• Ben kim miyim? Senin için belki silik bir hatıra, belki unutulmuş bir gölge, belki bir hiç.
  • Ne zamandır aklımda... Ne zamandır boşlukta gibi hissediyordum. Aslında hala hissediyorum da... Sanırım bu boşlukta süzülmek hissini üzerimden atabilmem için bir yerlere bu yazıları yazmak, birileriyle paylaşmam gerekiyor. Cümlelerimin anlamlı ya da devrik olmasına da önem vermeyeceğim. Bu akşam bütün sözcükleri kendime satın aldım çünkü.

    İnsanlara gereğinden fazla değer verdim, demeyeceğim. Vermediklerim de oldu. Tam denginde verdiklerim de oldu.

    Günler geçti, saatler aktı ya da akmadı, uyku düzenim bozuldu, ağlamaya bile üşendiğim zamanlarım oldu. Başımı yastığa her koyuşumda "neden, neden ben" diye defalarca kendime tekrarladığım sorularım oldu. Cevaplarını bulabilir miyim, bilmiyorum. Ama artık bu sorulara takılmak istemiyorum. Biliyorum ki, ne kadar çok bu sorulara takılırsam o kadar kendimi yiyip bitireceğim. Oysa ben buna son vermeye bu akşam kararlıyım.

    Her şeyin mükemmel olmadığının da farkındayım. Olur mu ? Kim bilir, belki bir gün. Ama bildiğim bir şey varsa... O da artık bir şeyleri, birilerini beklememek... Bekleyebileceğim tek şey, hedeflerim olur. Zira çok uzun süredir hayal olarak benimle birlikte yaşıyorlar.

    Şayet olur da bunu okursanız...
    İnsanları kendilerinden nefret ettirecek kadar aşağılık varlıklar olarak nitelendirmeyin. Kimilerinin yüzünde olan çirkinlikleri onların ellerinde değil. Benim de elimde değil. Olur da sırf bu yüzden bir erkeği, bir kız çocuğunu aynaya bakmaktan nefret ettirecek hale getirirseniz...

    Tek kazancınız bir "ah" olur. O da, zaten ileride kaybedeceklerinize ödeyeceğiniz bir illüzyon mutluluğudur.

    Hoşça kalın.
  • Bana kim olduğumu sorma
    Yıldızların kırpıştığı gecelerden birinde
    Sabaha karşı doğmuşum
    Bir kimlik düzenlemişler adıma
    O ben miyim
    Yoksa ben o mu? 
    Ne bileyim ben...

    Kendine gel diyorsun
    Demesi kolay
    Suyu bilir mi deniz
    Yahut balık denizi bilir mi? 
    Gücün güvencin varsa göster. 
    Hele ben...
    Beni bir bilsem
    Neyim, nerdeyim, kim almış benliğimi
    Ne bileyim ben...

    Bana baharları sorma
    Dalları kar bürüyünce mi gelir
    Sıcakta mı soğukta mı
    Ben beni bilince mi
    Kim bilir...
    Gökyüzü delik deşik
    Ay mı güneş mi yağar
    Samanyolundan yıldızlar mı
    Ne bileyim ben

    Bana, doğru git diyorsun
    Seher vaktinin sarhoşuyum
    Ayaklarım yol ayrımında şaşkın
    Doğru nedir eğri nedir sarhoşa
    Bilemem...
    Kimliğim bilir mi kendini
    Ne bileyim ben...

    Bana eski sevdaları sorma
    Çok sular aktı üstünden
    Çok rüzgar esti
    Sildi süpürdü zamanları 
    Mazide ne varsa küllendi dünden
    Nasıl yaşanır diyorsun sevgisiz
    Ölü müyüm, diri miyim
    Ne bileyim ben...
  • “Nerde miyim ben şimdi?
    Aydınlıktan daha derinde,
    Gerçeği görmek için
    Kim güneşe bakıyorsa
    Onun gözlerindeyim...

    Nerde miyim ben şimdi?
    Başlangıcında kocaman bir sonun.
    Özgürlüğe doğru
    Kim yürüyorsa
    Ayaklarında onun...”

