• Bilmez miyim hiç bütün bu sözler ne der ona Bu sözler ve bu sözlerin içinde çırpınan uzaklıklar Dolaşıyorum bir başıma, ortalıkta kimsecikler yok Kıyılar da bomboş, kır yolları da Soluğumu duyuyorum ara sıra, bir onu duyuyorum Duymuyorum belki de, biliyorum yalnızca Ayaklarımın altında yaban naneleri, kekikler Yol kenarında bir kapı, tahta Peki, kim yitirmiş evini, ya da Hangi yitikle yok olmuş o yapı Kimbilir Vuruyorum yokuş aşağı, kıyıya Bir taşın üstüne oturuyorum Ben oturur oturmaz Çıkıyor kuytularından bütün görünümler Ve ufak bir oyun oynuyor bana doğa Alıp alıp götürüyor gözlerimi bıkmadan Kısalıp uzayan bir çift yılan balığını andıran gözlerimi Güneşin şavkından yuvarlanan çakıllara Tam o sıra bir vapur yanaşıyor iskeleye uzun sürecek bir sonbahar taslağı gibi Denize yeni sürülmüs bir tarlaya benziyor, uyanık, diri Ve işin tuhafı bense Alışıyorum gittikçe Her gün bir parça daha alışıyorum yalnızlığıma Ürperiyorum bir ara arkamdaki ayak sesinden Ve bu yüzden mi bilmem Durup bir süre çevreme bakar gibi yapıyorum Sürüyle kus havalanıyor defnelerin içinden Sürüyle, evet, hatırlıyorum birden Nicedir unutmuşum saymayı bile günleri Dağılıp gitmişler herbiri bir yana Kuşlar gibi, onlar da Benimse ne gidecegim bir yer Ne de özlediğim bir şey var Öyleyse neden yazıyorum bu sözleri ona Bu biraz sevdaya benzeyen, biraz da sevdasızlığa Böyle gelişigüzel, böyle kırık dökük Sanki hiç kimselerin kullanmadığı bir gün kalmış bana. Uzun bir cumartesiyi hatırlıyorum, saat on iki Dalıp gidiyorum, düsünüyorum da, saat on iki Bir sigara yakıyorum, bir kağıda bir iki dize yazıyorum Yerini iyi bilen, onurlu bir iki sözcük daha Ama hiç kımıldamıyor, akrep de, yelkovan da Yani tam böyle birşeye benziyor zaman Yılgın ve çarpıcı renkler içinde pek kımıldamayan Çıkageliyor sonra, saat on iki. Anlıyorum Yaşam elbette uzun biz duyabildikçe sevgiyi Yalnızca bunun için uzun Yani sevgiyle de sevebilir insan, sevdayla da Örneğin Bir sevgiyi yontup onarmak için Döğüşmek de sevgidir Ve benim bildiğim kadarıyla Her şeydir bir insan, her şeydir Yalandır kısalığı yaşamın Ve özellikle insan dediğimiz şey İnançlı bir insan soyunun parçasıysa. Sonunda başbasa kalıyoruz gene Başbaşa kalıyoruz doğayla ben İşte az önce yağmur da başladı, cumartesi günlerden On temmuz cumartesi Bir vapur daha kalkıyor iskeleden Ve yağmur hızlanıyor biraz Uzanıp yatsam diyorum otların üstünde çırılçıplak Tam öyle yapıyorum Şimdi yağmuru seviyorum, şimdi yağmuru seviyorum, yağmuru seviyorum. Edip Cansever
  • Ben...
    Ben kim miyim?
    Ben "ben"im!
    Yok hayır, aslında ben "ben" değilim, "sen"im...
    Ya da "siz"im...
    Ya da hiçbirinizim...
    Belki ben "o"yum.
    Kısacası, ben "herkes"im, yahut "hiç kimse..."
    Belki "her şey"im, belki de "hiçbir şey!"
  • BİR MÜDDET ZEYTİN YİYECEĞİZ, SONRA..

