Kaldırımlardaki yayalar duruyor, dönüp, ağızları açık, yaklaşan bir şeye bakıyordu. Çok şiddetli bir tekerlek gürültüsü oldu, arabalar saygıyla yana çekildi, yeşiller giymiş iki öncü gözüktü; yuvarlak serpuşlarının üzerinde, uçları geniş püsküller halinde sarkan sırma tepelikleri zıp zip zıplıyordu. İri doru atlarının üstünde hafifçe öne eğilmiş bir halde hızla geçtiler. Arkalarında bir boşluk bıraktılar. Derken, bu boşlukta imparator gözüktü.
Bir landoya kurulmuştu, minderin üzerinde yalnızdı. Çenesine kadar ilikli bir redingot giymişti; başında hafifçe yana eğik, ipekli kumaşı pırıl pırıl parlayan, çok yüksek bir silindir şapka vardı. Karşısındaki minderde, Tuileries'de iyi gözle görülen şekilde kibar ve zarif giyinmiş iki zat oturuyordu; ellerini dizlerinin üstüne koymuşlar, meraklı bir kalabalığın ortasında dolaştırılan iki düğün davetlisi gibi sessiz sedasız, ciddi ciddi oturuyorlardı.
Renée imparatoru ihtiyarlamış buldu. Pomatlı gür bıyıklarının altında, dudakları daha pörsüktü. Gözkapakları ağırlaşmış, gri sarı rengi daha da bulanıklaşan fersiz gözlerini yarı yarıya örtmüştü. Dalgın çehrede, yalnızca burun hâlâ o sert kemikli burundu.
Arabalardaki bayanlar saygıyla gülümserken, yayalar hükümdarı birbirlerine gösteriyorlardı. Şişman bir adam, imparatorun sol tarafta oturan, arkası arabacıya dönük zat olduğunu iddia ediyordu.
Birkaç el selam vermek için havaya kalktı. Fakat daha öncüler geçmeden şapkasını çıkarmış olan Saccard, imparatorun arabasının tam karşısına gelmesini bekledi. Gelince de, kalın güneyli sesiyle: "Yaşasın İmparator!" diye bağırdı.
İmparator hayretle döndü, bağıranı herhalde tanımış olacak ki gülümseyerek selamına karşılık verdi. Sonra güneşli yolda lando uzaklaşıp gözden kayboldu, arabalar tekrar yola düzüldüler. Renée, atların yeleleri