    Fazıl Hüsnü Dağlarca-ATATÜRK Nerde?
  • Sormayın kim olduğumu
    Ben bilmem, liderim bilir.
    Varlığımı yokluğumu
    Ben bilmem, liderim bilir...

    Gözlerim hep ona bakar
    “Kaldır" der, ellerim kalkar.
    Gül, menekşe nasıl kokar?
    Ben bilmem, liderim bilir...

    Ne içip, ne yiyeceğim?
    Sırtıma ne giyeceğim?
    Nerede ne diyeceğim?
    Ben bilmem, liderim bilir...

    İçimdeki riyaları
    Süreceğim boyaları
    Göreceğim rüyaları
    Ben bilmem, liderim bilir...

    Sıkı tutarım aramı,
    Ye derse yerim haramı.
    Süt beyaz, kömür kara mı?
    Ben bilmem, liderim bilir...

    Enim nasıl, boyum nasıl?
    Fikrim nasıl, huyum nasıl?
    Kullanacak oyum nasıl?
    Ben bilmem, liderim bilir...

    Hasta mıyım, sıhhatta mı?
    Sadakatim ifratta mı?
    Otuz gün ay mı, hafta mı?
    Ben bilmem, liderim bilir...

    Hicap nedir, örtü nedir?
    Kurt, kuş, böcek, börtü nedir?
    İyi nedir, kötü nedir?
    Ben bilmem, liderim bilir...

    Hürmetim tamdır zatına,
    Minder olurum altına.
    Uyarım talimatına.
    Ben bilmem, liderim bilir...

    Teslim ettim irademi
    Böyle yürür benim gemi.
    Varsa beynimi, midemi
    Ben bilmem, liderim bilir...
    Abdurrahim Karakoç
    Sayfa 47 - 25.12.2000
  • ANNE BABALARINIZI HUZUR EVLERİNE BIRAKMAYIN!
    AŞAĞIDAKİ YAZIDA HUZUR EVİNE BIRAKILAN BİR ANNENİN İÇİNDEN DÖKÜLENLERİ OKUYACAKSINIZ...

    Takvime baktım da 5 sene olmuş buraya geleli. Nasıl geçti o 5 sene bir de bana sor. Çok bakmıyorum takvimlere. İçim sıkılıyor, zaman geçmiyor. Eskiden su gibi akıp geçiyor zaman derdim. Şimdi öyle düşünmüyorum. Demek insan mutluyken çabuk geçermiş zaman. Hapishanedekileri şimdi daha iyi anlıyorum. Beni buraya bıraktığın gün anneler günüydü hatırlıyor musun? O günden beri anneler günü denen gün benim için daha da bir anlamsızlaştı. Her sene bugün anne olmak ayrı bir acı veriyor bana.. Sen küçük bir çocuktun daha. Hiç bir yere bırakmazdım ben seni, öyle savunmasız, öyle masumdun ki, kimselere güvenip yollamazdım. Yanımdan hiç ayırmazdım. Şimdi beni nasıl olupta tanımadığın insanlara teslim ettiğini düşünüyorum. Gözden çıkarılmış eski bir eşya gibi hissediyorum kendimi. Yıpranmış, işe yaramaz. Kırgınlık mı? Belki, kırgınım biraz..

    Geçen gün eski komşumuz Mevlüde teyzenin kızı Şükran geldi. Yolda görmüş seni. “Neden bıraktın anneni” diye sormuş sana. “Kendisi istedi” demişsin. “Maaşıda var bakıyorlar, yeri sıcak, her işi görülüyor içim rahat” demişsin. Kendim istemiştim evet, bazen naz yapma kabilinden ” Yaşlanınca huzurevine gönderin beni, kimseye yük olmak istemem” derdim. Ama içten içe hiç konduramazdım bu durumu, ne kendime, ne sana. “Bırakmaz beni bir yere” derdim. Tıpkı küçükken benim seni bırakmadığım gibi, beni hiç bırakmazsın sanırdım.Yaramaz bir çocuktun sen. Yerinde duramayan serseri bir mayın gibiydin.Kaç kez ısırdım dudaklarımı sana bağırmamak için, kaç kez sıktım yumruğumu vurmayayım diye. Ama hiç vurmadım sana, hiç kırmadım kalbini.. Komşulardan biri sana “çok yaramaz” dedi diye aylarca onun yüzüne bakmamıştım. Kimse laf söylemesin, incitmesin isterdim. Tahammül edemezdim sana dikilen sert bir bakışa bile..