    Kendisini karşılayan sekretere; Nazif Beyle görüşmek istediğini söyledi.
    Bunun üzerine sekreter birden ciddileşti:
    "Nazif Bey mi?"dedi.
    "Evet, Nazif Bey!" diye cevap alınca, hüzünlü bir ses tonuyla
    "Nazif Bey sizlere ömür efendim, onu kaybedeli dört yıl oldu." dedi.
    Hiç beklemediği bu haberle bir acı saplandı yüreğine.
    "Ya, öyle mi...?"diyebildi sadece.
    Hicranlı bir suskunlukla bir müddet öylece kalakaldı.
    Gözlerine hücum eden yaşlar yanaklarından süzülüp göğsüne damladı.

    Kendisini toparlayıp "Onun adına görüşebileceğim bir yakını var mı acaba?" diye sordu.
    "Evet var, oğlu Selim Bey....".
    Titrek bir sesle "Öyleyse Selim Beyle görüşebilir miyim?" dedi.
    Görevli hanım,insanda saygı uyandıran bu kibar beyefendiye,
    "Selim Bey oldukça meşgul bir insan, randevusuz görüşmek pek mümkün olmuyor; ama ben yine de kendisine bir haber vereyim. " Dedi ve telefona yöneldi..
    Sonra "Kim diyelim efendim?" diye sordu.
    "Kendimi ona ben tanıtmak istiyorum kızım." cevabı üzerine sekreter dahili telefonu çevirdi.

    Daha sonra mütebbessim bir çehreyle, "Selim Bey sizinle görüşmeyi kabul etti, lütfen beni takip edin."dedi.
    Beraber merdivenden çıktılar.
    İnce bir zevkle döşenmiş geniş bir salondan geçip büyük bir kapının önünde durdular, sekreter kapıyı açarak, 'Buyurun!' dedi.
    O da içeri girdi.

    Kendisini ayakta bekleyen vakur ve mütebbessim gence doğru hızlı adımlarla yürüdü, elini uzatarak,
    "Merhaba, ben Prof. Dr. Mehmet Baydemir."dedi.
    "Bendeniz de Selim Cebeci... Lütfen buyurun, oturun." dedi, genç iş adamı.

    Mehmet Bey, kendisine gösterilen yere oturur oturmaz:
    "Yirmi üç yıl, tam yirmi üç yıl... Vaktiyle bana burs verip okumama vesile olan insanın elini öpmek için bu ânı bekledim." dedi ve dudakları titredi,gözleri doldu.
    "Ama o büyük insanın elini öpmek nasip değilmiş, bunun için ne kadar üzgünüm anlatamam."
    Yaşarmış gözlerini kuruladıktan sonra Selim Beye döndü:
    "Fakat en azından o büyük insanın mahdumunun elini sıkmaktanda bahtiyarım."

    Misafirin bu sözleri üzerine Selim Bey yerinden fırladı, kulaklarına inanamıyordu.
    Kelimelerinin her biri birer hayret nidâsı gibi dizildi cümlelerine:
    "Mehmet Baydemir demiştiniz değil mi, Tosyalı Mehmet Baydemir mi?"
    Profesör, delikanlının bu heyecanlı haline bir anlam veremeyerek başıyla "Evet" dedi.
    Bunun üzerine Selim Beyin gözleri sevinçle parladı.
    "Babamla sizi uzun yıllar aradık; ama bulamadık." dedi.

    Profesörün yanına gelerek iki eliyle elini tuttu, candan bir dost gibi sıktı ve "Sizi karşıma Allah çıkardı." dedi.
    Bu sözler profesörü çok şaşırtmıştı
    "Uzun yıllar beni mi aradınız? Peki ama neden?" dedi.
    Selim Bey gülen gözlerle profesöre bakarak
    "Bizdeki emanetinizi vermek için..." deyince, profesörün şaşkınlığı iyiden iyiye arttı.
    "Emanet mi?" dedi.

    Selim Bey cevap vermeden yerine geçip telefonu çevirdi.
    Karşısındakine "Gelebilir misiniz?" deyip telefonu kapattı.
    Mehmet Bey, Şaşkın gözlerle Selim Beye bakarken kapı çalındı, odaya iyi giyimli bir bey girdi.
    Selim Bey ona yanına gelmesini işaret etti, sonra kulağına bir şeyler fısıldadı.
    Gelen kişi bir şey söylemeden geldiği kapıya yöneldi.

