Aile evinde kaldığım zamanlar. 30 yaş henüz uzakta bir ihtimal. Ev telefonu çaldı sabahın köründe; açtım, Can Baba. "Atla gel hemen," dedi - kapattı. Belli ki Güler Abla yine kızıp çekmiş gitmiş, Can Baba da alkole aban mış. Canı sıkkın, muhabbete adam arıyor.
Kuzguncuk'a vardığımda konuşmamızın üzerinden bir saat bile geçmemişti. Eh, Beşiktaş'tan Üsküdar'a bir motor, oradan da bir otobüs. Üzerimde babamdan aşırıl mış bir paket Samsun sigarası var, bir de dönüş parası.
Can çağırdığına göre rakı zaten musluktan akıyordur.
Güler Abla yokken üstatla ilgilenen, yemek pişiren, ona yarenlik yapan Balıkçı Gümüş de ortalıkta görünmüyor.
Girişte hep oturduğu masada Can Yücel. Masa hep ıslak. Bardaklar mı devriliyor, dolaptan çıkartılan şişe mi terliyor - anlaşılamıyor. Masaya saçılmış sigaraların da çoğu ıslak. Genel bir ıslaklık hakim kısaca. Can Baba, hız sınırını çoktan aşmış, o nedenle konuştuklarından hiçbir şey anlaşılmamakta. İri cüssesini dik tutmakta zorlanıyor, arada bir öne doğru düşeyazıyor.
"İç," dedi bana. İçmek, ortamdaki kasveti seyreltecek gibi. Bir-iki kadehten sonra tehlikeli cümleyi de kuruverdi:
-"Şiir oku."
Her zaman yanımda taşıdığım çantamı, Rüstem'i açtım; üç-beş şiirimi çıkardım içinden. En afili olduğunu dü şündüğümü okwnaya başladım - şairanelik yapılan, ağdalı bir mısra ile meseleye girişen cinsinden.
-"Kes," dedi Can Baba. "Başka oku."
Telaşla diğerine geçtim - bunu beğenir herhalde.
-"Kes," dedi Can Baba. "Başka, başka.."
Okumama izin vermiyor çünkü hangisini seslendir meye girişsem birkaç kelimeden sonra durduruyor beni.
Ne istediğini, nasıl bir şiir beklediğini anlamaya çalışıyorum panik halinde. Mevcut şiirler de tükenmek üzere.
Hatta bitti bile.
Sonunda boş bir sayfa geçti elime; üzerinde hiçbir şey yazmıyor. Onun görmesini önleyerek