhalde. Ben kimseye koca olamadım ki baba olayım.’’ ‘’#Peki o adamları neden öldürdünüz?’’ Bu soruyu ilk sorduğunda cevabını vermiştim ama anlatamamıştım kendimi. Dinlemişti ama duymamıştı beni besbelli. ‘‘Bi kız seviyordum. yirmi dört yaşımdaydım. Babamın atölyesinde torna tezgahında çalışıyordum o dönem. askerlik 18 ay yapılacak dediler. Ben de askerlik 18 ay olmadan gidip aradan çıkartayım dedim. askere gideceğim akşam eğlence yaptım. Eş dost mahalleli kim varsa ne kadarlarsa herkesi çağırdım. Ben konvoya katıldım. Arabalar kornalar falan deli gibi gidiyoruz. Sevdiğimle konuştum, beklerim ben seni dedi. Beklerdi beni. evime güneş olacaktı. O gece otobüse bindim, Çanakkale de acemi birliği ordan da Ankaraya cezaevi gardiyanlığına gittim.’’ Birden lafımı kesip, askerden kaçıp mı öldürdünüz o adamları?’’Dedi hala inatla arkamda dikelen kadın. Yüzümde garip bi ekşime hissedip ‘’Hayır dinlersen anlatıyorum herşeyi kızım’’ dedim gayet babacan bi tavırla. ‘’Askerdeyken sevgilime mektuplar atıyorum haftada üç kere bazen dört kere oluyor bizim hapishanenin yemekçileri haftada beş gün çıkıyor merkeze. biz üç kere. onlardan birine veriyorum mektubu o postalıyor sevabına. Ben mektup atıyorum ama cevap gelmiyor. Sonunda dayanamadım izin alıp eve döndüm. Sırf mektubuma cevap ver artık demek için izin aldım geri gittim memlekete. Evine gittim otobüsten iner inmez. Kapıya tıklıyorum. Cama vuruyorum. Hiç ses eden el veren yok. Muhtar kahveye giderken gördü koştu yanıma geldi. -Haldun, oğlum sen niye geldin ne oldu ne işin var burda hayrola sen askerdeydin? dedi. Ama o kadar panik olmuştu ki o saniye anladım ki bi terso var yoksa bu adama okeyde üst üste dokuz el kitleseler hiç keyfini bozmaz, sinir yapmazdı. Muhtar emmi n’oldu Delal nerde? Apo amcalar niye yok? Nereye gittiler? -Muhtar emmi elini enseme koydu kendine çekti beni. boynuna koydu başımı. Muhtar emmi noluyo napıyosun söylesene noldu? Dedim, baktım ki ağlıyor. Kendimi onun ellerinden çektim doğru eve doğru koştum. İzollu aşiretinden Hüseyyin’e rast geldim ki öyle hızlıydım ki durup selam bile vermedim. Arkamdan bağırdığını duyuyodum ama el edipde durduramadım kendimi. Doğru anama koştum. N’olduğunu öğrenmeye gittim. Anam benim geldiğimi bağın ötesinden koşarken görmüşde anlamış. Ben eve varasıya kadar gözyaşı sel olmuş yüzünde. -Ana n’oldu anlat diyorum. ağlıyor elleme beni diyor. Ana N’olduğunu anlat ana diyorum ağlıyor ama anlatmıyor. Beş dakika önce selam vermeye durmadığım Hüseyyin geldi on dakika sonra. Herşeyi ondan öğrendim. Ben askere gittikten sonra Delal’in babası Muharrem amca Delal’i başkasına vermiş. O an bunu duyunca öldüm öldüm dirildim. Benim evime gelin olacaktı Delal.’’ Önümde meraklı gözlerle beni dinleyen güzel ayakkabılı kadın bi anda sinirle ‘’Sevdiğin kadın başkasıyla evlendi diye mi on dört kişiyi öldürdün? Deli misin ulan!’’ diyerek ayağa kalktı. Başımı yere eğdim. ‘’Benim izin dolmadan geri döndüm asker ocağına. Dolmasını bekleyemedim. Sevdiğim kızı başkasına gelin etmişti babası üç kuruş uğruna. Askerden geldikten sonra sağa sola Muharrem Amcanın evini sordurttum. Bi kaç ay sürdü ama buldum sonunda. Bi gece çektim rakıyı boğazıma kadar dolmuşum gittim kapısına. Gençlik ateşiyle bağır çağır olay çıkarttım kapısında. Çifteliyle karın boşluğumdan vurdu iki hafta komada yattım. Uyandım, ölmeyi becerememişim. Başımda o gün yalnız anam kalmış. Babam ben komadayken vefat etmiş. Üzülemedim bile. Gittim Delalin evini buldum. Önce uzaktan uzağa izledim. Hani evlendi ama seviyorum. Zararım yok ya! İzliyorum sadece. Ara sıra pencereden bakıyor sokağın başına. Beni bekler gibi bakıyor. Gidip onu kaçıracağımı biliyor. Bi gece yine aldım Yeni Rakı’mı içtim içtim kapısına dayanacak oldum. Yolda kayboldum. Evin yolunu bulamadım. Oturduğum bi kaldırım taşında sızmışım. Sabah ayıldım. Üst baş kir pislik. Eve gittim köye. Anam uyanmadn üzerimi değiştim çıktım tekrar. İş güç hak getire. Babamın atolyede malzeme bile kalmamış bırak tornayı tesbiyeyi. Ne varsa satmış savurmuş bana yollamış askerdeyim diye. Gidip gelirken gidip gelirken bi gün Delal’imin kocası olacak gavat beni fark etti. Kapıdan çıktı, yine bi yere gidiyor zannettim, benim tarafa doğru yürüdü, yürüdü. Tam yanımdan geçip gidiyor ki birden dönüp beni gafil avladı. Yaşça benden on yaş büyük. Ne bekliyosun burda delikanlı dedi. Napacan diye tersledim. Eyvallah deyip gitti. Geldi beş arkadaşıyla bi güzel dövdü beni. Tek olsa belki yıkardım deyyusu bileğim kuvvetliydi. Bi daha seni buralarda görmeyecem dedi. Duymaza vurdum. Eve gittim zor zoruna. Yattığım gibi uyudum. Her yanımda kan. Anam da soramadı o gece ne olduğunu. anlatamazdım da. anlamazdı beni. Ertesi gün yine gittim. Yine geldi yanıma. Elini enseme koydu. Aslanım parayı veren düdüğü çalar böyle kapıma köpek olma paran varsa gel dedi. Niye param varsa napacan dedim anlamadım o an. anlamak gelmedi gözüme. cesaretim engel oldu kafama. Ne parası ne düdüğü dedim. ‘’Seni bizim hatunu keserken görmüş müşteriler. paran varsa sende tadına bakarsın. Yoksa siktir git yine dayak yeme’’ dedi. Delal’i parayla satıyordu orospu çocuğu. Ben o güne kadar küfür bilmeyen adamdım. Var dedim. Param var. Ben de gelecem bakacam tadına dedim. Ama yarın gelecem dedim. Şimdi üzerimde yok dükkandan alırım yarın gelirim dedim çıktım. bi dakika daha karşısında dursaydım ağlayarak ayaklarına kapanacaktım. Yalvaracaktım ona yalan söylediğini söylemesi için. Durmadan döndüm arkamı. ağlamaya başladım ve hıp hızlı bi vaziyyette yürüdüm. yürüdüm.yürüdüm. az kalsın bir arabanın altında kalıp kurtuluyordum ki şoför son anda direksiyonu kırıp bi ağaca vurarak durdu. inip benimle münakaşaya girecek bana hesap soracak sandım ki teşekkür etti. arabanın içinde eli silahlı baygın bi adam gördüm o an. ve arabanın şoförü bulduğu ilk ara sokakta kayboldu. Arabanın içinde ölmüş olduğunu umarak yaklaştığım adamın elinde hala büyükçe bir askeri silah vardı. belliydi ki bu adam teröristti. ve belliydi ki bu adam birilerinden kaçıyordu. Önce ne yapacağımı bulamadım ama silahın namlusundan gözüme seken ay ışığı öfkemi elime vurdu. Arka kapıyı açıp adamın boynundan silah askısını çıkartıp elime aldım. Tenhalardan ve siyah paltomun içine zor sığdırdığım silaha sarılarak Delal’in evine yürüdüm. Her gün onu izlediğim yerde durup bekledim. Bekledim. Bekledim. Delalin kocası olacak aşağılık mahlukat yanında 12-13 kişi getiriyordu. Sakin kalmaya ve silaha davranmamaya çalışarak yanına yaklaştım ve param olduğunu kadınla bir saat geçirmek istediğimi söyledim. Kaç param olduğunu sordu. Dişlerimi damaklarıma geçirdim ve kan dolu ağzımdan kelimeleri iterek çıkarttım. doksanbinlara vardı cebimde. çıkarttım onu gösterdim. O parayla bütün gece senin olsun dedi. Delal’imden bahsederken yüzünün aldığı o pişkin hali gördüğüm de bu adama işkence etmeden öldürmeyeceğimi söyledim kendime. Söz verdim kendime o an. Elli elli beş adım daha yürüdük evin bahçesine girdik. kapıyı çaldı. Delal açtı kapıyı. Elleri sabunlu. Yüzü yere eğik. Başı yazmalı. Ben ise Delal’imin kocasının, peşine taktığı arkadaş grubunun arasına sıkışmış beni tanımaması için görmemesi için ömrüm boyu etmediğim kadar dua ediyordum. Kocası olacak it Delalimi elyle iterek girdi içeri. Çekil ulan kaltak’ dedi Delal’ime. Benim iki gözümün çiçeği diyeceğim kadına. Orospu çocuğunun biri, kaltak dedi. içeri girdim. kalabalıkta hiç durmadan mutfağa sığındı delal. Peşine gidecektim ki orospu çocuğu yanına buyur etti. midem bulana bulana, kulaklarım yana yana oturdum yanına. Paltomu çıkarmadığım için rahat değildim ve silah sığmıyordu oturduğum için. ucunun dışarıdan görünmediğini düşünerek biraz rahatça oturdum ve sohbetlerini dinledim. Evde kumar oynatacaktı ve kazananla herşeyini masaya koyarak kendisi kumar oynayacaktı. kazanan Delal’le yatacaktı. Benim canıma dokunacaklardı. Delal hala mutfaktayken tuvalet nerde diyip kalktım. Cevaplarını beklemeden Delalin gittiği tarafa gittim. Arkasından yaklaşıp ağzını kapattım. Bağırırdı biliyordum. Delalim dedim. Delalim ben geldim. O an kollarını öyle bi saldı ki. kucağıma bayıldığını düşündüm. korkudan öldüm öldüm de dirildim o an. Ona bişey oldu sandım. Arkasına dönüp boynuma bir sarıldı ki, ulan gözümde hiç bişeyi kalmadı. Onun hiç bi günahı yoktu. Onun tek günahı babasıydı. ‘’Delal bak, bir dakika sonra kapıdan cıkacaksın ve şu parayı da al, deyip eline bütün paramı verdim, var gücünle koşacaksın. Git bi bilet al köye git. Anamı bul hala aynı evde oturuyor. Git oraya. Ben hemen gelecem. Tamam mı Delalim’’deyip alnına düşmüş saçlarının arasına dudaklarımı koydum ve saçlarıyla beraber alnını öptüm. saçlarının kokusunu cigerlerime çektim ve hadi dedim. Yazmasını düzeltti ve kapıdan koşarak cıktı. Kapıya doğru sırtımı verdim ve içerden ‘’N’oluyor lan kim geldi bu saatte’’ diye kapıya doğru yönelen Delalin kocasıyla göz göze geldim. ‘’sen hala tanımadın beni değiil’ dedim. şivemi kullandığımdan o an anlamıştı benim kim olduğumu. Paltomun ön düğmesini açmadan bi saniye önce Bana gülümseyerek bunca adama karşı ne bok yiyeceksin dedi. ‘’bunu’’ dedim ve paltomun düğmesini çözdüm. pantomun içinden mide hizama düşen AK-47′yi gören herkes dehşetle ve yalvarırcasına bana baktı. Silahın namlusuna mermiyi vermek için kolu çektim ve O gece o evdeki herkesi öldürdüm. Sadece bi kişiyi öldürmeden önce tereddüt ettim. Delal’imin kocası olacak o orospu çocuğu. Onu hemen öldürmemek için kendime söz vermiştim ama şerefsizin soyu eline geçirdiği bıçakla koluma bu gördüğünüz izi bıraktı. O an bi refleksle tetiği çektim. koluma sapladığı bıçağı tutan eli cansız bedeniyle beraber yere düştü. Evden çıktım ve hiç bişey olmamış gibi, akşam işten çıkıp evine, karısının kollarına giden bi adam gibi yürüdüm. Köye kadar yürüdüm. Geceyi Delal’im ile beraber geçirdim. Sabah önce notere gittim. Evin ve babamdan kalan bi kaç ufak tefek arsayı Delal’imin üzerine geçirdim. Çok etmezdi ama başını sokacak bir yeri olurdu. Zorda kalırsa satıp para bulacağı bir şeyleri olurdu. Devir işleri bitince de gidip karakola teslim oldum. Silahı da teslim ettim.’’ deyip kafamı kaldırdığımda baktım ki karşımda duran güzel ayakkabılı kadın ağlıyor. Arkamda dikilen kadına bakmadım ama burnunu çektiğini duyduğumda anladım ki o da ağlıyor.’’Kim bilmek istedi bunları. Çok merak ediyordunuz! Bende bunu merak ediyorum.*Genzimde ağlamaya yeltenen bi hisle* ‘’önümde oturan, ellerini yüzüne kapatan güzel ayakkabılı kadın, burnunu çekti. masayı biraz sağa doğru ittirdi. Dizlerinin üzerine kapaklandı. sürüne sürüne ağlayarak geldi dizlerimin dibine. ‘’Baba’’ dedi. ‘’Beni affet baba. Annem beni doğurduktan sonra ölmüş. Babannem büyüttü beni iki yaşıma kadar sonra çocuk esirgeme kurumuna aldılar beni. Baba ben seni hep katil bildim baba affet beni. Ben senden utandım hep baba. Affet baba. Ben seni hep kötü bildim. Hiç sevmedim. Beni affet yalvarırım’’ dedi. O ana kadar mağrur duruşumu bozmayan ben. Kızımın dizlerimdeki başına koydum burnumu. Ağladım. BAĞIRA BAĞIRA. ‘’DELALİM’’ diye diye. HAYKIRA HAYKIRA. Ağladım. Ben bütün bir ömür kaybettim ama bu dünya benim için hala güzel bi yerse kızım sayesindedir. Buradan çıkıp kızımla güneşli günler göremeyecek bile olsam. Kötü adamların da çok güzel kız çocukları olduğunu unutmayın istedim. Sevdiğinize sahip olun. Unutmayın. Sizin sevdalığınızı kimse sizin gibi sevmeyecek. Ve yine unutmayın. Bu dünyada insanlardan daha çok kötü insanlar var. Sevdanıza ve sevdiğiniz insana ucunda ölüm olsa sahip çıkın. Benim hikayem bu, ben iyi bi yazar olamadım ama belki sizin kaleminiz güçlüdür ve siz mutlu bi hikaye yaşamayı başarırsınız. Haydi, Selametle... Gözlerinizden öpüyorum.
    -Baba Haldun
  • Seni görevden alıyorum. Bundan sonra operasyonu ben yöneteceğim. Çık, defol buradan.”
    İnanmaz gözlerle bakan Mustafa Bey hiçbir şey demeden, diyemeden odayı terk etti. Ayaktaki adama bakar bakmaz onun kim olduğunu anlamıştım. Sizler de anlamışsınızdır. Demek bu yüzdendi. Kariyerinde çok hızlı ilerlediği, genç yaşında çok iyi yerlere geldiği için ve sarı saçlarından dolayı ona İskender diyor olmalılardı. Belki de gerçek adı da İskender’di, bilemiyorum. Şimdi odada o, ben ve Mustafa Bey’in daimi yardımcısı vardı.