    O çıkarken Selim Bey, misafiriyle tatlı bir sohbete başladı.
    Sohbetleri koyulaştıkça, çehrelerindeki şaşkınlık, yerini birbirlerine hasret kırk yıllık ahbapların yeniden buluşmalarındaki sevinç, samimiyet ve güvene bırakmıştı.
    Mehmet Bey yurt dışındaki tahsilinden, araştırmalarından ve yirmi üç yıl boyunca her yıl büyüyen memleket hasretinden bahsetti.

    Sonra Nazif Bey'in duvardaki portresini göstererek,
    "Bu günlerimi şu büyük insana borçluyum." dedi.
    "Bana yalnızca maddî destek vermedi, mânen de beni hiç yalnız bırakmadı.
    Yurt dışında tahsil görürken yanlışa her yeltendiğimde hayalen yanımda hazır oldu.
    'Sana bunun için burs vermedim.' diyerek bana istikamet verdi.
    Ona her namazımda dua ediyorum." dedi ve gözlerini Nazif Beyin duvardaki fotoğrafına mıhladı.

    Sonra gözleri portrenin altındaki ilk anda mânâ veremediği diğer tabloya kaydı.
    Son derece şık bir çerçevenin içinde, bazı yerleri yamalı ve tamir görmüş oldukça eski bir çift çorap duruyordu.
    Biraz daha dikkatli baktığında çerçevede bazı cümlelerin de sıralandığını fark etti:
    "Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra..."

    Selim Bey, kendisine bir soru sorduğu için başını ona çevirdi; fakat aklı tabloda kalmıştı.
    Selim Beye cevap verirken tabloya bir daha baktı.
    İkinci cümle de birinci cümle gibi üç nokta ile bitiyordu:
    "Bir müddet sabredeceğiz, sonra..."

    İyice meraklanmıştı.
    Bu ilk görüşmeleri olmasaydı, yanına gidip tabloyu iyice inceleyecekti; fakat bu uygun düşmez, düşüncesiyle yalnızca sohbet arasında göz ucuyla merakını gidermeye çalışıyordu.
    Ancak her seferinde biraz daha artan bir merakın içinde kalıyordu.

    Üçüncü cümlede:
    "Bir müddet yürüyeceğiz, sonra..."
    diye yazıyor ve altta böyle birkaç cümle daha sıralanıyordu.
    Artık aklı hep tablodaydı.

    Sonunda dayanamayıp,
    "Selim Bey merakımı mazur görün. Şu tabloya bir mânâ veremedim." dedi.

    Selim Bey kendisine has bir gülüş ile misafirine baktı, derin bir nefes alarak
    "Malumunuz, babam varlıklı bir insandı.
    Oldukça iyi bir hayatımız vardı.
    Sonra ne olduysa her şeyimizi kaybettik.
    O zenginlikten geriye hiçbir şey kalmadı.
    Köşkümüzdeki hizmetçiler de gitti.
    Yemekleri artık annem yapıyordu.
    Hatırlıyorum da bir sabah, kahvaltıya sadece zeytin koyabilmişti.
    O zengin kahvaltılarımıza bedel, yalnızca zeytin...
    Şaşkınlık içinde, 'Başka bir şey yok mu?' diye sormuştum.
    Bu soru karşısında annemin hüngür hüngür ağlayışı gözümün önünden hiç gitmiyor.

    Annemin ağlayışına mukabil babam:
    'Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra...'
    dedi ve durdu, güçlü bakışlarını üzerimizde gezdirdi,
    'Alışacağız.'dedi.
    Ve iştahla bir zeytin alıp ağzına attı.

    Birkaç gün sonra haciz memurları gelip köşkümüzü de elimizden aldılar.
    Kenar bir mahallede küçük, eski bir eve taşındık.
    Doğru dürüst bir eşyamız da kalmamıştı.
    Annem bezgin bir sesle:
    'Bu evde hiçbir şey yok! Burada nasıl yaşayacağız.' diye haykırdı.
    Bunun üzerine babam:
    'Bir müddet sabredeceğiz, sonra alışacağız.' dedi.

