“Biz, hepimiz, sürekli değerli bir şeylerimizi kaybediyoruz” dedi zil sesi kesildikten sonra. “Önemli fırsatları, olasılıkları, bir daha yerini asla dolduramayacağımız duyguları. Hayatta olmanın bir anlamı da bu işte. Fakat kafamızın içinde, ben kafamızın içinde olduğunu sanıyorum, öyle şeyleri bellek haline getirebilmemiz için küçük bir oda var. Herhalde, kütüphanenin depo kısmı gibi. Dahası, bizler kendi yüreğimizin ne durumda olduğunu doğru şekilde takip edebilmek için, sürekli arama kartları yapmak zorundayız. O odayı temizlememiz, havalandırmamız, çiçeklerine su vermemiz de gerekiyor. Başka bir deyişle, sen sonsuza kadar kendi kütüphanende yaşayacaksın.”
"Ev sessizlik içindeydi, ölümün kadifeden ayakları gezinir gibi. Gürültü yapılmıyor, herkes alçak sesle konuşuyordu. Annem, aşağı yukarı bütün gece yanımda kalıyordu. Ve ben 'O'nu düşünüyordum. Kahkahalarını, konuşmalarını. Dışarıdaki cırcır böcekleri bile sakalının çıkardığı hırt hırt sesini taklit ediyorlardı. Onu düşünmekten kendimi alamıyordum. Şimdi acının ne demek olduğunu gerçekten biliyordum. Ayağını bir cam parçasıyla kesmek ve eczanede dikiş attırmak değildi bu. Acı, insanın birlikte ölmesi gereken şeydi. Kollarda, başta en ufak güç bırakmayan, yastıkta kafayı bir yandan öbür yana çevirme cesaretini bile yok eden şeydi.”
“Bir an durup gökteki buluta bakmak, kuşun şarkısına kulak vermek ya da yuvaya girip çıkan karıncaları saymak, ya da bunların hiçbiriyle ilgilenmeyecek kadar meşgul bir kafayla yürüyüp gitmek bize pahalıya patlayabilir, hayatımızın fırsatını kaçırmamıza neden olabilir. İnan bana Yusuf, kader bu dünyada kabullenilmesi en güç şeylerden biri, benim yaşıma geldiğinde sen de bunu anlayacaksın.”