    Geçen gün bana “bunak kadın” dedi bakıcının biri. Hasta bezini lavaboda unutmuşum. Arada oluyor tutamıyorum diye vermişlerdi. Diğerleride duydu ya, nasıl utandım bir bilsen.. Daha ne laflar söylüyorlarda dilim varmıyor söylemeye. Kırar mıyım, incitir miyim diye kim düşünüyor ki? Çok hassastım eskiden bilirsin, çabuk alınırdım. Hem benden titizi mi vardı? Kimselerin işini beğenmezdim. Şimdi yemek yerken bile yoruluyorum,üstüme döküyorum. Bazen yatarak kılıyorum namazlarımı. Secdeye başımı koyup uzun uzun öylece kalmayı ne çok özledim.. Yaşlansam da geleceğe dair umutlar besliyordum buraya gelmeden evvel. Evladımı büyüttüm nasıl olsa, artık yorgunluklar biter, ben rahat otururum torunlarımı severim, sen sorarsın “anne ilacını getireyim mi, bir şeye ihtiyacın var mı?” diye. arkama yastık koyarsın, kesemediğim tırnaklarımı sen kesersin sanıyordum. Şimdi çoğu kez tırnaklarımı keserken kanattıklarını bilmezsin tabi..

    Gerçi benden daha beterleride var burada. Emine Bacı vardı mesela. Köyden gelmişti. Bir ay kadar oldu öleli. Bir sene evvelde Alzheimer hastası olan kocası ölmüştü. Çok çekti zavallı. Üç oğlu varmış Emine Bacı’nın. Aslan gibiymiş hepsi. Ben görmedim, gelmezlerdi hiç. Üç adam bir anayı sığdıramamışlar evlerine. Bağ bahçe gezmeye alışmış kadın. Hiç oturup kalmamış yerinde. Burada nasıl zorlandı, neler çekti Allah biliyor. Her yaz köyüne gidecek diye umut ederdi. Haber göndermiş oğlu, “Annemin ancak ölüsü çıkar oradan” demiş. Köylülerden çıkarıp bakmak isteyenler olmuş, ona da izin vermemişler. Bir keresinde pencereden atlamaya kalktı da zor tuttu bakıcılar. En son oğlu bayramlık göndermişti, “zıkkım olsun ondan gelen” dedi, giymedi elbiseyi. Hiç oğlum, yavrum demedi. “Köyüm” dedi, “evim” dedi durdu gariban. Bir sabah yatağında ölü buldular. Ölümü bile yalnız oldu Emine Bacı’nın.() Ooof off hangisini anlatsam, daha neler var neler.. Şu bakıcı kadını sevemedim bir türlü. Sanki özel olarak seçmişler. Bu kadar mı merhametsiz olur bir insan ? Hiç mi gülmez yüzü ya hu? Her gün odaya gelince burnunu tutuyor. Pis kokuyormuş. Pencereyi sonuna kadar açıyor. Mutlaka yarım saat açık tutuyor. Çok üşüyorum. Zaten parmaklarımda da can kalmamış sanki, kolay kolay ısınmıyor eskisi gibi.. Hatırlar mısın ilkokula gittiğin o yılları. Kışın kuzine sobayı yakardım. Sen gelmeden yemeği hazır eder, sobanın üzerine koyardım. Sen seviyorsun diye sobanın fırınında bir kaç tane küçük patatesi pişirirdim muhakkak. Okuldan gelir gelmez sobanın yanına koşardın. İlk işin tencereye bakmak olurdu. Genelde sevdiğin yemekleri yapardım. Ellerin üşümüş diye avuçlarımın içine ellerini alır ısıtırdım, öperdim öperdim..