    Gittiğim özel okuldan ayrılmış, bir devlet okuluna yazılmıştım.
    Sabahleyin okula servisle gitmeyi umarken, babam elimden tuttu,
    'Bu ilk günün, okula beraber gideceğiz.' dedi.
    Yürümeye başladık.
    Okul oldukça uzak gelmişti bana, yorulup geride kaldığımı hatırlıyorum.
    Babam kim bilir hangi düşüncelere dalmıştı.
    Geride kaldığımı fark etmemişti.
    Biraz sonra fark edince bana döndü.
    İsyan dolu bakışlarımı yüzünde gezdirdim.
    Bir an bana ızdırapla baktıktan sonra, yanıma geldi.
    Bir şey söylemesine fırsat vermeden, kızgın aynı zamanda nazlı bir tavırla, 'Yoruldum.' dedim.
    Babam oldukça sakin bir şekilde:
    'Bir müddet yürüyeceğiz, sonra alışacağız.' dedi.

    Babam her sabah erkenden çıkıyor, geç saatlerde ancak dönüyordu.
    Döndüğünde ise küçük odaya çekiliyor, bazen saatlerce orada kalıyordu.
    Çoğu zaman buradan gözyaşları içerisinde çıktığını görüyordum.
    Bir gün, merakıma yenilip babamın küçük odasına girdim.
    Yerde bir seccade, seccadenin üzerinde de bir tespih vardı.
    Duvarda ise Arapça bir ibarenin altında şu yazı vardı:
    'Allah borcunu ödeme niyetinde olanın kefilidir.'

    Babamın dediği gibi oldu, zor da olsa zamanla alıştık.
    Bu hal birkaç yıl sürdü.

    Bir gün babam eve çok farklı bir yüz ifadesiyle geldi.
    Ağlamaklı bir yüz ifadesi vardı.
    Her birimize bir paket getirmişti.
    Köşkten ayrıldığımız günden beri ilk defa paketlerle eve geliyordu.
    Bizi bir araya topladı.
    'Bugün, benim için ne mânâya geliyor biliyormusunuz? ' dedi, kelimeleri boğazına düğümlendi, gözlerine yaşlar hücum etti.
    Sözlerini kesmek zorunda kaldı.
    Her birimize hediyelerimizi teker teker verdi ve bizi ayrı ayrı kucaklayıp yanaklarımızdan öptü, kendisi
    de bir koltuğa oturdu.
    Cebinden gazeteye sarılı bir şey çıkardı.
    O sırada da ağlıyordu.
    Hepimiz şaşkınlık içinde babama bakıyorduk.
    Gazeteyi açtı, içinden bir çift yeni çorap çıkardı.
    Bu gözyaşlarıyla, bir çift çorabın alâkasını kurmaya çalışırken babam, beklemediğimiz bir şey yaptı.
    Çorabı burnuna götürdü, kokladı, kokladı.
    Arkasından hıçkırarak ağlamaya başladı.
    Hepimiz şok olmuştuk, tek kelime bile söylemeden bekledik.

    Babam nihayet kendisini topladı ve
    'Bir zaman önce, büyük bir borcun altına girmiştim.
    Borcumu ödeme niyetiyle yeniden çalışmaya başladığım zaman kendi kendime 'bütün kazancım, borçlarımı ödeyinceye kadar alacaklılarımın hakkıdır. Onların hakkını vermeden ayağıma bir çorap almak bile bana haram olsun.' demiştim.
    Bugün ise, Allah'ın yardımıyla, borcumu bitirdim.
    Artık kimseye tek kuruş borcum kalmadı." dedi.
    Sonra gözyaşları içinde ayağındaki çorapları çıkarıp yeni çoraplarını giydi.

    Ben de o eski çorapları hem aziz bir baba yadigârı, hem de bir ibret nişanesi olarak sakladım.
    Bu çoraplar her gün bana:
    'Paralarını ödeyinceye kadar bütün kazancım alacaklılarının hakkıdır.' diyor."

    Selim Beyin bakışları bilinmez âlemlere dalarken o, nemlenen gözlerini kuruladı, sonra dönüp duvardaki siyah-beyaz fotografa hayran hayran baktı.
    "Babanız sandığımdan da büyükmüş Selim Bey.
    Ben olsaydım öyle müreffeh bir hayattan sonra anlattığınız gibi bir darlıkta, herhalde çıldırırdım."
    Selim Beye döndü ve
    "Siz ne yapardınız?" diye sordu.
    Selim Bey kendisine has tebessümü ile:
    "Bir müddet zeytin yerdim, sonra..."dedi ve gülümsedi.