    İskender kendini tanıtmaya lüzum görmeden lafa başladı.
    “Mustafa seni yanlış yönlendirmiş 20 numara. Seninle ve diğer 19’la ilgili daha farklı planlarım var.”
    Mustafa Bey’in yardımcısı Salih bir baş işaretiyle harekete geçti. Mustafa Bey’in masasındaki bilgisayar ekranını bana doğru çevirdi ve bir video başladı. Videoda her zaman Youtube’da yayınlanan komando eğitimlerine benzer bir eğitimden geçen askerler vardı. Yatıp kalkıyor, sürünüyor, suya atlıyor, kütük kaldırıyorlar, atış yapıyorlar, halatlardan tırmanıyorlardı. Soru sormama fırsat bırakmadan İskender açıkladı.
    “Kim olduklarını merak ediyorsun. Onlar senin takımın olacak. 19’u tek bir kişi alt edemez. O kişi sen olsan bile.”
    İskender’in niyetini anlamıştım.
    “Bunlar ülkemizin koşulsuz en iyi askerleri. Onlara fiziksel anlamda güçlendirici serumlar verildi.”
    Aynı Captain America gibi diye düşünmeden edemedim.
    “Hepsi de sahada çok tecrübeli askerler. Ama 19’la savaşmada yetersiz kalacaklardır. 19 yüzünden duygu değiştirebilir, telekinezi etkisine uğrayabilir ya da telepati yoluyla zihinleri bulanabilir. Onları her ne kadar buna karşı uyarsak ve tedbir almaya çalışsak da bunu engelleyemeyiz. Burada da sen devreye giriyorsun. Kendi gücünü 10-15 metre gibi kısa mesafeli alanlarda yayabiliyorsun. Onları 19’un saldırılarından koruyabilirsin. Daha fazla asker bulmak isterdim ama maalesef çok zamanımız yok. Takımın tam 47 kişiden oluşuyor. Şimdi takımının başına geç ve Anti-19’un lideri ol.”

    Adamın güçlü ve buyurgan sesi o kadar kuvvetliydi ki kendimi 19’dan birinin etkisi altında hissediyordum. Tek bir soru sormadan ve hiç itiraz etmeden eski zamanların krallarına boyun büken köleler gibi önünde diz çöküp eğildim. Emirlerine sonuna kadar itaat edecektim. Hiçbir yemin etmeme gerek kalmamıştı. İskender bunun böyle olacağını zaten biliyordu. Kapı çaldı. İçeriye saçları geriye doğru taranmış, gri gözlü, orta yaşlı bir adam girdi. Pek sevimsiz, pek uğursuz bir görünüşü vardı. Gelir gelmez İskender’in önünde hafifçe eğildi.