    Sık sık uğrarım demiştin. Tam 8 ay olmuş uğramayalı. İşlerin yoğunmuş, zamanın yokmuş. Torunlarımda sormuyorlar demek. Yeni eve taşınmışsın aldım haberini. Arkadaşın Zehra söyledi. Vefalı kızdır, arada geliyor sağolsun. Annesi de babası da yanında vefat etmiş. Hiç bırakmamış bir yere, yanından ayırmamış. İmrenmedim desem yalan söylerim. “Evi çok büyük” dedi. Kocaman odaları, geniş bir balkonu varmış evinin. Yeni mobilyalar almışsın, eskileri elden çıkarmışsın.Tıpkı beni çıkardığın gibi.. Herşeyi sığdırdın da evine, bir beni sığdıramadın a kuzum. Hadi onu da geçtim. Bir kere “Anne gel evimi gör, bir kaç gün kal” bile demedin.. Zehra’ya “Anneler gününde görmeye gideceğim” demişsin.. Ben anneler gününü hiç beklemiyorum biliyor musun? Anne olmak acı verir mi insana? O gün bana acı veriyor yavrum. Artık kendimi bir anne gibi hissedemediğim için belkide.. Bir evlat bir torun sevemezsen, çevrende anne diyen olmazsa sana, ne anlamı var anne olmanın?Ölene imrenilir mi hiç? İmreniyorum işte. Kimin öldüğünü duysam “darısı başıma” diyorum. Hayaller umutlar, mutlu zamanlarmış insanı ayakta tutan. Onlar yoksa yaşamak zulüm olurmuş meğer.. Kim icat etmiş bu huzursuz evleri? Rahat yüzü görmesin deyip her gün beddua ediyorum. Huzur eviymiş. Hergün ölüp ölüp diriliyorum bu huzursuz odada. Hiç tanımadığım, mizacımın uymadığı insanlarla yatıp kalkıyorum. Hiç bir şey bana ait değil. Söz hakkım yok, elbiselerim bile benim değil sanki. “Allahım al emanetini ne olur, bu yükü taşıyamıyorum”Bu huzursuz evleri icat edenler mi çıkarmış anneler günü denen yalancı günü? İnsanlar yaşlı annelerini bu evlere kapatsın da sonra anneler günü olunca ziyaret etsinler diye öyle mi?Bak yine geldi o uğursuz gün. Zehra geleceğini söylemişti. Gelsen de bir, gelmesen de artık. Ben anneler gününü hiç sevemedim biliyor musun? Dünyalara sığmayan anne yüreğim huzursuz bir odaya hapsedildi. Ne sevmenin, ne anneliğimin bir anlamı yok artık.. Çok üşüyorum. Hem parmaklarımda da can kalmamış sanki, kolay kolay ısınmıyor eskisi gibi.
  • İstanbul Üniversitesi'nde öğrenci olduğum sıralar, okul duvarında bir ilan gördüm: ‘Avrupa'ya talebe yollanacaktır.‘

    ‘Allah Allah!’ dedim. Ülke yıkık dökük, her yer virane, Lozan yeni imzalanmış, bu durumda Avrupa'ya talebe.. Lüks gibi gelen bir şey..

    Ama bir şansımı denemek istedim. 150 kişi içinden 11 kişi seçilmişiz. Benim ismimin yanına Atatürk, ‘Berlin Üniversitesi'ne gitsin.’ diye yazmış.

    Vakit geldi, Sirkeci Garındayım ama kafam çok karışık: ‘Gitsem mi, kalsam mı? Beni orada unuturlar mı? Para yollarlar mı?’

    Tam gitmemeye karar verdiğim, geri döndüğüm sırada bir posta müvezzi ismimi çağırdı: ‘Mahmut Sadi! Mahmut Sadi! Bir telgrafın var.’ ‘Benim’ dedim. Telgrafı açtım, aynen şunlar yazıyordu:

    ‘Sizleri bir kıvılcım olarak yolluyorum, alevler olarak geri dönmelisiniz.’