    O sırada kapı çalındı, biraz önceki beyefendi elinde bir kutuyla içeriye girdi.
    Kutuyu Selim Bey'in masasına bırakıp çıktı.
    Selim Bey yerinden kalkıp kutuyu alarak Mehmet Beye uzattı.
    'Buyurun, yıllarca size vermek istediğimiz emanetiniz.' dedi.
    Mehmet Bey bilinmez duygular içerisinde kutuyu açtı.
    İçinden kadife bir kese çıktı.
    Keseyi açıp içini kutuya boşalttığında merakı iyiden iyiye arttı.
    Keseden birkaç tane cumhuriyet altını ile bir not çıkmıştı.
    Mehmet Bey hassasiyetle katlanmış kâğıdı açıp okumaya başladı:

    "Sevgili Mehmet Bey oğlum,
    Bazen istediğimizi yaparız, çoğu zaman da mecbur olduğumuzu...
    Tahsil hayatınız boyunca size burs vermeyi taahhüt etmiştim.
    Ancak eğitiminizin son altı ayında size burs verme imkânını bulamadım.
    Bir müddet sonra imkânlarıma yeniden kavuştum;
    lâkin bu sefer de size ulaşamadım.
    Dolayısıyla size borçlandım ve borçlu kaldım.
    Eğer böyle bir borcu gözyaşı ve ızdırapla ödemek mümkün olsaydı,ben bu borcu fazlasıyla ödemiş olurdum.
    Zira sevgili oğlum, bu altı aylık zaman diliminde bursunu verememenin ızdırabıyla kaç gece ağladım.
    Her neyse, bursunuzu tarihlerindeki değeriyle altına çevirdim.
    Bu altınlar sizindir.
    Bunlar elinize ulaştığında, borçlarımın tamamını ödemiş olacağım.

    Sevgilerimle, Nazif Cebeci."

    Mehmet Bey neye uğradığını şaşırmıştı.

    Bu büyük insanın yüceliği karşısında bir çocuk gibi yalnızca ağlıyor, ağlıyordu.
    Selim Bey de bir hayli duygulanmıştı.
    Onun da yanaklarından yaşlar süzülüyordu.
    Bir ara yaşlı gözlerle babasının siyah-beyaz portresine baktı.
    Kendisine yıllarca hüzünle bakan gözleri, bu sefer sevinçle bakıyor gibiydi....
  • “Tehlikeler içinde yürüdüm durdum. Yürümek buydu. Tek bir taşa bile tekme atmadım. El sallamadım yanımdan geçenlere. Bazen gözlerimi bile kapadım tökezleme pahasına. Kulaklarımı tıkadığım günler oldu. Alkışları, bağırışları ve tezahüratları hiç duymadım. Çünkü inanmadım onlara. Yanımda yürüyenlere dönüp bakmadım bile. Çünkü aynı mekânı paylaşanların, aynı kalpte kalmadıklarını çok önceden görmüştüm. Kolumdan biri tutmaya mı çalıştı, hemen onu ittim. Yürüyeceksem yalnız yürümeliydim. Bana yardım edeceğini söyleyenlerin sözüne itibar etmek istemedim. Yolun sonunda yalnız kalmaktansa baştan tek olmayı yeğledim. Bu şekilde zorluklara katlanmamın bir anlamı olacaktı. Yapabildim mi, bilmiyorum. Ben sadece yolda olmakla övünüyorum. Şunu da iyi biliyorum ki: insan gittiği yoldan eminse yanlış yoldadır.

    Emin olamıyordum. Yola madem kendimi bulmak için çıkmıştım, kendime katlanmak zorundaydım. Bu nasıl olacaktı? Muhtemelen yanlış yoldadır, bu yüzden geri dönmeli ve her şeye yeni baştan başlamalıdır. İnsanı kendinden başkası ayağa kaldıramaz. Belki de kaldırmamalı. Çünkü daha sonra sizin ayağa kalkmanıza yardım eden kişi muhtemelen ayağınızı kaydırmak isteyecektir. Çünkü kimse kimsenin uzun süre ayakta olmasına tahammül edemiyor. Kalabalıkta yürüyenlerin elinden şeytan tutar. Şeytan kalabalıkta çok güzel saklanabiliyor. Yalnızken hemen enseleyebiliyorsunuz onu. Kendinle, daha çok kendinle kalmalısın. Bunu en çok kendime söylüyorum. Kendime dönmeliyim, daha fazla, daha derinlerine inmeliyim kendimin. Bunu hissedebiliyorum: ruhum küskün, en çok da kendime. Biliyorum küskün ruhlu insanların gözleri parıldamıyor.

