İnsanın bir kitapçıya girdi mi hiç çıkası gelmediği oluyor. 100-200sayfalık bir kitap da olsa biliyor insan ona ayırdığı vakitle yeni fikirlere, yeni düşüncelere sahip olacağını. Bir nevi bir kitapçıda gezmek bir uçak bileti almak kadar büyük bir heyecan yaratabiliyor. Bir de hediye verilen biletler var. Ve sizi tanıyanların tavsiye ettikleri. Bu kitap da onlardan biriydi. Burada sınırsız konuşmayı planlıyorum kitaplarımla ilgili. Umarım ilgiyle okursunuz.
Cesur Yeni Dünya... Shakespeare, Othello... Bikaç yıl önce George Orwell’ın 1984’ünü okuyup çok etkilenmiştim, çok beğenmiştim. Tiyatrosuna gitmiş hatta sonra filmi olduğunu öğrenince onu da izlemiştim. Hepsinin keyfi ayrıydı. (Hatta şimdilerde 1984’ün tiyatrosu tekrar oynamakta.) Cesur Yeni Dünya ile 1984’ün neredeyse birlikte anılması üzerine onu da okumaya karar verdim. Aslında iki kitap da bir distopya. Ama Cesur Yeni Dünya için ütopya bile denebiliyor.
Her ne kadar 1984’ü çok tavsiye etmiş, çok beğenmiş olsam da, Cesur Yeni Dünya için sanırım aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Açıkçası Aldous Huxley’in yazı dili pek hoşuma gitmedi. Hatta bu sebepten okurken yarım bırakanlar olduğunu bile duydum. Ancak elbette yazıldığı döneme göre büyük bir ilerigörüşlülük barındıran bir bilimkurgu romanı. İlgileneniniz varsa eğer tabii ki kendi kategorisi içinde iyidir. İyi okumalar dilerim.
George Orwell’ın 1984 kitabının tam ardından okuduğum zaman bende hayalkırıklığı yaratmış kitaptır. Pek bir özgün taraf bulamadığım bir distopya romanı. Kolayca okunabilir bir kitap, basit bir hikayesi mevcut.
Bazı kitaplar öyle yayınevlerinden öyle şekillerde çıkıyor ki bir tek ondan almanız doğru hale geliyor. İş bankası kitabın orijinalinden fazla; yazar hakkında, kitap hakkında incelemelerde bulunmuş. Ve kitabı bitirip ardından bu incelemeleri okuduğunuzda aldığınız fayda kat be kat artmakta. Normalde dönemin modası olan “distopya”ları okumuş olmama rağmen gerçek “ütopya”yı en son okumuş olmama üzüldüm. Henüz bir distopya/ütopya okumadıysanız ilk okuyacağınız kesinlikle Thomas More olmalıdır.
Tünaydınlar ️ İlişkilerimizdeki döngüsel danslardan bahseden bu kitap ile ilgili konuşmak istiyorum kısaca. Karşımızdakinin bize göre adımını değiştirdiği ilişki dinamiklerini dans olarak betimlemiş Lerner. Çünkü sandıldığının aksine, kitap öfkeye karşı çıkmıyor. Yanlış yönlendirildiğini söylüyor ve doğru yönlendirmemiz için örnekler veriyor. Çok duyuyorum; “öfkelendiğimde ütü yaparım”, “papatya çayı içerim”, “kağıt yakarım” vs. birçok aslında öfkeyi “baskılayanları”. Hayır, öfkelenmek bizim “sorunumuz”. Ve bu sorunu çözmesi gereken de o halde biziz. Karşımızdakini değiştiremeyiz, hep bunu isteriz ve bekleriz. Ancak biz değişmesi için baskı yaptıkça (yani dansta daha hızlı ileri adım attıkça) karşımızdaki de değişmemek için direnmeye devam edecek hatta daha da kötü hale gelecek (dansın ritmine uyumlu olarak tabii). Ve bu sorunu çözmek için de bizim farklı adımlar atmamız gerekecek. Sonucunda ise; ya dansın ritmi değiştirecek ya da karşımızdakiyle ilişkimizi tehlikeye sokacak. Bi bakın derim. Gününüz güzel geçsin, bol okumalar hepimize