    İmza
    Mustafa Kemal

    Okuyunca düşündüklerimden olağanüstü utandım. ‘Şimdi gel de gitme, git de çalışma, dön de bu ülke için canını verme.’ dedim.

    Düşünün; 1923'te o kadar işinin arasında 11 öğrencinin nerde, ne zaman, ne hissettiğini sezebilen, ona göre telgraf çeken bir liderin önderliğinde, bu ülke için can verilmez mi?

    Çok başarılı oldum.
    Ülkeme alev olarak döndüm.
    Önce İstanbul Üniversitesi Genel ve Beşeri Fizyoloji Enstitüsü'nü kurdum.
    Kürsü başkanı oldum.
    Daha sonra ülkemin Başbakanlığını yaptım.

    Ben kim miyim?
    Ben sadece iki satırlık bir telgrafın yarattığı bilim adamıyım..

    Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak

    ……

    1960 yılında kaldırılmış olan ‘Ordinaryüs’ unvanı, Türkiye'deki üniversitelerde en az 5 yıl Profesörlük yapmış, bilimsel çalışmalarıyla kendini tanıtmış öğretim üyeleri arasından seçilerek, bir Anabilim Dalının yönetimiyle görevlendirilen kimselere verilmekteydi. Alman ekolünden gelen ‘Ordinary Professor’ unvanı, ‘Full Professor’ ile aynı anlamı taşımakta..
  • Okunmalı, özümsenmeli ve uygulanmalı. Yaşadığın koşullardan ve çevreden umutsuzluğa düştüğünde belki de bir daha okunmalı.

    Bulunduğumuz noktadan şikayet ediyorsak, oturup da bir kahramanın bizi kurtarmasını beklemek ne kadar doğrudur? Zaman değiştikçe şartlar da değişir, kahramanlar yarı yola bile gelemeden tökezletilip düşürülebilir. Ama her milletin, her grubun elinde tuttuğu devasa bir güç vardır: Ortak bir hedefe ve yola baş koyup canla başla çalışmak. Bu olduğunda her şey değişir. Peki insanlara bu ortak amacı nasıl kazandırabilir, bunun uğrunda çalışmalarını nasıl sağlayabilirsiniz?

    Sizin bir şeyler yapmaya biraz olsun isteğiniz varsa, bu kitap yol göstericiniz olabilir. Belki tam da kendi milletinizden insanların bazı kesimlerine karşı "cahil, ukala, ne yapsan fayda etmez" gibi önyargılarınız varsa, kim bilir, bu kitap onları bile yumuşatıp o insanlara bambaşka bir açıdan bakmanızı sağlayabilir.

    Bazı kesimlerin beklediği o tek ve büyük kahraman olamayabilirsiniz. Ama yaşınız ne olursa olsun, üstüne ekleyerek kendini geliştirebileceğiniz iki gram bile gücünüz varsa, cahil ya da ukala, ak, kara ya da gri deyip birbirini ayırmadan bir araya gelen halkın kahramanlar topluluğunun bir üyesi olabilir ve işte o zaman büyük ve inanılmaz değişimler gerçekleştirebilirsiniz.

