~ KT; D-12 « teñri: küç: bertük: üçün: kanım kagan: süsi: böri teg: ermiş: yagısı: kon teg: ermiş: » “Tanrı güç verdiği için babam kağanın askerleri kurt gibiymiş; düşmanları koyun gibiymiş.”
Alıntı
Bir Şair Bir Kitap
Kemal Sayar – Bütün Şiirleri Şehre yeni inmiş bir melek Dilinde uzamış bir aşkın son sözleri *** Ve melekler korosu söylüyor: Dünya nasıl olsa bir gurbet Bağlanma sen ona küçük efendi *** Hayat sürekli bir mucizedir oğlum Şaşırmayı öğren her yeni günde. *** Dedim ki bir baba bu kadar seviyorsa oğlunu Kim bilir Allah Ne kadar çok seviyordur kulunu. *** Şimdi Şems’i arıyoruz Konya’nın çarşılarında Sayın ki kendimizi arıyoruz Maddeden mânaya bir yol Kabuktan öze bir dehliz arıyoruz Kalbleri okuyan bir giz arıyoruz Aşk bahsine bir şehrengiz arıyoruz. *** sessiz oturabilir miyiz seninle? aramızda yaprakların hışırtısından, ve ceylanların hayata çıkışından başka bir ses olmadan. *** beni sessiz de sevebilir misin? yağmur almış toprağı
Timaş
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
"Ama insan yani, değil mi? Hayvan, insan ya da berduş olabilir dedin." "Öyle galiba." "Ama Keçi Adam olabilir mi?" "Babam olamaz diyor. Ama herkesin dediklerini toplayınca sonuç Keçi Adam çıkıyor. Bayan Maggie, Keçi Adam'ın yaptığını düşünüyor."
Sayfa 99·Kitabı okudu
Sam Amca işini bilir
Amerika o günlerde Noel Baba olmuştu sanki. Siyasi ve ekono­mik sıkıntıya girmiş olan bizlerin yüzümüzü güldürmüş, önümüze tor­ba dolusu oyuncak ve çikolata dökmüştü. Şimdilik iki ilimizi ve Boğazlarda ortak savunma hakkı isteyen, ileride ne isteyeceği bilin­meyen kişi, evimize gelen misafiri görünce uzaklara gitmişti. Sihirli bir değnekle günümüzü aydınlatana Noel Baba denmez de ne denirdi?
Ne hoş anekdot
Babam ve annem, Anadolu'­ nun ortasına daha yakın olması ve dolayısı ile daha fazla hizmet imkanı sağlayabilir düşüncesi ile Kastamonu'yu tercih edip oraya gidiyorlar. 16/17 Eylül 1919 gecesi, Atatürk'ün Samsun'a ayak basmasından dört aya yakın bir süre sonra babam, Kastamonu Valisi ve Alay Komutanı ile birlikte Atatürk'ün emrine geçiyor. (Bu iltihak olayı Atatürk'ün nut­kunda yer almış bulunmaktadır.) Kastamonu, Milli Mücadeleye katılmak üzere, İstanbul'dan Anka­ra'ya, İnebolu yolu ile gidenlerin -ki bir süre bu iki şehrimiz arasındaki tek yol burası oluyor- ve İstanbul'dan kaçırılan silahların geçtikleri önemli bir merhale halini alıyor. Bir ara İnebolu Kaymakamının değiş­tirilmesi zorunluğu doğunca, babam bu görevi de kısa bir süre geçici olarak üstleniyor. Aynı yolu izleyerek Ankara'ya gitmekte olan casus Mustafa Sagir hakkında ilk kanıtları saptayanın babam olduğunu, Sa­gir'in zorluk çıkarıyor diyerek babamı Ankara'ya şikayet ettiğini, Atatürk'ün babamın ileri sürdüğü kanıtların değerlendirilmesini iste­diğini, bu araştırmanın casusa idam yolunu açtığını, babamın kendisin­den değil, yakın arkadaşı İsmail Habip Sevük'ten dinlemiştim. (Baba­mın Kastamonu bölgesindeki güvenlik işleri ile ilgili durum üzerindeki bazı notları ve bazı yazışmaları, 1930'larda Antalya Milletvekili olan arkadaşı Ferruh Niyazi Bey aracılığı ile Atatürk'e yollamış olduğunu biliyorum. Sanırım bu belgeler incelenmek üzere bir yerde beklemekte­dir ve belki de araştırmacılarını bulmuştur.)
Kaldırımlardaki yayalar duruyor, dönüp, ağızları açık, yaklaşan bir şeye bakıyordu. Çok şiddetli bir tekerlek gürültüsü oldu, arabalar saygıyla yana çekildi, yeşiller giymiş iki öncü gözüktü; yuvarlak serpuşlarının üzerinde, uçları geniş püsküller halinde sarkan sırma tepelikleri zıp zip zıplıyordu. İri doru atlarının üstünde hafifçe öne eğilmiş bir halde hızla geçtiler. Arkalarında bir boşluk bıraktılar. Derken, bu boşlukta imparator gözüktü. Bir landoya kurulmuştu, minderin üzerinde yalnızdı. Çenesine kadar ilikli bir redingot giymişti; başında hafifçe yana eğik, ipekli kumaşı pırıl pırıl parlayan, çok yüksek bir silindir şapka vardı. Karşısındaki minderde, Tuileries'de iyi gözle görülen şekilde kibar ve zarif giyinmiş iki zat oturuyordu; ellerini dizlerinin üstüne koymuşlar, meraklı bir kalabalığın ortasında dolaştırılan iki düğün davetlisi gibi sessiz sedasız, ciddi ciddi oturuyorlardı. Renée imparatoru ihtiyarlamış buldu. Pomatlı gür bıyıklarının altında, dudakları daha pörsüktü. Gözkapakları ağırlaşmış, gri sarı rengi daha da bulanıklaşan fersiz gözlerini yarı yarıya örtmüştü. Dalgın çehrede, yalnızca burun hâlâ o sert kemikli burundu. Arabalardaki bayanlar saygıyla gülümserken, yayalar hükümdarı birbirlerine gösteriyorlardı. Şişman bir adam, imparatorun sol tarafta oturan, arkası arabacıya dönük zat olduğunu iddia ediyordu. Birkaç el selam vermek için havaya kalktı. Fakat daha öncüler geçmeden şapkasını çıkarmış olan Saccard, imparatorun arabasının tam karşısına gelmesini bekledi. Gelince de, kalın güneyli sesiyle: "Yaşasın İmparator!" diye bağırdı. İmparator hayretle döndü, bağıranı herhalde tanımış olacak ki gülümseyerek selamına karşılık verdi. Sonra güneşli yolda lando uzaklaşıp gözden kayboldu, arabalar tekrar yola düzüldüler. Renée, atların yeleleri
Sayfa 334 - Yordam Edebiyat·Kitabı okudu