Lachesis

Lachesis
@bettybluee
Bunny
Puan vermedi·254 syf.··
2020 15. kitabı
Nick Cave yazmış, Avi Pardo çevirmiş, Siren yayınlamış. Okumadan geçmek hiç mümkün olmuyor. Fazla ayrıntıya girmeden biraz öyküden bahsedelim. Bunny Munro, seks ve alkol bağımlısı bir adam. Kendi hayatının, kendisinin farkında değil. Dürtülerini engelleyemiyor ve vicdanının sesini kısmış. Yaptıklarının kötü olduğunu ve sonuçlarının olacağını mantık düzleminde hesaplayamıyor fakat, vicdanı gizliden gizliye kötü bir şeyler olacağı konusunda onu uyarıyor. Bir oğlu var, Bunny Junior, kendi profilinin tam zıddını resmeden. Oğlunun sorumluluğunu alması gerekirken daha çok kendi sorumluluğunu ona yüklüyor. Bir de şeytan kılığıyla dolaşıp, kadınlara saldıran bir sapık dolaşıyor ortalıkta. Bunny'nin yüzleşmek zorunda kalacağı aynası. "Bunny Munro'nun Ölümü" aforizmalarla süslü, mesajı doğrudan veren bir eser değil. Mesaj, hikayenin içinde saklı. Yazarının Nick Cave olması romanı bir başyapıt yapmaya yetmiyor ne yazık ki. Hikaye fazla yaratıcı değil, bir edebi eser tadı vermiyor. Senaryo diliyle yazılmış, anlatıcı tamamen edilgen durumda. Bu dil yorumu kısıtlamakla birlikte, anlatımda akıcılık sağlamış. Kurgu çok başarılı, ritim iyi tutturulmuş. Sonuç olarak Bunny Munro'nun ölümü, çok derin olmamakla birlikte, çok sarsıcı bir yer altı edebiyatı örneği. Etkileyici bir dram, Bunny Munro'nun değil, Bunny Junior'ın dramı. Ve Bunny Junior için bir bölüm: "Bunny Junior basamakları bir solukta tırmanıp katil zombilere dokunmamaya gayret ederek kordon boyunca yürür. Kolları kıllı ve kaslı büfecinin önünden geçer, çocuk yiyicilerin iş kovaladıkları yaya geçidini kateder ve bok lekeli sarı Punto'yu gördüğünde büyük bir rahatlama hisseder, ait olduğu yere dönmüş gibi. Kapıyı açar ve yolcu koltuğuna oturur. Ayakları o çılgın dansı yapar; yüreği bir örs kadar, bir çapa kadar, ölüm kadar
Bunny Munro'nun ÖlümüNick Cave · Siren Yayınları · 200953 okunma
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
KİM DAHA APTAL
Puan vermedi·464 syf.··
2020 14. kitabı
Her insan bir hikayeye ihtiyaç duyar. Başkalarının dinlemek isteyeceği, ilginç bulacağı, önemseyeceği bir hikaye. Kendini haklı çıkaracağı, tüm yaşananları bir sebebe dayandırabileceği, anlam yaratabileceği bir hikaye. Yarattığı anlama kurban olunacak bir hikaye. Bir kahramanlık öyküsü. Oysa herkesin bir hikayesi vardır zaten. Ama bazıları hikayedeki rolünden hoşnut değildir. Kimileri hikayelerinin kitap olsa milyonlar satacağını düşünürken, kimileri yeni bir hikaye yaratabilmek için yollara koyulur. Kimsenin dinlemediği bir hikaye aslında yoktur onlara göre. Herkes bir izleyiciye ihtiyaç duyar. Onu izleyecek değerli bulacak, önemseyecek hak verecek. Bazıları için bir kişi yeterlidir, bazılarına onlarcası yetmez. Bazıları sevilmeyi umarken, bazılarına tanınmak bile yeter, nasıl tanındığı önemli olmandan. Kişinin tatmin edemediği ihtiyaçlarıyla yol alır arzuları. Güzellik yarışmalarını, Guinness rekorlar kitabını, porno sektörünü, çoğu zaman tv sektörünü, başlangıcında değilse de son dönem web sözlük oluşumlarını ayakta tutan en önemli şey, insanoğlunun içindeki önemsenme, tanınma, arzusudur. İzlenebilme ihtimalleri arttıkça, izlenebilme arzusu daha da artıyor. Doyumsuz bir arzu