    Kendinizden başlayın ve sonra ışığınızı çevrenize yayın. Eğer buna üşeniyor, ya da kitabı okuduğunuz gibi rafa kaldırıp tekrar umutsuzluk hırkasını giyiyorsanız, kendinize şunu sorun: "Şimdi ben hayatın kurucularından biri olabilir miyim? Yoksa çamurun içinde debelenen solucan olmayı kendim mi seçiyorum?"
  • Kim miyim ben
    Sevgilinin sakinliğinde derinleşen yaranın izi
    Dağın sisini kaleme çeken şairin nefesi
    Ve ölümüne mim sessizliği!
    Ümit Zeynep Kayabaş
    Sayfa 60 - Hece Yayınları
  • Bazı şeyler vardır, ta en başından düzensizliğini fark edersiniz. İçinde sizi rahatsız eden bir şeyler vardır. Bu ne dersiniz, ben buna mı kaldım - gitmeliyim buradan. Bakmamalı- dinlememeli- sevmemeliyim bunu. Kaçmak istersiniz ondan, bu bazen bir film olur - tinto brass filmleri gibi belki. Bazen bir şarkı olur, bazen bir kitap, bazen de bir kişi. Ama olmaz, kaçamazsınız. Hayır şeytan tüyü filan değil. O sizi rahatsız eden şey aynı zamanda bağlayandır çünkü. Bağımlı olmuşsunuzdur ona. Size içini açması, en kötü yanlarını göstermesi fikri, içine çekmektedir sizi. Nasıl bir anemon önünden geçen masum bir balığı içine çekerse, sizi rahatsız eden o şey de sürekli üzerinize gelir. Size içindeki en naif tınıları gösterene kadar tekrar ve tekrar hapseder. Şu aralar benim için bir şarkı bu - ya da ben öyle sanıyorum. Baştaki kaosvari giriş, sonra kızın sesi arkasındaki uyumsuz bateri ve kulak tırmalayan gitar.sonra da yaylılar diye addedilen öte dünya sesleri. Tekrar ve tekrar dinlemekten vazgeçemiyorum hiç. Belki de benim olmak istediğim şey bu - bu şarkı. Uyumsuz şeylerin dayanılmaz birlikteliği. İnsan bir şarkı olabilir mi ki hiç. Tam kurtuldum diye rahatlarken güzelliğini ve onu bırakamayacak olmamı tekrar beynime sokan bir şarkı hem de. Biliyor zaten kadın --özelde moloko- şarkının başında ben duyman gereken sesim diyor zaten. Yakındaki nefesini soluyorum zaten orada ve kulağıma gürültünün girmesine izin veriyorum. Sonra bazen ben oluyorum o şarkı, bazen sevdiğim insan, bazen de sevmediklerim. Bazen geceden sakınıyorum molokoyu- götürebilir diye kimseye söylemeden gizlice, bazen - yine tekrar tekrar- ben alt ediyorum geceyi ve o kaostan yara almadan çıkan keman oluyorum. Şu an düşünüyorum şarkıdaki gibi, acaba ben gerçekte yok muyum - sadece senin hayalin ya da dinlediğin bir şarkıda- bu şarkıda- bir aksak bateri sesi miyim? Sen de olmayabilirsin oysa. Şu an onu düşünmüyorum ama. Biliyorum böyle şarkılar oldukça bağımlı olacağım, sen de olacaksın her zaman içten içe beni rahatsız eden ama kölesi olduğum. Bu şarkıyı hiç dinlemedin belki, yo dinlemişsindir bende açık çünkü. Bende en fazla açık olan şey sensin. Bilmeniz gerekir birbirinizi. Bu ayrılık şarkısı garip bir şekilde ayrılık değil benim için. Bütünleşme , seninle - kendimle- hayatımın başından sonuna kadar gördüğüm kim varsa bir de. İşte bir de onların hepsiyle bütünleşme şarkısı. Sonra hepsinin beni tek tek terk etmesi. Benim kendimi terk etmem. Benim şarkının çıkışına dönüşmem ama bir türlü çıkamamam. Hep giriş kısmında kalmam çıkış olarak. İnsanlar neden dinler şarkıları ki, keyiflenmek - üzülmek- ne bileyim daha bir sürü sebepten elbette. Rahatsız olmak için dinlenebilir mi? Nasıl rahatsız olmak için aşık olunursa o da yapılır. Şarkıdaki gibi terk edilen ya da beklenen hangimiziz bilmiyorum hiç. Ama bitti demesine rağmen hiç bitmiyor şarkı , benim gibi, senin gibi, bizim gibi. Her şeyi söyledim sanırım şarkıyla ilgili. Bir şey ifade etmeyen her şeyi. Herhalde uzunca bir zaman dinleyeceğim bu şarkıyı birimiz diğerinin içinde yok olana değin. Over and Over

    https://www.youtube.com/watch?v=CtkvvWOZyWg