Bu dünyada her ne varsa benim sıfatıımdır. Ben olmasam bir şey olmazdı. Her şey bende var olmakta. Ben hepim ya da hiç hiçim. Ben hiçim ya da hep. Zaten hiç ile hep tek gözlü, tek şeydir. Ancak cahil kalabalıklar bir şeyi iki adla anlıyorlar.
Sevgili gül,-gül sen bana gül! sana onca kuşatmadan
birikmiş ter içinde, yorgunluk içinde geldim.
Sorma bana, nedir karşılığı aşkın bir insanda
savaşın, cinnetin kıyametin çağında.
Ruhumla bu hayat arasında kurduğum köprüye
"ah çok sallantılı" diye bakıyorlar.
Evet, haklılar.
Göçebesiyim çünkü bozkırın ve her gün
ufkun mor çizgisini özlüyorum.
(Önce de söylemiştim, bu dünyaya ben atları sürmeye gelmiştim.)
Evet, haklılar.
Kanımı ben bir kıl çadırda,
bir bozkır akşamında bıraktım.
Ve bilmiyorlar, barışacak mı bende
yeryüzünün ilkel'i, çağın meşru zihniyle
-gül sen gül-
korkmakta haklılar.
Sevgili gül, sana kendimde kanayan kazandan
birikmiş, sonra silinmiş sularla geldim.
Sorma bana, nasıl kurulur ömrün kaygısız bahçesi
bir ayağım tek hücreli bir hatırada
bastığım bin yıllık toprakta öbür ayağım.
Yaktığım kadar yandım. yaşım başıma vursun
geçtim aşk dediğimden,-gülme bana
gülümsün, gülüm kal, ömrüm
kendime yeni bir merhamet seçtim.
İki yanım dağ,üşüdüm heybetinden
Bir adım daha güneşe, bir adım daha
bir adım derken... genişledim
uzağım artık kendimden.
Kurumuş bir bataklık göğsümde,
ayaklarımdan uzak duruyor su.
Ve sessizliğin yankısıyla kuruyorum
kendimi yeniden.
Mutlak ıssızlıkla buluştum,
mutlak kopmuştum hatıradan.
Bir şey değilim ben,
geç benden.
Ağaç tutunacaksa bende, köklerine güvensin
yol gidecekse, varsın gideceği yere.
Sabahın sisi ayaklarımı yalıyor
gece de geçecek benden.
Sustum. Yeryüzü olacağı gibi olsun.
Açtım kendimi, dümdüz,ovayım ben.
Rüzgar vurdukça bana çınlasın çimen.