    Omuzları düşük, benzi solgun ve güçsüz bedene sahip bir insan olmaya başladım. Ama inatla yürümeye devam edeceğim. Buna mecburum. Buna beni mecbur eden şey nedir, bilmiyorum! Kendi varoluşum hakkında herkese anlatmak istediğim şeyler var. Beni yönlendiren şeyler, başkalarını da yönlendiriyor mu? Aynı düşüncelere ve duygu dünyasına sahip biri var mıdır acaba dünyada? Yoksa onunla bir gün yolda karşılaşacak mıyım? Kim bilir kader belki bizi karşılaştıracak. Oturup bekleyemem, geceleri ölmek istiyorum. Sabah kalktığımda tüm ruhumu en kuytu hücreme varıncaya kadar; uyandırmak, diriltmek istiyorum. Bunlar biraz fantastik. Kurgusal bir hayat yaşamak istemiyor, içimi özenle arındırmak, yalnızlığın o berraklaştırıcı ve ferahlatıcı pınarında yıkanmak istiyorum.

    Soluk almak istiyorum ve tüm güzel şeylerin kokusunu almak istiyorum. Hayatımın çatlaklarını ateşle lehimliyorum. Biliyorum ki ateş en iyi temizleyicidir. Ruhunuzda kire dair hiçbir şey bırakmaz. Bu yüzden insanın kalbini yakan aşk, onu olgunlaştırır. Tuhaflıklar çekiyor beni, kendimi garip hareketler yaparken buluyorum.

    Garipliğim: Nereye gittiğimi bilmeden yola çıkmak. Tüm yaşanmışlıklarımın ve düşüncelerimin ötesinde bir duvar var. Bu duvar bana sınırlarımı hatırlatıyor. Kayamı ona çarpmadan varlığımı hissedemiyorum. Bu öyle görünmez ki; içimde sessizliğin, tehditkâr gerginliği. Kendimi düşmana atılacak bir okun ucunda hissediyorum. Bu oku kim elinde tutuyor? Karşımdaki gerçekten düşman mı, bilmiyorum. Kötülük doğada var ama bu önceden fark edilebilir bir kötülük. Mesela; yağmur yağıyorsa, şiddetlenmişse sel olacaktır, böyle bir kötülük. Yılan zehri insanı saniyeler içinde öldürebiliyor, doğanın kötülüğü bu. İnsanın kötülükleri öyle mi? Çoğu önceden kestirilemeyen ve hep en çok güvendiğin yerden gelen bir kötülük…”i.v
  • 416 syf.
    İki kişinin yazdığı kitaplara karşı nedense önyargılıyım. Sanki yazarken anlaşmazlık yaşadıklarını varsayıyor ve sonuçta ortaya çıkan kitaba bu durumun yansıyacağını düşünüyorum. Ben yazar olsam başka biriyle ortak kitap yazmazdım mesela. Aklıma gelen dahiyane fikri (eh, yazarım sonuçta) birinin tartışmaya başlaması sinir bozucu olsa gerek. Neyse efendim, sonuçta beraber yazmaya karar vermişler ve yazma sürecinde pek de eğlendiklerini söylüyorlar. "Aslında kavga etmiş de olabilirler nerden bileceğiz ki, kavga ettik diyemezler ya" diye itiraz etse de iç sesim, yine de gerçekten eğlenmiş olabilirler diye geçiriyorum aklımdan (biliyorum ne düşündüğünüzü, ben de böyleyim işte). Okurken oldukça eğlendim ve nedense gözümün önüne sürekli, biri diğerine fikrini söylerken iki yazarımızın da kahkahalarla güldükleri geldi. Böyle eğlenceli bir kitap, birbiriyle geçinememiş iki kişinin elinden çıkmaz diyerek ikna ettim iç sesimi.