    “Hoş geldin 13 numara.” dedi İskender.
    O böyle söyleyince beynimin ucunda ufak bir ampul yandı. Bu adamı tanıyordum elbette. İskender’in yanında olmanın verdiği heyecandan olsa gerek unutmuştum. Bu örgütün içindeki 13 numaraydı, hayvanları kontrol edip onları istediği gibi yönlendirebiliyordu.
    “Hoş bulduk. Güzel haberler getirdim.” dedi 13 numara.
    İskender’in işaretiyle oturdu. İskender de önceden Mustafa Bey’in oturduğu makam koltuğuna oturdu. Benim için de ayağa kalkma vakti gelmişti sanırım. Ben de Salih’in yanına geçtim. Demek içerdeki adamımız 13 numaraydı. Diğerlerine nazaran çok daha sessiz sakin bir tablo çiziyordu. Zaten böylelerinden korkmak gerekirdi. 13 numara devam etti.

    “Üstadına kurumumuz hakkındaki bilgileri verdin mi?” diye sordu İskender gülümseyerek.

    “Evet, elbette. Ne söylediyseniz onu yaptım. Ona sadece kendisi için çalıştığımı ve sizi nasıl kandırdığımı anlattım. Siz beni kendiniz için çalışıyorsunuz ama aslında Yüce Üstad, örgüt ve 19 hakkında sizi yalan yanlış bilgilerle donatıyor, aynı zamanda sizin hakkınızda bilgi topluyorum.”
    Kafamın karıştığını görünce ekledi.
    “Yani o ihtiyar böyle sanıyor.” dedi bana dönerek.
    Tekrar İskender’e döndü.
    “Ama asıl amacım kardeşlerimi ve 19’u o iğrenç Örgüt’ün ellerinden kurtarmak. Beni aydınlattığınız ve bana gerçeği gösterdiğiniz için size ne kadar teşekkür etsem az. Yakında kardeşlerim de beyinlerinin yıkandığını ve ne kadar kötü bir amaç için kullanıldıklarını anlayacaklar.”
    İskender övgülerle şımaracak bir adam değildi. Yüzünde tek bir kas dahi oynamadı. Beni işaret etti.
    “Sana bahsettiğim 20 numarayla tanış. O da senin kardeşlerinden biri olabilirdi ama onu bari olsun elimizde tutabildik. Anti-19 timine liderlik edecek. Harekete geçmek için senden haber bekliyoruz.”

    13 numara resmen insanı rahatsız eden bir şekilde gülümsedi. Gülümsemesi sırıtışa döndü. Aynı Terminatör 2’deki Arnold Schwarzenegger gibi gülüyordu. “Bunun için fazla beklemeyeceksiniz. Yönlendirdiğim bir karınca sayesinde Yüce Üstad ile 1 numara arasındaki bir konuşmaya şahit oldum. Bizden şüphelenmedikleri için karıncalara ya da sineklere ya da bitlere karşı herhangi bir önlem almamışlar. Yüce Üstat 19’un eşlerini ve Deniz’i öldürmek için bir plan yaptı. 1 numaraya öldürücü bir kimyasal hazırlatıp bunları takılara enjekte etti. Bu takılar bizim tarafımızdan eşlerimize verildikten sonra acil toplantıya çağrılacağız. Böylece toplantı odasındaki karanfiller sayesinde Yüce Üstad’ın söylediklerini sorgulamadan kabulleneceğiz.” Durum hakkında bilgi verdikten sonra sırıtmayı kesti ve analiz eden bir yüz ifadesine büründü. Düşünceli görünüyordu. “ Eşlerimizin ölümünü daha sonra öğreneceğiz. 19 kişinin hepsinden eşlerine ve çocuklarına bağlanmaması istenmişti. Ama herkes ben ya da 1 numara kadar başarılı olamadı. Bunu öğrenirlerse duygusal bir çöküntü yaşayacaklar ve Örgüt’e karşı nefret dolu olacaklar. Yani zayıf olacaklar.”

    “Bunun için tek bir yol kalıyor.” dedi İskender, 13 numaranın aklındakini anlayarak.
    “19 kişi hediyeyi verir vermez evden çıkıp toplantı salonuna gidecek. Biz onlara eşlerinin öldüğünü yoldayken telefonla arayarak haber vereceğiz. Hepsi evi, eşlerini gerek telepatiyle, gerek arayarak kontrol edecek ve öldüklerini anlayacak. Böylece Yüce Aptal’ın etkisinin altına girmeden onları gerçeklerden haberdar edip Örgüt’e düşman olmalarını sağlayacağız.”
    Sonra bana döndü.
    “Anti-19 ise her halükarda acil müdahale için hazır bekleyecek.“
    Tekrar 13 numaraya döndü.
    “19’u kendi tarafımıza çektikten sonra örgütün işini bitirmek çok kolay olacak.”
    13 numaranın gözünden şüpheli ışıltılar geçti.
    “O 19 kişiye ne olacak?” dedi.

    İskender kendine güven içinde konuştu.
    “Beyinleri temizlenecek. Örgüt’ün onlara verdiği zararı telafi edeceğiz. Tekrar devlet için çalışacaklar. Ve uzun kışın gelişinin yaklaştığı şu dönemde insanlığın son silahı olacaklar. Kadınları da kurtarmak isterdik ama 19’u Örgüt’e düşman etmek için gerekli bir hamle bu. Sen şimdi evine dön 13 numara. Devlet bu yaptıklarını ve fedakarlıklarını unutmayacaktır.”
    13 numara övgüye karşılık hiçbir şey demedi. Bu adamı hiç sevmemiştim. “İyi akşamlar.” diyerek odadan çıktı. O çıkar çıkmaz telepatiye karşı etki alanımı genişlettim. İskender’in ve yanındaki Salih’in bu telepattan etkilenmesini istemiyordum. “Hiç sevmedim bu adamı.” dedim gayriihtiyari bir şekilde. Sonra bunu söylediğime pişman oldum. İskender kızacaktı. Ama beklediğimin aksine İskender beni terslemedi.

    “Onu kimse sevmiyor. Uğursuzun, güvenilmezin biri o. Ekibindekiler hatta Yüce Üstad’ı bile güvenmiyor ona.”

    “Peki ya biz güvenebilir miyiz?”

    “Şimdilik evet. Ama çift taraflı ajanların kime hizmet ettiği sona kadar asla bilinmez.”
    ………………
    Sessiz melankolik odada düşünceler birbiriyle yarışıyordu. Adeta cephede gibiydiler. Örgüt üyelerinin en yoğun günlerinden biriydi. Kritik kararlar alınacağı her halinden belliydi. Şüphe dolu gözler, gizlenmiş bedenin kıvrak zekalı hali soğukkanlı duruşları, ürpertici fikirleri ile enteresan kişilikte örgüt üyeleriydi. Her durumda güçlü durmaya çalışan adam ve kadınlar Sadece 2 kelime mi ? Hayır. Aslında çok da önemi yok ki cinsiyetleri. Yüce Üstadın emrinde olmaları onlar için en büyük şeref değil miydi.
    Toplantının ardından derin sessizliğe gömülen üyeler, nefret dolu bakışlarla 13 ü izledi. 13 olanlara aldırış etmeden görevinin bilincinde vakurla yürüyerek odadan yavaşça dışarı yöneldi. Ardından sarmaşıklarla kaplı duvarlar arasından geçerek ahşap merdivenden tünele girdi. Yüce Üstadın gözüne girmeye çalışan sahte şahsiyetlerden olmamalıydı. Yüce Üstad üyeleri sınavlara tabi tutuyordu. Devletin güvenliği için her türlü mücadeleyi sürdürmeliydi. Her üye istisnasız tarafını belli edip ona göre çalışmalıydı.
    13 numara, penceresiz duvarda kırmızı benekler ve simgeler olan odasında KQ55EW19 kodu hakkında çalışma yapıyordu .
    Daha önce deşifre edilen Kuzey YILMAZ devlete ihanet etmişti. Mars kolonilerini ele geçirip 19 Kadın DNA 'sını kaçırdığı devletimiz tarafından tespit edildi.
    Örgüte bağlılığından taviz vermeyen 13' ün yeni görevi 19 Kadın DNA şifrelerini çözüp devlete teslim etmekti.
    KQ55EW19 kodun farklı bileşenleri ile tasarladığı yeraltı tankı adeta füze gibiydi. Ve
    7 gizli deney odası 1 toplantı odası kopyalanan canlılar odası ve kimsenin bilmediği daha çok detay vardı. Denizde karada havada hareket edebilen 9 dilde şifre çözümlemelerini yapan bir araçtı. Hatta uzay boşluğunda binlerce km yüksekliğe birkaç saniyede ulaşabiliyordu.
    Yüce Üstat vakit kaybetmeden Büyük okyanusa doğru yola çıkmak için start verdi. DNA örneklerine ulaşmak için kodlardan formüller üretiyorlardı. Binbir çeşit deniz canlılarının DNA kodları bir bir elde ediliyordu.
    19 Kadın DNA 'sına ulaşmaya ramak kalmıştı . Yine zekasıyla şaşırtan 13, bağlantıları çözdüğü takdirde devletin en önemli ajanı olacaktı.
    Örgüt her geçen dakika karmaşıklaşıyordu..
    Kimse kimsenin farkında değildi.

