“Sevdiğimiz kişinin artık bizimle sevgi sellerine kapılmadığını, ilk zamanların aşk itiraflarına katılmadığını görüp gözyaşı döksek de asıl daha da acısı, bizde kaybettiklerini başkalarında bulması olur.”
***
Shakespeare’ın ünlü yapıtı Othello’yu hatırlarsınız: Othello tutulduğu kıskançlık sanrıları sebebiyle, adına şüphe denilen amansız çukura düşüp, müthiş duygularla bağlı olduğu karısı Desdemona’yı ve kendisini öldürüyor.
Geçmişten beri insanın ilişkilerdeki makus kaderi sanırım kıskançlık. Başlarda hiç görülmemiş bir tutku, arzu ile başlayan aşklarda dahi o lanet şüphe tohumları baltalamaya başlar ilişkiyi ve ardından sonu gelmez kıskançlık krizleri. Bazen karşımızdaki kişiyi elde tutamama, kaybetme gibi hislerle, bazen sebebi çok derinlerde yatan özsaygı eksikliği ve yetersizlik hissiyle bizleri sevdiğimiz insanın hayatını bir “Mahpus”a çevirmeye kadar götüren; Proust’un deyimiyle aşkla ilgili meselelere uyarlanmış tedirgin bir despotluk ihtiyacı, kıskançlık.
Marcel’in Albertine adındaki aşığına duyduğu derin hislere gem vurmasına sebep olan, Albertine’in hayatını bir kabusa çeviren, ilişkiyi adeta kemiren dayanılmaz his.
***
Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde adlı nehir romanının beşinci kitabı olan Mahpus adlı eserinden bir parça olan Kıskançlık, yazarın kıskançlığın ne raddeye varabileceğini, kıskançlığın duygusal ilişkiler ve insan psikolojisi ile ilişkisi ve bu duygunun Albertine ile Marcel arasındaki ilişkiye vurduğu darbeyi tüm gerçekliğiyle, müthiş bir gözlem ve biçemle, tatlı ve biraz da süslü bir üslupla kaleme aldığı muazzam bir tadımlık Proust eseri.
Ne kadar kitap okumayı seven, düzenli bir rutin oluşturmuş, kendimi klasik okumalara alıştırmış bir insan olsam da hep bir çekinmişimdir Proust okumaya. Çünkü görüşlerine güvendiğim birçok okurun