bu. Ne kadar çok insanın hayatında görünüyorsanız, facebookta ne kadar arkadaşınız, twitterda ne kadar takipçiniz varsa, o kadar çok başkasının hayatı üzerinde etkiniz olduğunu düşünüyor bunu güç sanıyorsunuz. İşte Chuck Palahnıuk'un Tekinsiz isimli romanının konusunun temelinde yatan bu arzu. Bir grup insan, gördükleri bir ilan üzerine, büyük bir edebi eser yaratma arzusuyla herşeylerini bırakıp 3 aylığına inzivaya çekilmek için bir adamın peşine takılırlar. Fakat gittikleri yerde, yeni özgün bir eser yaratmaktan çok, kendi hikayelerine kendi acılarına yoğunlaşırlar. Geçmişte yaşadıkları
Edebiyat
TekinsizChuck Palahniuk · Ayrıntı Yayınları · 2015422 okunma
Taşıdıkları Şeyler
Puan vermedi·224 syf.··
2020 11. kitabı
"Taşıdıkları Şeyler", bir Vietnam gazisinin, Tim O'Brien'ın yazdığı savaş romanlarından birisi. Böyle duyunca kulağa ne kadar da klişe geliyor. Ama bu kitabın içindekiler klişe kelimesinin yanından bile geçmiyor. Yazar kitaba muhteşem bir giriş yapıyor, somut olarak taşıdıkları şeylerle başlıyor ( silahları, mühimmatları, özel eşyaları, yiyecekleri, ilaçları, hatıraları, çok uzun bir liste...) soyut şeylerle devam ediyor, gittikçe derine inen bir soyutluk. Yazar savaşta kendisinin ve arkadaşlarının yaşadıklarını, kurgusal hikayelerle harmanlayıp sunuyor. İlk başta gerçek bir hikaye olarak okumaya başladığınız romanda, bir yerden sonra gerçekle kurgulanmış oranın arasındaki çizgi tamamen siliniyor. İşte bu noktada tam bir savaş hikayesi. Yazar da sürekli buna gönderme yapıyor; "Savaşta belirlilik duygusunu, dolayısıyla hakikat duygusunu yitirirsin, bu yüzden gerçek bir savaş hikayesinde hiçbir şeyin tam olarak doğru olmadığı rahatlıkla söylenebilir." Tim O'Brien müthiş bir betimleme ustası. Öyle ki; sizi olduğunuz yerden koparıp, Vietnam'a çatışmanın tam ortasına atıveriyor. Bu kitabı okumak bir film izlemekten farksız. Her şey gözünüzün önünde. Yağan yağmurun sesini, alevlerin sıcaklığını, bataklığın kokusunu duyabiliyorsunuz. Bundan daha önemlisi, yazarın hissettiğini (ki aslında yazarın mı, yoksa yaratılan kahramanın mı hissettiğidir muamma) hissedebiliyorsunuz. Tiksintisi ile tiksinti, şokuyla şok, korkusuyla korku, öfkesiyle öfke duyuyorsunuz. Kitabın genel kurgusu da bu açıdan çok başarılı. Kitabın içindeki bölümler tam içine girdiğiniz ruh haline uygun olarak devam ediyor. Kitabı benim için en etkileyici kılan yönlerinden birisi de, bu savaş romanı içerisinde sadece savaşa değil, ölüme, hayata, korkuya, ümide, intikam duygusuna, aşka, sıradanlığa, depresyona,
Edebiyat
Taşıdıkları ŞeylerTim O'Brien · Siren Yayınları · 2016205 okunma
ŞİMDİ BİR MELEĞİM GALİBA
Puan vermedi·152 syf.··
2020 10. kitabı
Herkesin kaybolmaya ihtiyacı vardır. Kaybolmak için bir nedene, kaybolacağı bir köşeye, o köşeden geçiş yapabildiği bir evrene. Ben bu kitapta o evreni buldum. Okurken kayboldum. Etgar Keret'ın harikalar diyarı, yüzeylerden başlıyor, gittikçe derine en derine iniyor. 1'i kısa, 1'i uzun 22 hikaye. Uzun olan Kneller'ın Mutlu Kampı, Wristcutters: a love story ismi ile kısa film olarak filme uyarlanmıştır. Kitabı Siren yayınlamış, Avi Pardo çevirmiş. Daha önce yazarın Filistin'li yazar Samir El-Youssef ile birlikte yazdıkları Gazze Blues adlı kitabını okumuştum. Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şöförü de Gazze Blues gibi tek lokmalık. Ama daha fazla nefes kesiyor, ve eminim ki içindeki bazı hikayeleri unutmam mümkün olmayacak. Kitabın arka kapağına Siren, The New York Times'ın kitap için söylediği "Kahkahalarla Güldürüyor" cümlesini yapıştırmış. Ben kahkaha atmadım, gülümsemişimdir bir yerlerde belki ama kitabın kahkaha attırma gibi bir özelliği yok. Kara mizah olarak bilinse de daha çok büyülü gerçeklik tarzına giriyor, ki en sevdiğim edebi akımlardan biridir. Gerçekle fantezinin arasındaki çizginin ya da aslında ne olduklarının, okurken benim için hiç anlamı yok. Önemli olan hissettirdiği ve Keret hissettirmiş, aforizmalar yaratacak kadar, derinlere inmiş. Hayranlık uyandırıcı bir hayal gücü ve sade bir anlatım. Hikayeler arasında beni en çok etkileyeni "Borular" isimli olanı. O yüzden alıntımı onun içinden yapacağım; belki bu sefer daha uzun ama kısaltmaya kıyamadım, kaybolacağımız köşelerimizi icat edebilmek dileğiyle ; "Şimdi bir meleğim galiba. Yani kanatlarım var, başımın üzerinde de bir hale. Benim gibi yüzlerce insan var burada. İlk geldiğimde herkes yere çömelmiş benim bir kaç hafta önce boruya yuvarladığım misketlerle oynuyordu. Cennet'in hayatlarını iyilik yapmaya
Edebiyat
Tanrı Olmak İsteyen Otobüs ŞoförüEtgar Keret · Siren Yayınları · 20101,527 okunma
Ah Sinema
Puan vermedi·144 syf.··
2020 9. kitabı
Hiçbir şey aşktan daha önemli değildir. Önce bu cümle sonra Ferzan Özpetek'in ismi, kitabı hiç düşünmeden kasaya götürmeme yetti. Hiçbir şey aşktan daha önemli değildir. Değildir. Çünkü sizi gülümsetecek, ağlatacak, heyecanlandıracak, hatırasıyla kovalayan şey her zaman aşk olacaktır. Öyle sadece iki kişi arasındaki aşk değil sadece, bir sanata bir davaya, bir tanrıya, bir evlada duyulan da aynı güçlü aşktır. Aşk'ı bırakıp kitaba dönersek, kitap tam bir hayal kırıklığıydı. Ben yazarların ilk kitaplarını okumaya bayılırım, hayata karşı söylenmek isteyen o kadar çok vardır ki onlarda, her cümlenin üzerinden sayısız kez geçilmiştir. Ama İstanbul Kırmızısı öyle değildi aceleyle yazılmış gibiydi hatta onda 8 aylık tarihi olan Gezi olayları vardı. Bir kitabın sekiz ayda yazılmış olması Dostoyevski değilsen edebi intihardır bana göre, bir de ilk kitabıysa saygısızlıktır biraz edebiyata. Ama kitap sekiz aylık değilmiş, hikayeye oturmayan, içine sinmeyen bazı olaylar varmış ve Gezi'nin kırmızılı kadın, kırmızı karanfille başlayan temasını, kendi temasına yakın bulmuş ve kullanmış. Ferzan Özpetek filmlerine hayranım, hikayelerine, üslubuna, karakterlerine. O kadar severim ki, izlerken filmin kokusunu alırım. Ama kitabında aradığım bazı şeyleri bulamadım. Kitap iki ayrı kurguda ilerliyor, bu iki hikaye tesadüflerle arada birbirine dokunuyor. Birinci hikaye yarı otobiyografik, bir İstanbul seyahati annesinin yanına gelişi, geçmişi, kendisi ve yaşadıklarıyla ilgili, ikincisi de orta yaşlı bir kadının bir ihanetle geçmiş ve geleceğini sorgulaması ve maceraya çağrı alması. Belki bu hikayeden güzel bir film doğardı. Çünkü sinema da hikaye zayıf bile olsa onu kurtaracak oyuncular, mekanlar, olaylar görüntüler, renkler yaratabilirsiniz, ama edebiyatta sadece iki silahınız var biri
Edebiyat
İstanbul KırmızısıFerzan Özpetek · Can Yayınları · 20141,246 okunma