    ………………………………

    Güneş doğmak üzere, önümde havuzumuzda yüzen 1. 5 yaşındaki Kül, çırpınıyor, sanırım boğulmak üzere,
    Fakat müdahale edemiyorum kendi yavrumun "belki" ölmek üzere olması beni biraz heyecanlandırdı haliyle fakat belli etmemeye çalıştım, bunu aklına dahi getirmemeli düşünmemeli, ne de olsa kendisi yaşamadan öğrenemiyor, öğrendiklerini de unutmuyor. Bana diğerleri hakkında bilgi vereceğine ve kafamdaki sır gibi sakladığım düşüncelere katılacağına neredeyse eminim. Bir kere yapımız çok benziyor. Bir gün bunları da deneyimleyip öğrenmesini umuyorum. Hepsini tek tek bana getirecek, kimse kızmasın burada bir ihanet veya bir görevi suistimalden bahsetmiyoruz. sizden bile şüphelenir hale geldim. Böyle olmayabilirdi.
    Sanırım üzerinde durmayı öğrendi... birkaç dakika içinde bu berrak suyun üzerinde yürüyebileceğine bile bahse girerim. Ondan çok ümitliyim. Üzerimizdeki bu aptal tılsımın tutsağı olmayacak ve bu döngüden... ve herkesten... ve özellikle o uğursuzdan bizi kurtaracak. Hepsini işledim kafasına, her uyuduğunda -genellikle günde yarım saat ve öğlen güneş tam tepedeyken uyur- kulağına fısıldadım.
    Vatanım da insanlık da düşmanlar da hepsi birer yanılsama. Bunu hissedebiliyorum, bir gün Kül hepsinin farkına varacak ve bizi gerçeğe yani o "eşyanın tabiatı" mefhumunun olmadığı kendi rengi gibi gri dünyasında bizi ağırlayacak. Ben başaramazsam diye onu yetiştiriyorum.
    İnanın bu aptal rakamın bedelini milyonlarca da olsa sadece bir elin parmağı kadar da olsa tek tek hepinize ödeteceğim!!
    Ben de 11 isem eğer bunu ödeteceğim!!!
    Bazen kendimi , adımı bile unuturcasına bu rakamın esiri olmak, işte ağır olan bu.. hele de Kül üm olduktan sonra.. bu 19 un arasında çocuğu en son olan ben, o KOD yazılımı için eşimin ve benim ne acılar çektiğimizi tahmin bile edemezsiniz... yandık alev alev resmen. Fakat çok şükür Kül ümüz oldu, o bizim küllerimizden doğdu... Benim gibi diğer bazı numaraların da çocuklarına bağları çok arttı, Anlıyorum, telepatik bağlarını dinliyorum... Bu 19 sisteminde öngörülen bir şey değildi. .işte bu yüzden sonumuz hazırlandı diyor 13... sık sık benimle bir şeyler konuşuyor, içimdeki kor alevi deşiyor sürekli, yüce üstadı hafife alırcasına mesaj veriyor her kanaldan. Başka numaralar anlamasın diye benim anlayacağım şekilde kodluyor... En son seni biri ile tanıştıracağım dedi bugün, dediğine göre jilet gibi biriymiş... Bu sözcüğün özel bir anlamı olduğuna eminim. "Jilet" birçok şey çağrıştırıyor. Umarım tahmin ettiğim gibi adı üzerindedir.
    ……………….
    Masanın üzerindeki kutuya baktım uzunca. Koyu kırmızı renkte ve farklı işlemelerle kaplı kutunun tam ortasında sarı bir tavşan işlenmişti. Bu, kutunun bana ait olduğuna işaretti.
    Kutuyu elime alıp camın önüne geldim. Dışarıda, felaketi haber verircesine bir fırtına vardı. İçten içe, neden 2 numaranın oğlu Enes'in havayı düzeltmediğini merak ediyorken aniden zihnime gelen uyuşmanın ardından kısık ve sinsi bir ses; "Paketleri teslim edin." dedi.
    Çalışma odamdan çıkıp eşimin yanına giderken, içimde büyük bir huzur vardı. Felaketin habercisi gibi görünen bu kutu, aslında görevin başlangıcıydı.

    Esra; 1 numaranın özel olarak yaptığı altın sarısı işlemeli, turkuaz saati görür görmez boynuma atladı. Ona sürekli hediyeler aldığım halde, her aldığıma çocukça seviniyordu.
    Uzun teşekkürlerin ardından saati koluna takan ve bana bu saati kolundan asla çıkarmayacağına söz veren Esra, yüzünde güller açarak mutfağa gitti. Onun ardından gülümseyerek baktım.
    Şu anda 19 evdeki tüm kadınların mutlu olduğu ve bu hediyelerin ardından ne olacağını kimsenin bilmemesi, içimdeki huzuru kat be kat arttırıyordu.

    ***
    Arabamla toplantı yerine doğru hızla giderken, aniden telefonum çaldı. "Tam da beklediğim gibi" diye fısıldadım.
    Telefondaki adam, mide bulandırıcı sesiyle; "Örgüt sizi kandırdı. O hediyeler hepinizin karısını öldürdü." dedi ve hemen kapattı.
    Radyoda çalan hareketli şarkıya eşlik ederek eve doğru gitmeye başladım. Dakikalar sonra yeşilin içinde sapsarı parlayan evimi gördüğümde dudaklarıma istemsizce bir gülümseme yayıldı. Bu ev benim, kızım Hayal'in ve eşim Esra'nın yuvasıydı. Bu ev, her zaman bizim yuvamız olarak kalacaktı.

    Hayal'in özel gücü isminde gizliydi. Bazı numaralar kızımın özel gücünü küçümsese de, kimse 20 çocuk içinde en güçlü olanın Hayal olduğunu bilmiyordu.
    Hayal, hayalinde canlandırdığı her şeyi gerçeğe dönüştürebilen biricik kızım. Gücünü sarıdan, hindistan cevizi kokusundan ve tavşanlardan alıyor. Eğer çevresinde bunlardan hiçbiri yoksa, olduğunu hayal ediyor ve gücü hiçbir zaman yok olmuyor.
    Gücünü kullanma konusunda o kadar usta ki, 2 yıldır onunla antreman bile yapmıyoruz. Sabahtan akşama kadar hindistan cevizi ağaçlarıyla dolu bahçemizde, tavşanlarıyla oynuyor. Tavşan deyip geçmeyin. O küçücük hayvanlar konuşmaktan, uçmaya her şeyi yapabiliyor. "Bir tavşan böyle şeyler yapabilir mi?" demeyin, Hayal hayal ettikçe, imkansız kelimesi yok oluyor.

    ***
    Saatler sonra gelen cenaze arabası, 13 numaralı villadan kalbi durmuş bir ceset alıp gidiyor. Esra başta olmak üzere tüm kadınların gözleri yaşlı. 13 numara evde yok ve Ilgın bahçeye oturmuş sessizce ağlıyor. Ardı ardına çakan şimşekler, küçük kızın acısını bağıra bağıra haykırırken, o şimşeklerden birinin bir hayat aldığını kimse bilmiyor.
    Yarım saat sonra, 9 numaranın olaya el atmasıyla Ilgın dahil herkes günlük yaşamına geri dönüyor.

    O akşam haberlerde direksiyonda kalbi durduğu için ölen 13 numarayı, bilinmeyen bir sebepten dolayı çıkan yangında can veren 47 askeri ve başına düşen yıldırımla ölen İskender'i izlerken hiç şaşırmıyorum.
    Bizi fazla hafife alıyorlar.
    Biz 18 adam, biz 20 çocuk, BİZ YENİLMEZLERİZ..

    ***
    Yemekten sonra Kuzey'in oyun davetini reddetmeyip, 13 numaranın gizli bahçesindeki gizli bölgemize gittim. Kuzey satranç taşlarını yerleştirmiş, beni bekliyordu. Onu her zaman yendiğim halde, bu oyunu benimle oynamaktan asla vazgeçmemişti.
    13 numara, her hareketimizi izlemiş ve bize ihanet etmişti. Oysa o hain, evlerimizi izlerken kendi evini gözden kaçırmıştı. Kuzey, ben ve Yüce Üstad onun bahçesinde, onu mat etme planımızı yapmıştık.
    1 numaranın icadı sadece o hainin kendi karısını ve kendisini öldürmüş, bizim eşlerimiz ise yine 1 numaranın icat ettiği ve bir hafta sonra, biz büyük görevimizi yerine getirirken, kendilerini uzun süre baygın tutacak takılardan takmışlardı.
    Kuzey, İskender'in ölümüne çok şaşırdığını dile getirmiş, ben ise bunun sadece Ilgın'ın bize olan büyük bir hediyesi olduğunu söylemiştim.
    13 numaranın ve İskender'in planı ellerinde patlamış, babasını annesinin katili olarak gören Ilgın, kendini tamamen örgüte adamıştı. Daha bu akşama kadar varlığından haberdar olmadığımız İskender'in kimliği, babasını gizlice takip eden Ilgın sayesinde ortaya çıkmış ve adamın cezasını da birebir küçük kız vermişti.
    Yine Ilgın sayesinde varlığından haberdar olduğumuz anti-19, koyu taşlardan yapılmış evde yaşayan ve ateşle oynayan küçük kız sayesinde yok olmuştu.

    Oyunun sonlarına doğru, Kuzey fısıltıyla;
    "Örgüt bana ihanet etti. Örgüt, Deniz'i kabul ettiği halde onu öldürdü." dedi.
    Sonra kızını tahta bir kutuya koyup tavan arasına sakladığını anlattı gözyaşları içinde. Birkaç cümle ile örgütün her yaptığının doğru olduğuna inandırdığım Kuzey, masanın kenarındaki gülü farketmemişti. Oyun sonunda tekrar benim kazanmam ile ise neşemiz tamamen yerine gelmiş, gülüşlerimiz geceye karışmıştı.

    1 hafta sonra büyük bir görev yapacak olan ve bu görevden sonra çocuklarını kaybedecek olan bizler yine de mutluyduk. Çünkü artık bu yaşadığımız her ne ise, bizim hayatımız olmuştu.