    Kitabın içeriği adından da anlaşılıyor. Kıyamet zamanı yaklaşıyor, birileri kıyamete engel olmaya çalışırken, birileri dünyanın sonu için fazla sabırsız. Kim o birileri derseniz melekler, şeytanlar, kahinler, mahşerin dört atlısı, cadılar, cadı avcıları... Anlayacağınız herkes burada. Kıyameti bir de eğlenceli bir dille okuyoruz.

    Evet, eğlenceliydi ama iyi miydi? Pek sayılmaz, güzel zaman geçiriyorsunuz okurken, ancak pek akıcı olduğu söylenemez. Üstelik biraz da karmaşık geldi bana. Karmaşık ve dağınık. İç sesim dürtüyor beni burda, "o kadar yoğun dönemde okunur mu, tabi karmaşık gelir" diye. Haklı olabilir. Zamana yayarak okumak zorunda kaldığım için kişiler ve olayları hatırlamak zorlaştı. O nedenle okuyacaksanız benim gibi yapmayın, daha müsait bir zamanda okuduğunuzdan emin olun.

    Kitabı tavsiye eder miyim? Pek sayılmaz. Kötü olduğunu söylemiyorum ancak okuyacak çok daha iyi kitaplar varken bu kitapta çok oyalanmayın bence. İç sesimle aynı görüşteyiz, sanırım bu bir ilk.
  • 184 syf.
    Ezop, fabl denen öyküleriyle ünlüdür. Anlattığı öyküler yaşama ilişkin bir öğüt ya da ders verir. Kahramanları ise hayvanlardır. Ezop'un öykülerinde hayvanlar konuşur ve tıpkı insanlar gibi davranır. Öyküden çıkarılacak ders, sonunda okura öğüt biçiminde verilir
    Bir tane paylaşmak istiyorum....

    AKREP VE KURBAĞA
    Akrep nehrin kenarında durmuş karşı kıyıya bakmaktadır. Geçmek istemekte ama suyu geçmek için yaratılmamıştır, korkar. Dostu olan kurbağaya seslenir:

    -Kurbağa kardeş, seninle dostuz biz, dostluğumuz hatırına beni karşı kıyıya geçirir misin?

    Kurbağa kendinden emin bir şekilde:
    - Yapamam akrep kardeş, evet seninle biz dostuz ama uzak durmalıyım senden. Sen bir akrepsin ve
    zalim bir iğnen var, çekinirim senden.

    Akrep, kurbağanın endişesini anlar, ama vazgeçmemiştir. Bak kurbağa kardeş; şimdi sen beni sırtına alıp karşıya geçirirken seni sokabilir miyim hiç? Bunu ancak bir aptal yapar. Ben yüzme bilmem ki, seni sokarsam ben de boğulur ölürüm.

    Mantıklı gelmiştir kurbağaya. Hem eski dosttular, neden soksun ki? Kabul eder. Akrep yaklaşır ve kurbağanın sırtına biner. Suyu geçmeye başlamışlardır yavaş yavaş. Derken, tam da suyun ortasında, kurbağa sırtında bir yanma hisseder. Akrep sokmuştur. Acı içerisinde başını çevirir:

    Neden? Neden yaptın bunu, bak şimdi sen de boğulup öleceksin...Akrep üzgün ve pişman bir şekilde şöyle der:

    Elimde değil. İŞTE BENİM TABİATIM BU...

