İşte bu hiç de öyle değil, —dedi.— Hepinizi şaşırtan da bu nokta işte! Bence katil ne becerikli, ne de deneyimli; büyük olasılıkla da bu onun ilk işi! Katilin becerikli, deneyimli olduğunu kabul edecek olursak, yanıltıcı sonuçlara ulaşırız. Tam tersine deneyimsiz ve ilk işini yapan bir katil olduğunu düşünürsek, onu felaketten kurtaran şeyin yalnızca bir rastlantı olduğunu görürüz. Ve rastlantılarla neler neler olmuyor bu dünyada! Katil, belki de karşılaşabileceği engellerin hiçbirini öngörememişti...
Birlikte kanamaya alışkın yaralarımız var çünkü yeniden bir araya gelirsek bu sonsuz acının dineceğini umuyorsun.
Yanılıyorsun, Hayat varsa acı hep olacak Behiye. Sadece yaşayanlar acı çeker yeryüzünde. Nerede olurlarsa olsunlar. kim olurlarsa olsunlar. Acı dediğin, üzerimize geçirdiğimiz kırk yllık hırkalara benzer. Kimse beğenmez ama üşüyen herkes uysalca giyer. Ve hayat, benim bildiğim en soğuk yer. Hepimiz üşümeye içimizden bașlıyoruz. Derinlerden, çukur gibi, kuyu gibi, yürek
gibi bir yerden. Bir elma neresinden başlarsa çürümeye işte tam oramızdan buz gibi üşüyoruz. Farkına dahi varmadan aynı kadere sürükleniyor, aynı yazgıya kilitleniyoruz. Hani buraya gelmek istiyorsun ya, iyice bak etrafına, aynalarla çevrili bu zifiri karanlıkta kaçacak bir yer var mı? Gittin
de kurtuldun mu, dönersen kurtulacak mısın? Nefes aldığımız her yer yangın yeri kardeşim, her yer aynı. Hatırlasana, burada Dersim bombalanırken, orada Guernica yanmadı mı? Aynı anda iki ayrı noktadan yola çıkan ve rayları gamla gıcırdatan kara trenlerin biri Aşkale'ye, öbürü Auschwitz'e varmadı mı? Başka yerlerde başka çocuklar öldü, başka adamlar başka kadınları incittiler, başka yoksullar başka yoksunluklar çektiler. Ama tek rahimden çıkmışçasına aynıydılar aslında, sadece baska suretlere büründüler. Ne vakit içine bırakıldığımız korkunç yarıklardan kurtulmaya çalışsak, her defasında daha da derinlere batmadık mı? Evet kurtulmayı denedik, sahiden denedik ama görüyorsun işte, ișe yaramadı. Başka
bir coğrafyaya ya da kendimizinkinden evla bulduğumuz başka bir acıya kaçarak kurtulabileceğimiz bir oyun değil hayat.
Bence artık daha az yaralanmak icin nerede olmak gerektiğini düşünmekten vazgeçip olmamamız gereken yeri bulmanın
zamanı...
Eski Türk tarihine olan ilgi, Batı’da 1756 yılında başlayıp son on dokuzuncu yüzyıl sonlarında yoğunlaştı. 1950’lerden sonra ise bilimsel temellere oturtulmaya çalışıldı. Ülkemizde ise Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışa gidiş yıllarında gerçek anlamda başladığını söyleyebiliriz. Bunalım ortamında yaşanan kimlik arayışlarının bunda çok etkisi olduğu bilinmektedir. Ancak Cumhuriyetimizin kurulması ile birlikte doğrudan bir ilgi ve arayış olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle cumhuriyetin ilanının hemen akabinde Türkiyat Enstitüsü’nün kurulması bunun göstergesidir. Daha sonra Türk Tarih Kurumu ve Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nin açılmasının esas amaçları arasında eski Türk tarihine dair araştırmalar yapmak vardır. Atatürk’ün Türk halk ve ilim adamları arasında oldukça açıktır.
Daha sonraki yıllarda bu ilgi, artarak devam etse de iktidarlar tarafından bastırılmaya çalışıldı. Ne var ki, son dönemlerde hem uluslararası konjonktür, hem de ülkemizin içinde bulunduğu ortam neticesinde aslında var olan ancak üzeri örtülen ilgi birden açığa çıktı. Kısacası bu önlemez bir gerçekti. Hak ettiği yeri buldu diyebilirim.
'ruhsal bunalım bence her zaman sağlıklılık demektir. ruhsal bunalım kendini bulma, kendine yeni bir İnanç edinme çabasıdır.
(...) ruh, uyum peşindedir, hayatsa baştan sona uyumsuzluktur.'