    ***
    Ben Ömer Avcı. Özel gücüm, süper zekam.
    En usta matematik profesörlerinin bile çözemediği problemleri çözmem bir yana, benden asla bir şey saklayamazsınız. En usta yalancı da olsanız, ufacık bir mimiğiniz sizi ele verir.
    Hain 13 numara, benim süper zekamı kandıramadı.
    Ben 14 numara.Ben, 18 adamın beyniyim..
    Görevini tamamladıktan sonra ölecek olan çocuklarımızı diriltecek ilacın mucidi ve bu ilacı bilen tek kişiyim.

    ---------------------

    Askerlerin yanına giderken uzaktan gördüğüm alevler yüzünden içime düşen korku, gökyüzünü salan yıldırımlar yüzünden iyice büyümüştü.
    Hayır! Ben 20 numaraydım.
    Ben asla korkmamalıydım.
    Aceleyle İskenderi aradım ama telefonunu açmıyordu. İçimden bir his yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu söylüyordu ve 19 adam telepati yoluyla tek kelime konuşmadığı için merakım git gide artıyordu.

    ***
    O gün 19 adama düşman olan herkesin ölmesi 20 numarayı korkutmuş fakat saatler sonra korku nefrete dönüşmüştü.
    Villalara bakan küçük tepenin üzerinde yumruğunu sıktı ve:
    "Bu gece beni de öldürmemenin bedelini çok ağır ödeyeceksiniz!" diye bağırdı.
    ……………………………………
    Yüce Üstad bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir kan gölünün içinde, beyaz yatak örtüsünü kan kırmızısına dönüşmüş olarak buldu.
    Yanında boylu boyunca uzanan karısının gözünün feri sönmüş göz bebeklerinin ikisi de alabilecekleri en büyük genişliğe ulaşmışlardı. Kadının kırışık boynunda, asla çıkarmadığı gümüş kolyesinin hemen altındaki kesikten akan kan pıhtılaşmış, vücudundaki her bir kan zerreciği adeta bu yaşlı bedeni terketmek için yarışmıştı gece boyu. Bedeninde ölüm morlukları ortaya çıkmış ,kaskatı kesilen vücut tıp ilminin dediğine göre yaklaşık üç dört saat önce ölmüş olmalı. Ağzı açık bir şekilde yüzü tavana dönük karısına milyonlarca saniye süren acı bir pişmanlık ve çaresizlik içinde baktı Üstad. Yutkundu inanmaz bir halde. Yaşlı gövdesini ölü bedenin üzerine yatırıp çelimsiz kollarıyla sıkıca sardı cansız bedeni. Ağlamak bağırmak istiyordu lakin buna sanki gücü yetmiyormuş, ruhundaki bütün duygular yok olmuş gibi hissetti bir an. Üstad tüm bunları bekliyormuş, haberi varmış sanırdı dışardan bakan bir meraklı. Üstad’ın hal ve tavırlarına bakınca gerçekten de bu olayın onun için sürpriz olduğu söylenemezdi. Başını yaşlı bedenin üstünden kaldırıp yüzüne odaklandı 40 yıllık eşinin. Zihni geçmiş günlere, acının, neşenin, kederin beraber yaşandığı zamanlara gitti. Yanında yatan yaşlı kadınla çok zaman geçirmiş, bütün sırlarını onunla paylaşmıştı. Zihni geçmişte seyahate çıkan Üstad o günü de hatırladı.63 yıllık ömrü boyunca onu tek bir an bile rahat bırakmayan, her gece bunaltıcı düşler görmesine neden olan o gün.
    ***
    Kimine göre uzun kimine göre kısa olan , kimine göre nimet kimine göre ceza olan, kimine göre mutlu kimine göre mutsuz geçen bir zamanlar Dünya şimdiki gibi değildi. Bazı insanlar mutlu olduğunu sanıp her sabah bir amaca hizmet için çıkardı yatağından bazı mutsuz insanlar tüm günü yatakta geçirirdi. Habil ile Kabil’den çok önce var olan iyilik ve kötülük dünyanın farklı yerlerinde hüküm sürerdi. Kolay olan kötü olmaktı zira bir binayı yapmak yıkmaktan her zaman daha meşakkatlidir. Dünya böyle bir haldeyken Üstad da evliliğinin ikinci yılındaydı. Meraklı, çalışmayı seven işini iyi yapan gelecek vaat eden genç bir doktor. Evlendiği günden beri eşiyle çocuk istiyor ama tıbbın bütün imkanlarını da kullanmalarına rağmen bir türlü bu mutluluğa erişemiyordu genç çift.
    Üstad, kitap okumayı, kırlarda dolaşmayı, ormanda yürüyüş yapmayı çok severdi. Gene ormanda yürüyüşe çıktığı bir gün karnı yarılmış, bağırsakları dışarı çıkmış bir ceylana rastladı ulu bir ağacın gövdesinin dibinde. Daha önce de hayvan leşlerine rastlamıştı ama bu farklı bir şeydi. İçine bir huzursuzluk çöktü. Hayvanın leşine iyice eğildiği anda ağacın diğer tarafından gelen sesle irkildi. Yabani bir hayvan olabilir korkusuna merak duygusu hakim geldi ve ömrünün sonuna kadar onu pişman edecek yola sokan ilk adımı attı. Nefesini kontrol etmeye çalışıp onun kontrolünde olmayan kalbinin hızlanan ritmiyle adım adım yaklaştı ağacın öte tarafına. Gördüğü manzara karşısında elleri titremeye başladı o an . İlkin bunun bir kabus olduğunu düşündü. Etrafına çaresiz ürkek bir bakış attı. Uyanmak, bu kabusu anlatmak istiyordu eşine ya da kabus olmasa bile bütün bunların saçma bir kamera şakası olmasını diledi bir an. Lakin Üstad bütün bunların gerçek olduğunun, yarım saat önce eşinin çocuklardan söz açılınca gizlice ağladığının , çaresiz bir şekilde eşinin karşısında oturmaktansa yürüyüşe çıkma fikrinin daha rahatlatıcı olacağını düşündüğü için ormanda yürüyüşe çıktığının ve şu an karşısında elinde kanlı bir et parçasını ısıran bir çocuğun ağacın dibinde oturduğunun farkındaydı. O gün hayatını bir şekilde değiştirecek bir olay yaşadığının farkındaydı.
    Korku ve merak karışımı bir beyinden komut alan sağ el yavaş yavaş çocuğa yöneldi. Çocuğun alnının üstünü kapatan katran karası saçlara dokundu. O ana kadar Üstadı fark etmeyen çocuk birden korku içinde geriye çekilip kanlı dişleriyle ürkütmek istedi karşısındaki bu meraklı adamı. Üstad etrafına bakınıp çocukla konuşmaya çalıştı:
    -ne yapıyorsun tek başına burda?

    -adın ne senin?

    -ceylanı sen mi öldürdün, aç mısın?
    gibi daha nice soru Üstadın zihnini kurcalıyordu.
    İlk şaşkınlık anını atlatan üstad telefonundan polisi aradı. Telefonu haftaya nişanlanacak genç bir polis memuru açtı. Alo dedikten sonra tereddüde düştü Üstad. Gözü çocukta, telefonun öbür ucunda ondan cevap alamayan polis memurunun ettiği birkaç küfrü umursamadan kapattı telefonu. Ne yapmak istiyordu, amacı neydi kendisi de bilmiyordu. Çocuk hala korku karışımı saldırgan bir tavır içindeydi. Çocuğun elinden yere düşen et parçasını alıp çocuğa uzattı usulca. Çocuk biraz sakinleşmeye başladı. Eti hızlıca kaptı. Üstadın yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. Kendi üstündeki montu çıkarıp çocuğun çıplak bedenine yaklaştırdı yavaş yavaş. Çocuğu ürkütmeden omzuna kondurdu montu ve karşısına geçip oturdu. Çocuk küçük adımlarla az önce oturduğu yere yönelip elindeki et parçasını çiğ çiğ ısırmaya devam etti. Üstad meraklı gözlerle, çocuk ürkek bakışlarla birbirlerine baktılar bir süre. Çocuğun göz kapakları ağır ağır kapanmaya başladı ve birkaç dakika sonra uykunun karşı konulmaz cazibesine bıraktı minik sıska bedenini.
    ***
    18 kişinin tümü ve genetiğiyle oynanmış 19 çocuk Üstadın eşinin ölüm haberini duyar duymaz kısa süren bir şaşkınlıktan sonra bir araya gelip Üstadla görüşmek istemişlerdi. Nerdeyse bir haftadır Üstattan ya da örgütün herhangi bir bağlantısından hiçbir haber alamıyorlardı. Birbirinden önceden de şüphelenen ve hoşlanmayan bu 19lu ki 13 öldüğünden beri sayıları 18di daha da soğuk davranmaya başlamıştı birbirine. Sekizinci günün akşamında hepsinin zihninde sinema perdesi gibi net bir mesaj belirdi. Mesaj bizzat üstadın kendisinden geliyordu.
    ‘’Yarın sabah saat beşte zindanda ol’’
    Sabah saat dördü elli dokuz geçe 19’u görünürde çocuk olan 37 kişi 89 katlı binanın önünde hazırdı. Saat tam beşte açılan binanın kapısı 33 saniye sonra tekrar kapandı. Saat beşi beş geçe 37 kişinin tümü etrafı tamamen camla kaplı binanın son katında hazırdı. Dışarıyı izleyen sırtı dönük yaşlı adam Üstattan başkası değildi. Herkes merak içinde kimisi Üstadı gördüğü için şaşkın kimisi de mutlu ama hepsinin de aklında bir sürü soru birbirlerine bakıyorlardı sadece.
    3 dayanamayıp ‘’Üstad neler oluyor ?’’ diye sorunca ortalık sessizleşti. Herkesin zihninden geçenleri 3, kelimelere üç kelimeyle dökmüştü. Üstad dönüp tebessüm ederek ‘hoş geldiniz evlatlarım’’ diyerek böldü sessizliği. Herkes bir anda konuşmaya başlayınca üstad ‘size her şeyi anlatacağım merak etmeyin’ dedi.
    ………………
    Başka çarem yok. Bunun benimle alakası yok, hayır BİZ'imle de alakası yok. Sadece yapmam gereken bir şey bu. Belki de sırf bunu yapmak için yaratıldım. Nasıl 10 Numara Deniz için kendini feda ettiyse, nasıl 8 Numara Yağmur'u bu deli adamdan kaçırdıysa, benim de bunu yapmam gerekiyor.

