Her öğleden sonra üniversitede görülebilecek türden alışılmış bir manzaraydı bu ama orada oturup dikkatle etrafı izleyince bir şeyin farkına vardım: herkes kendi çapında mutlu görünüyordu. Gerçekten mutlu muydular yoksa sadece bu izlenimi mi veriyorlardı bilemiyordum. Ama bir şey varsa eylül sonunun bu güzel ikindisinde herkes mutlu gözüküyordu. İçimi tanıdık olmayan bir yalnızlık kapladı çünkü bu görüntünün dışındaki tek kişi benmişim gibi hissediyordum. Düşünecek olursam, geçmişte kalan yıllar boyunca zaten hangi manzaraya ait olmuştum ki ben?
Yunan filozofu Eflatun da şöyle yazıyor: “Başta insanlar erkek ve kadın aynı bedende var olmak suretiyle yaratılmışlardı. Her bedenin dört kolu ve dört bacağı vardı. Bedenleri yuvarlaktı ve yuvarlanıp duruyorlar, kendilerini elleri ve ayaklarıyla hareket ettiriyorlardı. Zaman geçtikçe tanrılara karşı saygısızlık yapmaya başladılar. Kurban sunmayı bıraktılar, hatta Olimpos Dağı’na yuvarlanarak çıkıp tanrıları tahtlarından indirmek için onlara saldırmaya başladılar. Bir tanrı; “Hepsini öldürelim, bizim için tehlikeliler!” dedi. Bir diğeri, “Hayır, benim daha iyi bir fikrim var. Bedenlerini ikiye bölelim, böylece sadece iki kolları ve iki bacakları olur. Yuvarlak olmazlar ve yuvarlanmazlar. Sayıları iki katına çıkacağı için bize şimdikinin iki katı kurban sunarlar. En önemlisi de her biri diğer yarısını aramakla o kadar meşgul olur ki bizi rahatsız edecek vakit bulamazlar!” dedi.