    Bu ezop masalını nereye çekersen çek her yöne gider. Akrep "Akrepliğinin" farkındadır, kurbağa "Kurbağalığının" "Dost" kelimesini ağza sakız edince inanıverir kim olsa... Masaldaki diğer bir ilginçlik de olayın derenin ortasında son bulması. Akrepteki nasıl bir karakterse artık... Hem kendini hem kurbağayı ölüme götürecek kadar acımasız! Öbür kıyıya geçmeyi bekleyemeyecek kadar sabırsız...
    Cahilce bir gözü karalık...
    Uzun lafın kısası; hikayeyi okuyan anlayacağını anlamıştır... (diye ümit ediyorum.) Ne akrep tükenir bu memlekette ne de kurbağa. Dere olduğu yerde durur, sıradakileri bekler. Zamanı geldiğinde de bulanır da bulanır... Akrebe kurbağa olmamanız dileğiyle...
    Keyifli okumalar.
  • "Bir an bu çok sevdiğim şehirde kendi hâtıralarımı aramak hülyasına düştüm. "Acaba Hüdavendigâr Camii'ne gitsem, onun akşam rengi loşluğu içinde beş yıl önce bu camii beraberce gezdiğimiz güzel çocuğun tebessümünü bulabilir miyim" diye kendime soruyordum. Bu ince tebessüm, bu eski mabedin içinde bir akşamüstü taze bir gül gibi parıldamıştı ve ben onu seyrederken etrafındaki havanın, birdenbire bir yıldız doğmuş gibi altın akislerle perde perde aydınlandığını, bir fikre çok benzeyen bir musiki ile dolduğunu hissetmiştim. Bu gülüş, bütün o taşlarda dinlenen ve geçmiş zamanı tahayyül eden "ölüm"e güneşten, aydınlıktan, çok sevdikten sonra açık gözlerle bırakılıp gidilen her şeyden toplanmış bir ithaftı. Emindim ki orada, o sessiz taşlara sinmiş ruhlar kendilerini bu gülüşle bir an, yeni açmış bir gül fidanı gibi taze. ıtırlı ve mesut buldular. Bununla beraber şimdi oraya gitsem, bu gülüşten hiçbir şey bulamayacağım ve ben öldüğüm zaman da bu hâtıranın biricik şahidi kaybolacak.

    Bu düşünceyle harap ve her şeye küskün yürürken birdenbire önüme çıkan tanıdık bir arabacı beni âdeta zorla arabasına aldı. Ayaklarımın ucunda bir süs olarak konmuş küçük dar aynada biçare yalnızlığımı seyrede seyrede bir müddet daha dolaştım. Artık etrafıma bakmıyordum; kendimi içimde uğursuz bir musiki gibi yükseldiğini hissettiğim düşüncelere bırakmıştım: "Ne diye bunun böyle olmasından mustaribim?" diyordum. "Niçin mutlaka hayatta bir devam istemeli ve neden bir ihtiras sahibi olmalı? Bütün bunların lüzumu ne? Bütün pınarlardan içmiş olsam bile ne çıkar? Lezzetle bitirdiğimiz her kadehin dibinde hep aynı ifrit, kül rengi hade-kalarında hiç bir aydınlığın gülmediği kayıtsız, sabit gözlerle sarhoşluğumuzda gülecek olduktan sonra... Ömrümüzü idare eden kudretler arzularımıza ne kadar uygun olurlarsa olsunlar, bizi ondan kurtaramazlar. Bütün hilkat, geniş ve eşsiz kudretinde canı sıkılan bir tanrının kendi kendini eğlendirmek için icat ettiği bir oyundur. Hayat nimetlerinin değişikliği içinde bize, yaratıcı işaretten kalan en büyük miras bu can sıkıntısıdır. Diyarlar fethedelim, mucizesine erilmez eserler verelim, her ânımıza bir ebediyet derinliği veren ihsasların birinden öbürüne atlayalım, aradaki en kısa fasıllarda onun zalim alayı ile karşılaşırız. Hiç ummadığımız zamanda o gelir, karşımıza oturur, gözlerini gözlerimize diker... Kaç defa ondan en uzak bulunduğumu sandığım bir anda bulanık, ıslak nefesini alnımda duydum. Okşadığım tende, kokladığım gülde, içtiğim içkide hep o zehir vardı. En hazlı, en mesut uykudan uyanır uyanmaz bu acayip ifriti siyah meşinden bir mahlûk gibi kollarımın arasında bulmadım mı? Kim bilir belki de bizim için zamanın hakikî ritmini o yapıyor. Dakikalarımızı kendi arzusuyla uzatıp kısaltan ve bizi, küçük uyanışlara benzeyen itişlerle ölümün uçurum ağzına atan odur. En sonunda şeytanî kahkahasını atarak üstümüze zamanın sürgüsünü çeker, fırının kapağını kapatır..." Belki bu karanlık düşünceler oturduğum kır kahvesinde de devam edecekti. Fakat ihtiyar kahvecinin çok zarif bir hareketi onları olduğu yerde kesti. "