    O gün yapmalıydım aslında, O bizi zindana çağırdığı sabah. Ama cesaret edemedim. Sonuçta deli gibi bağlı olanlar var hala aramızda O'na. 1 Numara , 3 Numara, 14 Numara – hepsinin beyni yıkanmış. Zaten her zaman gözdeleri oldular O'nun, Kuzey'le beni hiç sevmedi Yüce Üstad. Diğerlerine o güzel sahte adlarıyla hitap ederken bize 10 Numara- 17 Numara diye bağırırdı hep. Kendisi "Yüce Üstat'"tı ama. Nasıl bir insan kendisine Yüce Üstad denmesini ister ki? Ben de demedim zaten, hep Mustafa Amca dedim. O yüzden de dayak yedim bolca.

    Özelliklerimizi (Bazılarımız güçlerimiz demeyi seviyor sanki Adalet Takımındaymışız gibi, benim içinse her zaman gereksiz bir ayrıntı oldu) değiştirebilseydi, eminim benimkini yok etmeyi çok isterdi. İşine en çok yarayandım aslında ben, ama sevemedi bir türlü. Tam manasıyla bir manipülatördüm ben. Daha o yaşımda herkesi kendi isteklerim doğrultusunda kullanmayı çok iyi beceriyordum. Yo, 11 numara gibi duyguları değiştirmiyordum. O bile özgür iradesiyle yaptığını sanıyordu o duygulara hükmetme olayını. Çocukluğumdan beri en çok güldüğüm şey özgür irade saçmalığı olmuştur zaten. Benim gibi insanlar olmadan bile kim özgür iradesiyle karar verebiliyordu ki bu dünyada? Bizi burada toplayan insanları, kim bilerek ve isteyerek temsilcisi olarak seçmiş olabilir gerçekten?

    Evet, insanları isteklerim doğrultusunda manipüle ediyordum, ama sadece istediğim zaman. Zaten Yüce Üstat denilen şahsın da hoşuna gitmeyen buydu. İstediği gibi söz geçiremiyordu tam olarak bana. Benimle uzlaşmaya çalışacağı yerde emirler yağdırıyordu sürekli. Genellikle uygulasam da, hep bir şeyi özellikle yanlış yapıyordum. Belki de sadece dikkat çekmeye çalışıyordum o zamanlar. Çocuk psikolojisinden biraz anlayan biriyle gerçekten büyük işler başarabilirdik belki. Ormandan getirip kendi oğlu gibi büyüttüğü 7 Numara'nın isyanının sebebinin de bu olduğunu düşünüyorum. 7 Numara... O'nu ölmeye ikna ettiğim günü hiç bir zaman unutamadım. Kabul etmedim başta, ama zaaflarımı kullanmayı çok iyi biliyordu. Dengesiz adam önce bana öldürttü zavallıyı, yıllar sonra vicdan azabı mı çekti nedir, Deniz'e geri getirtti öbür dünyadan. O beyazlı kız bunu nasıl başardı, hala aklım almıyor. Mimar o olayın detaylarını hiçbir zaman anlatmadı bize.

    O günden sonra hiç uygulamadım bana verdiği emirleri. Belki de bu yüzden Devrim'in DNA'sını da benimle aynı yeteneğe sahip olacak şekilde kodladılar. Uyanmamıştır heralde daha. Begonvil çiçeklerini seviyor, mavi beyaz evimizin bahçesindeki. Rahatlatıyormuş kokuları. Ne yapacağımı bilmiyor, bilse de müdahale etmeye çalışırmıydı emin değilim. Onun aklının da diğerleri gibi yıkanmaması için epeyce uğraştım. Ama çoğunlukla ayrı kaldık mecburiyetten. Yüce Üstat, o ince kır bıyıkları, dökük saçlarıyla hep yanındaydı onun. Herkesten daha fazla ilgilendi onunla, sanki 7 Numaradan sonra kaybettiği oğlunu buldu onda. Bir an için ben de kaybettiğimi sanmıştım; ama geçen hafta, annesinin sahte ölümünde, gözünde gördüğüm o tek damla yaş içimdeki şüphe kırıntılarını sildi. Sadece benim oğlumdu, O'nun değil.

    Aslında geçen haftaya kadar böyle değildi üstat, bir kaç tahtası eksik bir ihtiyardı sadece devleti için yaşayan. Ama eşinin katledildiği o sabah gözlerindeki ateş ona en bağlı olan kimyageri bile korkutmuştu. Tahmin ediyorduk o sabah, içten içe kim olabileceğini katilin. Kimse yüzüne bakmıyordu 7 numaranın. Bir buçuk yaşındaki Kül bile açık seçik korkuyordu ondan, ne olduğunu söyleyemese bile. Daha önce de ufak tefek aşırılıkları olmuştu, ama ölümden döndükten sonra genelde dengeli davranışlar sergiliyordu.

    Yüce Üstad konuşmaya başladığında, sesinde öfke, intikam duygusu, üzüntü ya da en azından çaresizlik- beklediğim hiç bir şey yoktu. Ama o eski adam da değildi artık, robot gibi konuşuyordu, direk kendisini sorgulayan 3 numaranın gözlerinin içerisine bakarak.

    ‘’ Şu ana kadar bazı kayıplar verdiğimizin farkındayım. Ama bu görev, uğruna kaybettiklerimizden de, bizden de, bu dünyadan da daha büyük.
    Hepiniz eşlerinizin ve annelerinizin durumlarına vakıfsınız. Görev bittikten sonra uyandırılacaklar. Özür dilerim Ilgın, senin için geçerli değil bu. Zaten fazla üzgün de değilsin sanırım. Görevimizin önemi açısından bu gerekliydi. Şu ana kadar görevden tam olarak bahsetmememin bazılarınızın içine şüphe tohumu ektiğinin de farkındayım. İstemeden de olsa aranızdaki görüşmelerde , "Farklı bir gezegene gönderilme", "Devlet içerisindeki mücbir unsurların temizlenmesi" ya da " Marsta farklı DNA kodlu süper insanlardan oluşan bir koloni kurma " gibi gerçek dışı varsayımların da ortaya atıldığını hissettim.

    Arkadaşlar, benim ve şu anda aramızda olmayan eşimin tek ideali, bu görevimizin tek amacı; bulunduğumuz şehirden başlayarak, öncelikle ülkemizde, sonra tüm dünyada, çürüdüğünü en anlayışsız, en kifayetsiz insanın bile görebildiği medeniyeti, insanlığı yıkarak, sizin ve esas olark ikinci nesil siz çocuklarımızın üzerinde yeni bir dünya inşa etmek. Bu yeni dünyada şimdiki gibi savaşlara, yıkımlara, hastalıklara, kıtlıklara kısaca kötü olan hiç bir şeye yer olmayacak. Sadece güzel olanı ileri götürerek dünyaya yeni bir şans vereceğiz ve bunu BİZ yapacağız, hepimiz

    Şu ana kadar kolay olmadı ve bundan sonra da hiç kolay olmayacak bu dünyanın inşası. Nasıl ben bazı fedakarlıklarda bulunduysam siz de kendiniz için çok değerli olanları terk etmek zorunda kalacaksınız. Çocuklarımızı, geleceğimizi, 19 üstün varlığı burada bırakacağız en başta. Onlar yeni dünyanın temellerini oluşturacağı için kaçınılmaz yıkıma dahil olamaz hiçbiri. Hepsi görev başlamadan önce 1 numara tarafından uyutulacak. Görev bittikten sonra hepsinin tek tek hayata dönmesiyle bizzat ilgileneceğime söz veriyorum size. Biliyorsunuz, sizin olduğu kadar benim de çocuklarım onlar.

    Fark ettiniz heralde, sizin rolünüz yıkımdan sonra bitiyor. Hepiniz, dünyanın ve çocuklarınızın geleceği için kendini feda etmek zorunda. Şu anda içinizdeki şüphelerin farkındayım, ama bu olması gereken bir şey. Nasıl ben eşimi bu yolda hiç tereddüt etmeden feda ettiysem, siz de onlardan ayrılmak zorundasınız" Çocuklarınız emin ellerde olacak hiç bir şüpheniz olmasın. Annelerinin ve benim emin ellerimde. Değil mi 17 ? ‘’ Bana bakıyordu, ben de etrafıma baktım, 72 endişeli göz bir şeyler söylememi bekliyordu. Kafamda bin bir farklı düşünce olmasına rağmen, pişman olacağım o laflar ağzımdan çıkıverdi.
    " Evet, çocuklarımızın, en başta dünyamızın iyiliği için bunu yapmalıyız" O'na baktım., rahatlamıştı.
    Çok yakında başlayacağız, şimdi herkes evine gidebilir. 7 Numara ve Deniz lütfen burada kalın"

    Birden Kuzeyle göz göze geldik. 20 değil 19 çocuk demişti. Deniz'i düşünmüyorlardı. Yaptığım hatanın farkına vardım. Deniz Kuzey için her şeydi, nasıl Devrim benim canımsa. Çıkarken Kuzeyin kulağına gerçek düşüncelerimi fısıldadım. Diğerlerine de anlatmak istedim ama o saatten sonra fark edilmeden sadece Erdem'e ulaşabildim. Çok şükür o iki çocuğu bu adamın pençelerinden kurtardılar. Ben de, ne olursa olsun, seni kurtaracağım. Hatta dünyayı kurtaracağım. İşte zindan binasına geldim bile. Kapı ilginç bir şekilde açık ve ortalık aşırı sessiz. Sanki geleceğimden haberi varmış da telepatik bir jammer (artık nasıl yaptıysa) kullanmış gibi. Canım sıkıldı. 2 numara ve 6 Numara dolaşıyorlar etrafta. Neyse ki yakamdaki karanfili görüp bir şey demiyorlar da asansöre binebiliyorum rahatça. Tabi ki değiştirmiştim 1 numaranın verdiği çiçeği, aptal adam kimsenin haberi yok sanıyor onlardan. Kuzey burada olsa rahatça çıkardım yukarı ama 81. kata kadar çıkıyor asansör sadece. Biraz merdiven çıkacağım, yapacak bir şey yok. Etraftaki herkes- daha doğrusu 19'dan kalanlar- göreve o kadar çok odaklanmış ki, kimse önemsemiyor beni. 89. kat, koridorun sonundaki oda derken bir ses, "Sen ne arıyorsun burada". Ömer, en zekimiz, kesin bir şeyler sezdi . Neyse ki özgür irade diye bir şey var da bilgisayarının başına döndü tekrar. Senin ve diğer çocuklar için yapmalıyım bunu, yok etmeliyim o adamı Devrim. Beni iyi hatırla sadece.
    Kapıyı açıyorum. Beklediğim gibi Yüce Üstat orada, ama tanımadığım bir adam daha var yanında, bir de Devrim. Devrim mi?

    Ama ..

    Galiba yapmam gereken tek şey...

    Güzel bir gün, özellikle bu kadar yüksekteyken...

    Bir adım daha atmam lazım dışarı doğru, ama Devrim, sen? Neden?...

    Peki, nasıl diyorsan öyle olsun. Hep böyle bir günde ölmek istemiştim zaten. Bensiz çok daha iyi olacaksın oğlum, özellikle Yüce Üstadın yanında. Kendine iyi bak.
    -------------------------------------------------------------------------------
    Evden çıkmadan önce romanımı bir kez daha okudum. ‘Aman Allah'ım, neler yazmışım böyle? Çoğunu ben bile unutmuştum. Tabii ömrüm boyunca hiç unutamayacağım, iddianamede ve sorgu odalarında sorulan o birkaç cümle hariç!’ diye düşündüm.

    Sonra çatı katında bulunan, küçük evimden çıktım ve garajda yer alan bisikletime bindim. Yaklaşık on dakika kadar yol gittim. Bisikletimi bir köprünün korkuluklarına dayadıktan sonra, etrafı çiçeklerle süslenmiş olan o köprüden, altımızda yer alan Amstel Nehri’ne doğru bir müddet bakakaldım. Sonbaharın ilk günleri ve o kara günün yıldönümü idi. Hava bulutluydu. Hatta serin bile sayılırdı. Nehrin, akmakla akmamak arasında kararsız kalmış gibi görünen, bol ama karanlık sularında, çok sayıda deniz aracı dolaşıyordu. Bunların çoğu nehir turu düzenleyen turistik gemilerdi. Zaten Amsterdam denince akla gelen ilk şeylerden birisi meşhur kanallar ise diğeri de az evvel park halinde bıraktığım bisiklet olsa gerek…

    Burası için kanalların ve bisikletlerin şehri diyebilirim. Amsterdam, deniz seviyesinden düşük ve son derece düz bir yerde kurulmuş. Dağı, tepeyi geçtim, yokuş bile yok. O nedenle bisiklet kullanımı çok yaygın. Trafikte, otomobilden çok bisiklet var. İnsanlar işe, alışverişe bisiklet ile gidiyor. Karayolunun yanında bisiklet yolları var. Bisiklet kiralayan dükkânlar var; şehirde yarım milyondan fazla bisikletin olduğu söyleniyor. Kanalın üstünde binden fazla köprü varmış.

    Nehre bakarken, burayı ülkemin hiçbir yerine benzetemiyorum. Benim ülkemde de nehirler, köprüler, tarihi kentler var ama burası daha farklı bir yer. Bulutların arasından sıyrılmaya çalışan güneşi görebilmek için kafamı gökyüzüne kaldırdığım zaman, uçuşan birkaç güvercine takılıyor gözlerim. Çocukken güvercin beslerdim. Daha doğrusu babam beslerdi, bense ona yardım ederdim. Büyük bir tutku idi benim için. Babam demiryolunda işçi idi. Fakirlik içinde büyüdük; fakirdik ama sefil değildik. Güvercinleri tek katlı evimizin üstünde beslerdik. Sabahları onların guruldamasıyla uyanırdım. Ama hayatımdaki pek çok şeyden vaz geçtiğim gibi, o uğraşımı da bıraktım; bırakmak zorunda kaldım.

    Köprünün korkuluklarını ve etrafını çevreleyen çok sayıda çiçek var; rengârenk… En çok da laleleri seviyorum. Onlar da benim gibi, benim ülkemden kopup buraya getirilmişler. Bir nevi memleketlim sayılırlar. Aslında buradaki köprüler birbirine benziyor. Şehrin iki yakasını birbirine bağlayan köprüler; bir zamanlar bizim atalarımızın yaptıkları köprüler gibi köprüler. Zannederim ki, artık insanlığı birbirine bağlayan köprüler dünyanın bu tarafındalar…

    Bugün izin günüm ve ben onun tadını çıkarmak istiyorum. Bu nedenle bisikletime tekrar atlıyor ve yola devam ediyorum. Özgürlük Meydanı da denilen Platz Dam’a varıyorum. Küçük bir balıkçı kasabasıyken, yıllar içinde, kanallar açılarak bir ticaret merkezine dönmüş bu şehrin meydanının adı Özgürlük Meydanı ve gerçekten bu ülkede insanlar özgürler. Platz Dam’ı gören kafelerden birisinin terasına çıktığımda beni yine bir heyecan sarıyor. Çünkü o kız yine orada olacak diye düşünüyorum. Evet, kafede çalışan sarı saçlı, zayıf, uzun boylu kasiyer kız, mavi gözlerini tam da gözlerimin içine odaklayarak bana ‘welkom’ diyor. İtiraf etmem gerekir ki, ilk başlarda bu gözlerinin içine bakma durumunu bana özel zannetmiştim. Halbuki bu coğrafyada insanlar birbirlerini tanımasalar bile selamlaşıyorlar ve mutlaka göz teması sağlıyorlarmış. Sonradan öğrendim. Hoş, adının ‘Kelly’ olduğunu yaka kartından öğrendiğim bu genç ve güzel kız, benim yaşımda biri için sadece bir kalp çarpıntısı, uçup gitmiş gençlikten bir selam olabilir; o kadar…

    Mülteci olarak geldiğim bu ülkede geçen üç yılımın sonunda ayakta kalmayı başardım. Bir akademisyen olarak zaten İngilizcem vardı; buna Felemenkçeyi de ekledim. Bütün bu yaşadıklarım esnasında, geçmişte büyük bir üzüntü sebebim olan evlenmemek ve çocuk sahibi olmamak durumu, benim için bir avantaja dönüşecekti. Elbette ben bunu bilemezdim…

    En iyisi size baştan anlatayım ama önce kahvemden birkaç yudum alıp, yıllar önce yazdığım o bilim-kurgu/fantastik romanın sayfalarını biraz daha karıştırmalıyım…

    İşte buyrun, daha açılış cümlesi bile başıma ne büyük felaketler getirdi. ‘Mevsim sonbahar... Dökülen yaprakların bir yolun sonuna yaklaşması misali biz de artık yolun sonuna ilerliyoruz.’ derken meğer bir yerlere, sonbaharda gerçekleşecek bir çatışmanın gizli talimatını veriyormuşum! İnanılır gibi değil…

    Eylül ayındaki o melun darbe gerçekleştiğinde, ben on beş yıllık bir akademisyendim. Birkaç yıllık bir öğretmenlik hayatımın ardından, sosyal bilimler yüksek lisansına başladım ve sonrasında üniversite kadrosuna geçtim. Ülkesini çok seven bir adamdım hatta haddinden fazla seven… Aslına bakarsanız bugün de artık geride bıraktığım ülkemi seviyor ve özlüyorum. Sonuçta, elma dalından uzağa düşmezmiş. Ancak mevcut siyasi şartlar ve ihtilal komitesinin varlığı benim orada olmamı engelliyor. Yani, özgürlüğün ve adaletin olmadığı bir yer senin ülken olamıyormuş; bunu anladım. O yüzden soydaşlarım arasında özgür olmadan yaşamaktansa, yabancı bildiklerimin arasında özgürce yaşamayı tercih ediyorum. Çünkü insan özgürse insandır; onun dışında kaynağı ne olursa olsun bütün totaliter sistemler insanlığa aykırıdır…

    General ve ekibinin gerçekleştirdiği darbenin ardından tutuklamalar, gözaltılar, işten atmalar başladı. Açıkçası kendi adıma bir olumsuzluk beklemiyordum. Evet, darbeyi gerçekleştiren zihniyete muhaliftim ancak sonuçta kanun dışı hiçbir şey yapmamıştım. Fikirlerini yazarak dile getiren, akademik hayatına siyaseti sokmayan bir adamdım. Zaten yayınlanmış makalelerim, kitaplarım vardı; her şey çok açık ortada idi.

    Ancak bir sabah, daha gün ışımadan kapım çalındı. Çiğ yememiş her insanda olabilecek bir rahatlıkla karşıladım gelenleri. Evimi aradılar; şaşırdım. Sonra beni gözaltına aldılar; inanamadım. Bir haftadan fazla süre, soru bile sorulmadan nezarethanede tutulduk. Hiç tanımadığım insanlar vardı. Ardından sorguya alındık. Arada bir kültür ve edebiyat yazıları yazdığım bir gazete ile derslere girdiğim bir özel üniversiteyi bahane gösterdiler. Ardından kitaplarımda geçen bazı cümlelerden, akla hayale gelmedik şeyler çıkartıp, sormaya başladılar. Mesela bu kitaptaki kahramanlardan birinin adının Devrim olması ya da Deniz ve Kuzey isimleriyle şifreli mesaj(!) veriliyor olması; yine mesela bu kitaptaki kişilerin sayısının 19 olması… Yüce Üstat gerçekte kimmiş, İskender kimin kod adıymış? Hatta kitabın bizzat kendisi bile örgüt propagandası içeriyormuş. Meğer ben ütopik bir dünya kurgulamış ve adını ilk defa darbe sonrası duyduğum bir örgütün işleyişini şifreli yollarla duyurmuş; sadakatle bağlı olduğum devletimi yıkmayı tasarlamış; adeta toplumu isyana sevk etmiş ve bilim kurgu kisvesi altında yabancı güçlere akıl öğretmişim… Halbuki sadece kitabın sonu bile o saçma iddiaları yıkıp geçiyordu.

    Hakkımdaki o saçma iddianame bile hazırlanmadan beni hapse attılar. İçerideyken duydum ki, çıkarılan olağandışı bir kanunla üniversiteden de atılmışım. Kimseye derdimi anlatamaz oldum. Yaşadıklarım bir kâbus gibiydi; gerçek olamazdı. Ancak hukukun ve insan haklarının olmadığı her ortamda hayatın kendisi bir kâbustur zaten…

    Evli, çocuklu insanlar vardı içeride. Hemen hepsi yüksek tahsilliydi. En çok da çocuklarını özlüyorlardı. O görüş günleri bir trajediye dönüşüyordu. Babaların kızlarına sarılmaları dünyanın en hazin sahnesi oluyordu benim gözümde. Duyduk ki, genç kızları, ev hanımlarını, anneleri bile hapse atmışlar. Ben kendi derdimi unutmuş, cezaevlerindeki on binlerce masumun derdine kahırlanır olmuştum. Tam on dokuz ay yattım içeride. Yazdığım romandaki ‘19’ mu hedeflenmişti, bilemiyorum. Sayelerinde, tüm ülke gibi ben de paranoyak oldum. Psikolojim bozuldu. İnancım sarsıldı. Yönetimi ele geçiren cuntanın savunduğu bütün değerleri tartışır hale geldim. İnsanlara olan inancım temelinden sarsıldı. Devlete de öyle…

    En sonunda mahkeme yüzü gördük. Hakkımda, doğal olarak örgüt üyeliği için yeterli kanıt bulunamadı ve ‘serbestsin’ dediler. Üstüne bir de teşekkür bekleyerek üstelik. Hayatımın içine etmişlerdi ve bunu telafi etmek gibi bir düşünceleri yoktu. Maalesef sadece benim değil, bir ülkenin de hayatının içine etmişlerdi. Kimi korkudan, kimi cehaletten, kimi yandaşlıktan dolayı onları alkışlayan koca bir kitle vardı. İnsanın canını en çok yakan şey de buydu zaten.

    Tahliye olunca, dışarıya alışmakta güçlük çektim. En çok gökyüzünü özlemiştim. Benim ülkemde neredeyse bütün iyi şairlerin, iyi edebiyatçıların yolu mahpus damına düşmüştü. Çok güzel mahpushane şiirlerimiz, türkülerimiz vardı maalesef… Keşke olmasalardı diyeceğimiz kadar güzeller hem de…

    Ülkeyi terk etmeden önce –ki bu elbette kaçak yollardan oldu, çünkü yurt dışı çıkış yasağımız vardı, o son memleket akşamında çok sevdiğim o iskeleye gittim. İskelede oturdum uzun uzadıya. Martı çığlıklarını, vapur düdüklerini dinledim. Denizin, belki de bir daha asla dünya gözüyle göremeyeceğim o mavi sularına mükedder gözlerle baktım. Yüreğim kanayarak, gözyaşları içinde gidecektim oralardan. Ben ki, kendi çabasıyla okumuş, kendi emeğinin dışında hiçbir kazanç elde etmemiş; ülkesini, milletini çok sevmiş; hayatta kimseye bir kötülük etmemiş bir adamdım ve bütün mukaddesatımı, bütün değerlerimi sarsıntılara terk ederken, ülkemi de terk edecektim. Dedim ya, özgür değilseniz, orası sizin değildir.

    Ayrılırken en çok ne zoruma gitti biliyor musunuz? Kitaplarımı bırakmak… Bir de ana dilimi çok az duyacak olmak; memleketimin türkülerine hasret kalmak…

    Macera dolu bir yolculuğun ardından Avrupa’ya geçmiştim. Siyasi mültecilik talebimi kabul eden ülke hangisi olursa oraya gidecektim. Vatanını kaybeden bir adam olarak hiç birinin, hiç birinden farkı olmayacaktı benim için. Nitekim bu ülke Hollanda oldu. Dedim ya, iyi ki evli değilmişim ve daha ötesi iyi ki çocuklarım yokmuş. Yoksa ne bu sıkıntılara ne bu hasrete dayanabilirdim.

    Ülkesinde bir akademisyen olan ben, burada vasıfsız bir elemandım. Elimden her iş gelmiyordu. Sonuçta aldığım eğitim belliydi. Aylarca lokantalarda paspas çektim; cam ve masa sildim. Gerçekten çok zordu. Beni bu hallere düşürenlere, bu haksızlığa sebep olanlara ağızlar dolusu sövdüm, saydım. Ancak azmettim ve dil öğrendim. Sonrasında kapılar açılmaya başladı. Son birkaç yıldır bir yayınevinde editörlük yapıyorum. Çok mutluyum. Çünkü bana cezaevindeyken, sırf işkence olsun diye vermedikleri kitaplarla dolu bir dünya kurmuştum artık kendime. Okumak, özgürlüktü…

    Geçtiğimiz günlerde ülkemden gelen eski bir dostum bana çok hoş bir sürpriz yaptı. Orada yayımlanmış ve artık basımı olmayan bütün kitaplarımdan birkaç tane getirdi. O kadar sevindim ki, çünkü ben bile kendi kitaplarımı unutmuştum artık. Aslında bir bakıma başıma onca çorabı ören şey, kitaplar ve okumamdı. Cehalet belki de mutluluktu. Ancak okumaya, düşünmeye, yazmaya, konuşmaya devam etmek zorundaydık. Çünkü insan olmanın gereğiydi bunlar.

    Kitaplarımı, evlatlarına kavuşmuş bir baba edasıyla tekrar tekrar okudum. Hatta birkaç romanımı Felemenkçeye çevirmeye karar verdim. Sanırım Hollandalıların ilgisini en çok ‘19’ romanım çekecektir. Hani şu son kısımlarında şunları yazdığım romanım… Buyrun son kısmını birlikte okuyalım;

    ‘‘Projede yer alan herkes artık o kafesin içindeydi. Kulu oldukları devlet onları imha etme kararı vermişti. Çünkü şartlar değişmişti. Artık onlara ihtiyaç yoktu. Farklı bir iktidar vardı. Yeni iktidara göre, insanın ve insanlığın merkezde olmadığı her türlü ideoloji, girişim ve idare tarzı çökmeye mahkûmdur. Bu nedenle 19’lar Projesi, devleti merkezde tutan, devlet için bireyleri feda eden, makine düzeni oluşturmaya çalışan yapısıyla açığa çıkarılmıştı. Sözde yeni bir dünya inşa etme ve devletin bekasını sağlama amacı taşısa da projenin nasıl bir felakete yol açacağı ortadaydı. Sahte insanlar, robotik çocuklar, masum ve kullanılan kadınlar, yeni toplum düzeni adı altında iradesiz bir güruh oluşturmak çabası, tehlikeli bir silah…

    Eğri ağacın doğru gölgesi olmaz derler; bu proje de kâğıt üstünde ‘devletlü ve kutsal’ amaçlar taşısa da, insanlık değerlerine aykırıydı. Nihayetinde değişen ve demokratikleşme yolunda büyük adımlar atan yeni iktidar, bu gizli projeyi hiç benimsemediği gibi aktörlerini ortadan kaldırmakta hiçbir sakınca görmedi. 19’lar ortadan kaldırıldıktan sonra ne onları arayan oldu ne de adlarını anan… Sanki hiç var olmamışlardı!

    Sonuçta birey, devletten üstün olmalı… Siz buna, kul hakkı da diyebilirsiniz, evrensel hukuk da; ben ise 19 Projesi’nin sonu diyorum…’’

    Evet, işte romanım bu cümlelerle bitiyordu.

    Bense akşamın çöktüğü, loş ışıklı, biraz sisli Amsterdam sokaklarında bisikletimin pedalını çevirip, rahvan giden bir atın üstündeymişçesine, gurbet kokan mütevazı evime dönüyordum. Bir lokantanın önünden geçerken bizim oralardan bir türkü çalındı kulağıma. Ne kadar gizlemeye çalışsam da ülkemi çok özlemiştim; ama bir zamanlar özgür olduğum ülkemi…